Gündem Haberleri

    Davutoğlu'nun yükselişi ve düşüşü

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    16.10.2012 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye politikasına yönelik nitelikli eleştiriler, şuursuz hakaretlerin arasında kaybolmaya başladı. Siyaseti iyi öğrenen akademisyen de elbette bu durumu değerlendirip sadece küfürlere cevap verirken o nitelikli eleştirileri görmezden geliyor. Oysa Ortadoğu’ya sürüklenen Türkiye’nin Avrupa’yı defterinden büyük ölçüde silmesi, telâfisi çok zor olacak tarihi bir yanılgı.

    Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” adlı kitabında 2000’lerin başına dek Türkiye’nin tüm komşularıyla çatışma halinde olmasını eleştirirken şöyle yazmıştı:

    İran, Suriye ve Irak ile sürekli çatışan bir dış politika konjonktürünün getireceği zararları dengeleyecek hiçbir alternatif ittifak politikası yoktur.”

    Davutoğlu bakan oldu, kısa sürede tüm bu komşularla sorunlarımızı “sıfırlamayı” hakikaten başardı, ama ne hikmetse daha iki yıl geçmeden Türkiye bir kez daha bu üç güney komşusuyla birden savaşın eşiğine geldi.

    Şimdi Davutoğlu’nun, “Belki geçmişte de Türkiye’nin bu komşularıyla sorunlu olması normaldi. Belki de maddi şartlara nispetle anormal olan sıfır sorundur” diye düşünmesi gerekmiyor mu?

    Dışişleri Bakanı’nın kendisi hakkındaki gensoru oturumunda söyledikleri de dahil son demeçlerine bakarsak durum hiç de öyle değil.

    Davutoğlu, sanki kendisini sadece gözünü karartmış siyasi muhalifleri eleştiriyormuş gibi davranıyor.

    Oysa Batı ve Ortadoğu medyasında son dönemde yayınlanan onca eleştiri bile durumun vahametini gözler önüne sermek için yeterli. (Bkz. Ankara’ya bir dünya eleştiri)

    Aslında bu durum biraz da Davutoğlu’nun bilimadamı önlüğünü çıkarıp siyasetçi gömleğini kendisine giderek yakıştırmasından ileri geliyor.

    Böylece kendisini mağdur duruma sokan hakaretleri öne çıkartırken, kolay kolay cevaplayamayacağı sorular barındıran yapıcı eleştirileri duymazdan geliyor Davutoğlu...

    * * *

    Davutoğlu ile 2009'da Saraybosna'da tesadüfen karşılaştığımda, ‘Stratejik Derinlik'i okumuş olmanın da etkisiyle mutluydum.

    Suriye krizi daha sarpasarmadan önce, geçen yıl yazdığım bir yazıda da o kitabı beğendiğimi belirtmiş, verdiği “askeri müdahale” sinyaline rağmen Davutoğlu’nun Suriye konusunda yanılmayacağını umduğumu vurgulamıştım ( Bkz. Stratejik derinliğimiz ve insani müdahalecilik)

    Stratejik Derinlik’i öncelikle Türk akademisinde nadiren görülen iki özelliği, özgünlüğü ve özgüveni nedeniyle sevmiştim.

    Davutoğlu’nun bakan olduktan sonra kitaptaki vizyonunu Balkanlar’da olağanüstü bir başarıyla uygulaması da bir Türk vatandaşı olarak beni memnun etmişti.

    Onun Bosnalı Müslümanlar ile Sırplar ve Hırvatlar arasındaki ustalıklı arabuluculuk çalışmalarını gördükçe, biraz Klemens von Metternich'i hatırladım.

    Gerçekten de Davutoğlu'nun bu bölgede Ankara'nın üstündeki ölü toprağını atarak neredeyse tek başına giriştiği hareket, İkinci Abdülhamid ile Atatürk'ten beri Türk dış politikasında uygulanan en verimli denge siyasetini oluşturmuştu.

    Napolyon savaşlarının ardından, 19. yüzyıl boyunca Avrupa'da güçler dengesini sağlayan Avusturyalı muhafazakâr devlet adamı Metternich de, böyle bir sürecin ardından, daha sonra kendi adıyla anılacak olan bir çağ açmıştı. (Bkz. Siyasal inancın teyidi)

    Acaba Güneydoğu Avrupa'dan daha geniş bir bölgede bir “Davutoğlu Çağı” da başlayabilir miydi?

    Ne yazık ki öyle olmadı.

    Çünkü Metternich düzeninin sonunu getiren dinamikler, Ortadoğu’da Arap Baharı ile hortladı ve Davutoğlu tıpkı Metternich gibi siyasi eğilim ve toplumsal yapı analizinde tam anlamıyla çuvalladığından, zirveden inip dibe vurdu.

    Öyle ki Davutoğlu, Cansu Çamlıbel’e geçen ay verdiği röportajda şöyle diyordu:

    19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.” (Bkz. Ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi)

    Kendi içinde çelişen, milliyetçilik tarihinin olası tüm yanlış okumaları içinde muhtemelen en gülüncünü ortaya koyan bu ifade bile Davutoğlu’nun akademisyenlikten siyasetçiliğe geçişini özetlemeye yeter.

    * * *

    Princeton Üniversitesi’nin Coursera.org üzerinden verdiği “1300’den Beri Dünya Tarihi” derslerini ilgiyle takip ediyorum. (Bkz. A History of the World since 1300)

    Profesör Anthony Grafton’ın e-derslerine dünyanın dört bir yanından, her yaştan 80 binden fazla e-öğrenci katılıyor. Önceki haftaki bir derste, Osmanlı tarihi uzmanı Profesör Molly Greene e-öğrencilerin gönderdiği soruları yanıtladı.

    Davutoğlu’nun son analizi hakkında ne düşündüğünü sorsam da Greene güncel siyasete hiç girmedi. Ama Türkiye’nin Avrupa’dan geri kalmasının “parçalayıcı bir milliyetçilikten” değil, bambaşka dinamiklerden kaynaklandığını şu sözlerle anlattı:

    Osmanlı seçkinleri, imparatorluk dâhilindeki faaliyetlerin, özellikle de ticaretin hiçbir siyasi ve toplumsal dönüşüm olmaksızın sürmesini istediler. Yani Batı’nın aksine, rekabetçi bir ortam yaratmak yerine istikrarı tercih ettiler. Birbiriyle rekabet eden küçük yapılardan (devletler, vs.) oluşan Batı ilerleme kaydederken, Osmanlı yerinde saydı.”

    Kısacası Avrupa, tam da “parçalanmış” halde olduğu için gelişti. Ulus-devletler kurulduğunda Batı, Doğu’ya her anlamda çoktan fark atmış durumdaydı. Yani Osmanlı’nın Selçuklu ve Bizans’tan miras aldığı “iktidar tekeli” ve köklü devlet geleneği, aslında onu tarihsel anlamda durağanlaştırıp yok oluşunu da hazırlamıştı.

    Bu analiz bana, Siyasal’dan hocam olan Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar’ın, kendi hocası Sabri Ülgener’den bize aktardığı o basit, ama hayati tespiti hatırlattı:

    Anadolu’nun bir köyünde 1300 yılında karasabanla sürülen bir tarla düşünün. Zamanı hızla ileri sarın, 1900’e geldiğinizde aynı tarlada aynı tip karasabanı görebilirsiniz. Bu arada Avrupa önce Tarım Devrimi’ni, sonra Sanayi Devrimi’ni tamamlamıştır.”

    Davutoğlu’nun bugünün tarihi gidişata da ters olan, bilimsellikten çok duygusallık kokan milliyetçilik analizi, ona yöneltilen “Yeni Osmanlıcılık” eleştirilerini de meşrulaştırır nitelikte.

    Bu ortamda, Suriye'deki dikta rejimine yönelik giderek sertleşen, örtülü bir savaş düzeyine ulaşan müdahaleciliğin nedeninin sorgulanması doğal. Davutoğlu'nun, "Bu riskleri neden alıyoruz" diye soran herkesi kendisine hakaret etmekle suçlaması ise yanlış.

    * * *

    Suriye’nin geleceği ne olursa olsun şu gerçek değişmiyor: Avrupa ile bütünleşme ve Arap/Fars alemi ile bütünleşme, daha uzun bir süre “karşılıklı dışarlayan” (mutually exclusive) süreçler olarak kalacak.

    Bu arada Ortadoğu, daha onyıllarca bir kaos coğrafyası olarak kalmayı sürdürürken, ekonomik krizden de (geçmişteki tüm krizlerden ve savaşlardan olduğu gibi) daha güçlü bir birlik olarak çıkan “rekabetçi” Avrupa eninde sonunda yeniden yükselecek.

    Aslında Davutoğlu bunu Stratejiklik Derinlik’te kendisi de zımnen kabul ediyor.

    Örneğin, Irak’ın Kuveyt işgali süresince Ortadoğu’da kurulan ittifakların nasıl çabucak değişiverdiğini, bu anlamda bölge ülkelerine güvenilemeyeceğini kitaptaki bir bölümde anlatıyordu Davutoğlu...

    Öyleyse, bunun tam aksine onyıllardır kendi içinde kalıcı bir ittifak oluşturmayı başarmış Avrupa’ya Türkiye’nin 200 yıldır süren kararlı yönelişini neden kesintiye uğratmak istiyor, bunu anlamak zor.

    Üstelik Ortadoğu halkları da aptal değil.

    Son dönem Türk dış politikasındaki bütün çifte standartlar tarihe kaydedildi.

    Arap Baharı sürecinin başında, Muammer Kaddafi ve Hüsnü Mübarek karşıtı muhaliflere ancak bu hareketlerin rejimleri yıkabileceği kesinleştikten sonra Ankara’nın destek verdiğini Libyalılar ve Mısırlılar unutmadı.

    Mahmud Ahmedinejad’ı bâriz bir hile yaparak kazandığı 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ilk kutlayanın Ankara olduğu ise İranlı demokratların hafızasında.

    Suriye’deki cılız muhalefetin hâmisi kesilen Türkiye’nin, Bahreyn veya Suudi Arabistan’daki despotizme karşı sesini yükseltenlerin ezilmesine sessiz kalışını da tarih yazıyor.

    Arap âlemini geçtim, daha kendi soydaşlarımız olan Uygur Türkleri’ne Doğu Türkistan’da yapılan baskıyı Çin’in hatrı için “kaşımayacağımızı” açıklayan ve Uygur muhalif lider Rabia Kadir’e bu yüzden yıllardır vize vermeyen aynı Ankara.

    Hâl böyleyken, “Biz zalimlere karşı her zaman halkların yanındayız” iddiası artık komik kaçıyor. Hayır, hiçbir devlet böyle idealist değildir. Gerçekçi olalım.

    Türk dış politikası tarihinin en büyük fiyaskosu haline gelen Suriye krizinde hiç olmazsa şimdi, tutarlıyı geçtim, akılcı bir yola dönmeliyiz.

    Çünkü ‘Bozkurt Lotus Davası’ndan beri hakkını uluslararası hukuk yoluyla alma rüştünü ispat etmiş Türkiye Cumhuriyeti başına çok büyük iş açmak üzere.

    Uluslararası medya da, bağımsız uzmanlar da giderek yükselen bir sesle bunu söylüyor.

    Belki Davutoğlu da yeniden bir bilimadamı soğukkanlığıyla yapıcı eleştirileri inceler ve Türkiye’nin geleceğinin masada olduğu bu anlamsız oyuna sona verir.

     

    * Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre KIZILKAYA’nın iletişim bilgileri ve bloguna http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşılabilir. Ayrıca: http://www.twitter.com/ekizilkaya

    Etiketler: gündem
    Son Dakika Haberler
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı