GeriGündem Doktrini riskli
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Doktrini riskli

ABD'nin kara harekátının 20 Mart günü ciddi bir direnç görmeden başlamasından sonra ABD'li stratejistler ‘‘Bu ya çok zekice hazırlanmış ya da çok riskli bir plan’’ değerlendirmesini yapıyorlardı.

Ancak savaşın sonraki günlerdeki seyri, aynı stratejistlerin değerlendirmelerinde ‘‘planın çok riskli olduğu’’ yolundaki ikinci seçeneğin ağır basmasına yol açtı. Eleştirilerin artmasıyla birlikte, 1991 Körfez Savaşı'nda uygulanan Powell doktrininin, bugün uygulanan Rumsfeld doktrinine kıyasla daha sağlamcı ve isabetli olduğu yolundaki analizler ön plana çıkmaya başladı.

POWELL NE YAPMIŞTI?

Bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Colin Powell'ın Genelkurmay Başkanı olduğu 1990 yılında hazırladığı plan, ABD'nin Irak'a en az risk alacak şekilde mümkün olduğunca kalabalık bir askeri güçle girmesini öngörüyordu. Riski minimize etmek için, ABD ilk aşamada yaklaşık bir ay süreyle Irak'ın bütün savunma ve haberleşme-kontrol sistemlerini, cephanelikleri, askeri tesisleri amansız bir şekilde bombaladı. Bir ay kadar süren bunaltıcı bombardıman kampanyasının sonunda Irak'ın kendisini savunacak takadi kalmamış, askeri gücü büyük ölçüde ortadan kalkmış, perişan durumdaki Irak halkının morali en düşük düzeyine inmişti. ABD güneyden kara harekátına giriştiğinde, bitap durumdaki Irak kuvvetleri ya teslim olmuşlar ya da kuzeye kaçmışlardı.

1991'İN ÜÇTE BİRİ

Donald Rumsfeld
Savunma Bakanı olduktan sonra Powell döneminden kalan ve ABD'nin askeri üstünlüğünü maksimum düzeyde kullanmayı tercih eden geleneksel doktrini yerine farklı bir yaklaşıma yöneldi. Rumsfeld'in Pentagon'a dikte ettiği doktrin, ABD'nin teknolojik üstünlüğüne ağırlık veren, bu çerçevede cephede daha az asker kullanımını öngören esnek bir savaş planlaması öngörüyordu. Irak, bu doktrinin ilk denemesi oldu. Örneğin, ABD'nin bugün güney cephesinden Irak'a sürdüğü kara gücü, Körfez Savaşı'nda Powell'ın istihdam ettiği gücün yalnızca üçte biri kadar. ABD, bu savaşta 1991'de olduğu gibi Irak'ın nefesini kesecek uzun süreli bir hava bombardımanıyla yola çıkmadı. Bunun yerine hava bombardımanı daha çok doğrudan siyasi liderliği hedef alan sınırlı ölçüler içinde tutuldu. Ayrıca, kara birliklerinin güneyden başlattıkları harekat ile hava bombardımanı eşzamanlı bir şekilde yürütüldü. Ve şimdi Amerikalı stratejistler, bu doktrinin çok riskli olduğu görüşünde birleşiyorlar.

HATALAR

ABD Genelkurmayı'nın planlamasında şu değerlendirme ve varsayım hatalarını da yaptığı anlaşılıyor:

Şİİ FAKTÖRÜ

Irak'ta nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve Sunnilerin ağırlıkta olduğu Saddam Hüseyin rejiminin baskısına maruz kaldıklarını düşünen Şiiler, ABD'nin oyun planında en önemli ‘‘yumuşak karın’’dı. Amerikalılar, güney cephesini açmalarıyla birlikte Şiilerin ABD askerlerini kurtarıcı olarak karşılayıp, topluca kendi saflarına katılacaklarını zannediyorlardı. Bu hesap tutmadı. Şiilerin çoğu en azından ilk aşamada rejime sadık çıktılar.

GERİLLA TAKTİKLERİ

ABD'nin hesaplayamadığı bir faktör, Irak'ın savunma stratejisinde başvurduğu gerilla taktikleri oldu. Iraklılar, asker ve sivil unsurları birlikte kullanarak ABD askerlerinin ateş serbestisini ciddi bir şekilde kısıtladılar. Ayrıca, sivil giyimli askerler ya da doğrudan sivillerin milis olarak cephede kullanılması da Amerikalıları şaşırttı. Iraklılar, bu şekilde Amerikan askerlerini tuzağa düşürebildiler. Sivillerden oluşan Fedayin örgütü Pentagon tarafından kesinlikle ciddiye alınmazken, Fedayin milisleri Amerikalılara bir hayli zaiyat verebildiler.

DAĞINIK SAVUNMA DÜZENİ

Irak'ın bir başka önemli taktiği, tank gücünü hat savunması içinde yerleştirmek yerine, dağınık bir şekilde araziye yayması oldu. Irak tankları köylere, ağaçlıklı alanlara yayıldılar. Sonuçta ABD, B-52 ağır bombardıman uçaklarıyla Irak'ın tank gücünü silmeyi hesaplarken, karşısında toplu bir tank savunması bulamadı. Bunun üzerine tankları imha etmek üzere avcı uçakları ve helikopterler devreye sokuldu. Özellikle Bağdat'ın güneyindeki Medine tümenine saldıran ABD helikopterleri karşılaştıkları yoğun ateş karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Irak'ın silah gücünün tahmin edilenden yüksek olduğu da anlaşıldı.

DİNİ YERLER

ABD'nin elini kolunu bağlayan bir başka faktör Iraklıların özellikle köy ve kasabalarda tanklarını camilerin, sivil yerleşim merkezlerinin yanına yerleştirmesi oldu. Bu durumda sivil ölümlere yol açmamak, dini yerlere ateş etmemek için hedef seçiminde ayırımcı bir şekilde davranan Amerikan askerleri yine hareketsiz kaldılar.

KERBELA FAKTÖRÜ

Bu noktada güneyden Bağdat'a giden stratejik yol üzerindeki Kerbela ve Necef kentlerinin hassas bir konumu var. ABD askerleri, Hazreti Hüseyin'in türbesinin bulunduğu Kerbela ve Hazreti Ali'nin türbesinin bulunduğu Necef kentlerinin içine girmekte çekingen davrandılar. Çünkü Şiiler için kutsal olan bu iki mabedin zarar görmesi, ABD'nin yalnızca Şiiler cephesinde değil bütün İslam aleminde hiç beklemediği bir infialle karşılaşmasına yol açabilir.
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle