GeriGündem Cumhurbaşkanı Gül Harp Akademileri'nde konferans verdi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cumhurbaşkanı Gül Harp Akademileri'nde konferans verdi

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 23 asırlık mazisi olan Silahlı Kuvvetleri'nin milletin göz bebeği kurumlarından biri olduğunu vurgulayarak, “Bu anlayışla, yaklaşık 2 yıl aradan sonra Silahlı Kuvvetler'in değerli kurmay subaylarını yetiştiren Harp Akademileri'nde tekrar beraber olmaktan büyük bir mutluluk duydum” dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, Harp Akademileri Komutanlığı'nda verdiği konferansta, milletleri aziz, devletleri ise güçlü kılanın, şüphesiz onların köklü kurum ve gelenekleri olduğunu, 23 asırlık mazisi olan Silahlı Kuvvetleri'nin de milletin göz bebeği kurumlarından biri olduğunu söyledi.

Bu anlayışla yaklaşık 2 yıl aradan sonra Silahlı Kuvvetler'in değerli kurmay subaylarını yetiştiren Harp Akademileri'nde tekrar beraber olmaktan büyük bir mutluluk duyduğunu ifade eden Gül, aradan geçen dönem zarfında dünyada pek çok tarihi gelişmeye şahit olduklarını, uluslararası sistemin, siyasi, ekonomik ve askeri bakımdan yeniden şekillenmesine yol açacak bir sürece tanıklık edildiğini anlattı.

Taşların yerinden oynadığı, kıtalar ve ülkeler arasındaki güç dengelerinin değiştiği, tarihin akışının hızlandığı bir süreçten geçildiğini belirten Gül, böyle dönemlerin ciddi risklerin olduğu kadar, muazzam fırsatların da doğduğu dönemler olduğunu kaydetti.

Cumhurbaşkanı Gül, bu itibarla, bu seneki konferansta öncelikle küresel stratejik dengelerde meydana gelen büyük dönüşüm ve kaymalara değinmek istediğini ifade ederek, şöyle konuştu:

“Bu çerçevede 'Arap Baharı' ile küresel güç dengesinin Asya-Pasifik'e kaymasının stratejik yansımalarına dair görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Konuşmamda ikinci olarak yeni küresel stratejik iklimin güvenlik ve güç kavramlarını nasıl etkilediğine değineceğim. Son bölümünde ise Türkiye'nin bu gelişmelerin şekillendireceği yeni küresel dengelerde yerini almak için ne tür politikalar izlemesi gerektiği hakkındaki fikirlerimi anlatacağım. Bu kapsamda, Türkiye'nin savunma stratejisinde gerçekleştirmesini gerekli gördüğüm reformlardan bahsederek, ülkemiz için yeni bir güç konsepti ortaya koyacağım.”

Avrupa'daki 1848 ve 1989 devrimlerine eşdeğer gördüğü Arap Baharı ile esasen bölgede gecikmiş, ancak çok kuvvetli ve geri döndürülemeyecek bir süreç başladığını belirten Gül, kapsamı ve muhtemel etkileri dikkate alındığında, modern tarihin üçüncü demokrasi dalgası olarak addedilebilecek tarihi bir dönüşüm yaşandığını söyledi.

Cumhurbaşkanı Gül, bu süreçte, Batı Avrupa ve Amerika'da cereyan eden birinci demokrasi dalgasının, 1989'dan sonra Doğu Avrupa ve Latin Amerika'da yaşanan ikinci demokrasi dalgası gibi tarihteki yerini alacağını, ayrıca, başta İslam dünyası olmak üzere, dünyanın çeşitli yerlerinde hak ve adalet özlemi çeken pek çok halk için bir ilham kaynağı olacağını, önümüzdeki yıllarda dünyayı dönüştürmeye devam edeceğini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Arap Baharı kapsamında kardeş halklar, Tunus'ta, Mısır'da, Libya'da ve Yemen'de diktatörleri yerlerinden etmişlerdir, Suriye'de ise hayatları pahasına özgürlük, adalet ve onur mücadelesi vermeye devam etmektedir. Artık korku duvarları tamamen yıkılmıştır. Bu halk hareketleri, İslam'ın demokrasiyle uyumlu olmadığını iddia eden 'siyasi oryantalistleri' de, 'biz başka bir kültüre aitiz' kisvesi altında halklarını insan haklarından, demokrasiden ve cinsiyet eşitliğinden mahrum bırakan 'kültürel rölativistleri' de hayal kırıklığına uğratmıştır. Burada söz konusu halk hareketlerinin nedenlerini ve zamanlamasını uzun uzadıya da tartışmak istemiyorum. Zaten bunun esasen geç kalmış bir süreç olduğunu defalarca ifade ettim. Bununla birlikte, küreselleşmenin tüm toplumlar üzerindeki etkisine değinmeden de geçmek istemiyorum. Küreselleşme gerçekten tarihin akışını hızlandırmıştır, toplumların siyasi, ekonomik, sosyolojik ve kültürel kimyalarını değiştirmiştir. Hiçbir rejimin halkını demir perdelerin arkasından yönetme lüksü de kalmamıştır. Bu nedenle, Orta Doğu'daki hareketlerin ardında illa bir ideolojik saik ve yabancı parmağı aramak biraz zorlama bir tahlil olacaktır. Esasen bu hareketlerin baskın bir ideolojiden ve belirgin bir dış manipülasyondan uzak olması ümit verici bir durumdur. Zira bölge halkları, gerek Soğuk Savaş sırasında, gerek sonrasında tüm ideolojik akımların dertlerine çare olmadığını acı tecrübelerle görmüşlerdir. Neticede, bu başarısızlıklar bölge halklarını umutsuzluğa ve karamsarlığa itmiş, adalet ve onur hislerini de zedelemiştir. Nitekim, bölge halkları, evrensel değerler ve haklı talepleri adına değil, aynı zamanda uzun süreden beri bastırılmış olan milli gurur ve saygınlıklarını yeniden elde etmek için de isyan etmişlerdir.”

“Silahlı kuvvetlerimiz, dünyanın takdirini kazanmıştır”

Cumhurbaşkanı Gül, devrimden sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk devlet başkanı olduğunu belirterek, geçen ay Tunus'a devrimden sonra devlet başkanı seviyesinde yapılan ilk resmi ziyareti gerçekleştirdiğini söyledi.

Her iki ülkede de muazzam bir zihniyet ve siyasi iklim değişimi görmenin kendisini çok etkilediğini ifade eden Gül, şöyle konuştu:
“Ancak daha da etkileyici olan, her iki ülke halkının gelecekte başaracaklarına dair taşıdıkları inanç ve arzuydu. Libya'da ise maalesef bedeli ağır olsa da özgürlük ve hak mücadelesinden Libya halkı galip çıkmıştır. Bu vesileyle silahlı kuvvetlerimizi Libya'daki 25 bin vatandaşımızın tahliyesinde ve bilahare yürütülen insani operasyonlarda gösterdiği üstün başarı ve fedakar çalışmalardan dolayı tebrik ediyorum. Silahlı kuvvetlerimizin sivil unsurlarla eşgüdüm içinde gerçekleştirdikleri operasyonlar tüm dünyanın takdirini kazanmıştır. Bunu birebir bilen kişilerden birisiyim, birçok devlet başkanı, dışişleri bakanı beni ziyaretlerinde övgüyle bahsetmiştir, tabii ki çok büyük gurur duyduk. Ayrıca, Libya'ya yönelik NATO operasyonlarına iştirak eden silahlı kuvvetlerimizin mükemmel performansından gurur duyduğumu ifade etmek ve değerli komutanlara teşekkür etmek isterim. Esasen Libya operasyonu, Kore, Somali, Bosna, Kosova, Afganistan ve Lübnan gibi pek çok kriz bölgesinde uluslararası barış ve istikrara katkıda bulunan kahraman ordumuzun başarılar zincirine eklenen bir yenisidir. Silahlı kuvvetlerimizin bu faaliyetleri artık dış politikamızın temel sütunlarından biri haline gelmiştir.”

İstanbul ve Anadolu'nun bu halkların yüzyıllardır yüzlerini ve kalplerini çevirdikleri coğrafya olduğunu belirten gül, “Bosna halkı katliama uğrarken, Yukarı Karabağ'daki kardeşlerimiz yurtlarından edilirken nasıl sessiz kalmadıysak, Bulgaristan'daki soydaşlarımız asimilasyon ve pogromlara tabi tutulurken nasıl sırtımızı dönmediysek, bugün de Arap dünyasında olup bitenlere seyirci kalmamız mümkün değildir” dedi.

Bu bölgelerde yüzbinlerce şehit verildiğini, Çanakkale'de ise Filistin'den, Halep'den, Musul'dan, Manastır'dan, Batum'dan gelen askerler bu vatan için şehit verildiğini anlatan Gül, “Bu ortak şehitlerimiz kan kardeşliğimizin en müşahhas sembolüdür” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Gül, geçen yıl Yemen'de herkesin türkülerde ve ağıtlarda yüreğini yakan ve sayılarının 300 bin kadar olduğu tahmin edilen şehitlerle ilgili büyük bir anıtın açılışını yaptığını hatırlatarak, şunları kaydetti:

“Demek istediğimiz bizim bölgeye ilgimiz istikrar ve güvenliği kalıcı kılma amacının yanı sıra Mehmetçiklerimizin kanıyla tescil edilmiş bir kardeşlik ve akrabalık müktesebatının bir icabıdır. Bu nedenle de nihai tahlilde politikalarımız her zaman halklarımızın kadim kardeşliği ve ortak hissiyatı çerçevesinde şekillenmiştir. Ecdadımızın çekilmesinin ardından Orta Doğu halkları neredeyse bir asırdır barış ve huzurdan mahrum yaşamaktadırlar.

Türkiye olarak, kardeş halkların uzun süredir mahrum olduğu 'barış primi'nden nihayet yararlanacağı günleri görmek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Unutmayalım ki bir bölgede güvenlik olmazsa, ekonomik işbirliği olmaz, ekonomik işbirliği olmayınca da barış primi denilen şey elde edilemez. Bizim bütün arzumuz budur.”

“Bugünden atılacak adımlar”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bununla birlikte, Orta Doğu'daki değişim rüzgarlarının barış, istikrar ve refaha tahvil edilebilmesinin bugünden atılacak cesaretli adımlarla da ilgili olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

“Geleceğe dair müspet beklentilerimize rağmen, Türkiye'nin yakın çevresinde büyük risk ve tehditler de mevcuttur. Komşumuz Suriye'de akan kan devam etmekte, Irak'ta mezhepsel temelde siyasi istikrarsızlık yaşanmakta, İran'ın nükleer programı çerçevesinde odaklanan gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimali bulunmaktadır. Yakın komşularımızda cereyan eden bu istikrarsızlık ortamı, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin provasının yapıldığı yeni bir soğuk savaş sahnesine dönüştürülmek istenmektedir. Bölgedeki gerilimin sıcak çatışmalara veya iç savaşa sebep olması durumunda, yeni bir belirsizlik ve kaos ortamının doğması yüksek bir ihtimaldir. Bu şartlar altında Türkiye'nin gelişmeleri uzaktan izleme lüksü de yoktur. Bir yandan her türlü olumsuz senaryoya karşı hazırlanırken, diğer yandan böylesine bir felaketin önüne geçmek için diplomasinin tüm imkanlarından azami ölçüde yararlanmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla, Türkiye için diplomatik aktivizm ve askeri hazırlık bir seçenek değil, zorunluluktur. Yakın bölgemizde cereyan eden bu tehdit ve risklerin güvenlik stratejilerimiz bakımından yeni yansımaları olması da kaçınılmazdır. Bu nedenle, gelişmeleri sınırlarımızın ilerisinde yönlendirebilecek strateji ve yeteneklere sahip olmak mecburiyetindeyiz.”

Filistin halkının dramı

Cumhurbaşkanı Gül, öte yandan, “Arap Baharı”nın kazanımlarını konsolide etmek, bölgedeki barış ve istikrarı kalıcı kılmak için bölgesel işbirliği ve güvenlik mimarilerini şimdiden planlamak ve öncülük etmek durumunda olduklarını belirterek, şöyle devam etti:

“Bölgede, bölge dışı aktörlerin zorlamasıyla kurulan düzenin ne maliyetlere sebep olduğunu hep birlikte görmekteyiz. Soğuk savaşın ardından Avrupa'da demokratik genişlemenin, güvenlik ve refahın pekiştirilmesinde AGİT, NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi bölgesel yapılanmaların büyük katkısı olduğu da bir gerçektir. Maalesef, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da tüm bölgeyi kapsayan etkili bir güvenlik mimarisi ve bölgesel ekonomik entegrasyon mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu süreçlerin önündeki en büyük engellerden biri maalesef Arap-İsrail ihtilafıdır. Bununla birlikte kitle imha silahlarından arındırılmış bölge oluşturulması da dahil AGİT benzeri bir bölgesel güvenlik mimarisinin Orta Doğu'da kurulması artık bir zaruridir. Aynı şekilde bölgede demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları konularını kapsayan bölgesel insan hakları mekanizmasına da ihtiyaç vardır. Nihayet, bölge ülkeleri arasında gelir farklılıklarını azaltacak, bölgede refahı yayacak bir ekonomik entegrasyon ve işbirliği mekanizmasının oluşturulması da elzemdir. Öte yandan, Filistin halkının dramı, bölgedeki kargaşa ve çatışmaların temel sebebidir. Bu sorun, dünyanın çeşitli bölgelerinde aşırılık ve radikalizmi besleyen bir kaynaktır. Değişmediği takdirde bu durum, bölgenin, hatta tüm dünyanın barış ve refah içinde yaşama umutlarını yok etme potansiyeline sahiptir.”

İsrail

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, daha önce pek çok vesileyle ifade ettiği gibi bölgedeki yeni siyasi iklimi en dikkatli takip ve analiz etmesi gereken ülkenin İsrail olduğunu vurguladı.

Orta Doğu'da büyük bir demografik gücün artık demokrasiyle buluştuğunu dile getiren Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu çok önemli bir şeydir. Bölgede demokrasi er ya da geç hakim olacaktır. Tarih, defalarca göstermiştir ki gerçek, adil ve kalıcı bir barış, iktidar elitleriyle değil, ancak halklar arasında tesis edilebilmektedir. Demokratik bir yönetim, kendi halkı tarafından adaletsiz, haysiyetsiz ve aşağılayıcı olarak algılanan hiçbir dış politikayı uygulayamaya devam edemez. Ayrıca, bölgedeki demografik trendler de İsrail'in aleyhine çalışmaktadır. Başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve onurlu bir Filistin devletinin kuruluşuna imkan tanımadığı takdirde İsrail, önümüzdeki 50 yıl içinde tam anlamıyla bir Apartheid rejimine dönüşecektir. Düşünün ki büyük bir nüfus ve onun içinde tamamen ayrı çevrelenmiş bir ülke ve bu nüfus demokrasi ile idare ediliyor. Bu nüfus diktatörlerle idare edildiğinde onlarla ilişki kurabilirsiniz ve onlarlar durumu yönetebilirsiniz ama demokrasi ile idare edilen büyük bir nüfusu küçük nüfusun ilelebet yönetmesi mümkün değildir. O bakımdan daima İsrail'e olan çağırımız şu oldu; stratejik miyopluğu bırak, gayet dikkatli şekilde analiz et, 50 yıl sonrayı daha ileriyi düşünerek hareket et ve gerçek güvenliği sağlayıcı adımları sağlam bir barışla at.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, güvenlik kavramına daha bütüncül ve küresel bir anlayışla yaklaşmak gerektiğini ifade ederek, “Çevre güvenliği, enerji güvenliği, biyolojik güvenlik, gıda güvenliği, nükleer güvenlik ve siber güvenlik gibi kavramlar üzerinde de artan şekilde kafa yormalıyız. Söz konusu tehdit ve felaketlerle mücadelede askeri ve sivil yeteneklerin uyumlu ve birbirini tamamlayıcı şekilde kullanılması giderek önem taşımaktadır” dedi.

Gül, Harp Akademileri'nde verdiği konferansta, 21. yüzyılın ilk çeyreği itibarıyla dünyanın küresel boyutta pek çok dönüşüme sahne olmasının beklendiğini dile getirerek, küresel düzeyde ortaya çıkan yeni tehdit ve fırsatların, yeni güvenlik konseptlerine ve yeni düzen arayışlarına da ivme kazandırdığını söyledi.

21. yüzyılın ilk on yılının geride bırakıldığı şu dönemde, klasik jeostratejik dengelerin sarsıldığını, küreselleşmenin ortaya çıkardığı dinamiklerle, uluslararası siyasi, ekonomik ve beşeri güç dengelerinin yeniden şekillenmekte olduğunu vurgulayan Gül, dünyanın sıklet merkezinin sadece ekonomik manada değil, askeri ve stratejik bakımdan da Asya Pasifik'e kaydığını kaydetti.

Cumhurbaşkanı Gül, soğuk savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği'nin liderliğinde kanatlara kayan güç dengesinin, yeniden dünyanın kadim medeniyetleri olan Çin, Hindistan ve Orta Doğu'da teşekkül etme istidadına girdiğini belirtti.

Gül, aslında bu durumun tarihin yeniden normalleşmesi, bundan 200 yıl önce dünyanın ağırlık merkezini oluşturan kıta, bölge ve ülkelerin yeniden eski ağırlıklarına kavuşmaları olarak da telakki edilebileceğine işaret ederek, şöyle devam etti:

“Siyasi ve iktisadi tarih göstermektedir ki, ekonomik güç ülkeler tarafından arzu edildiğinde çoğu zaman askeri güce ve nüfuza tahvil edilebilmektedir. Bu nedenle, Asya'nın ekonomik açıdan yükselen güçlerinin, sadece bölgelerinde değil, tüm dünyada söz sahibi olmak için diğer yeteneklerini de geliştireceklerinin emareleri de şimdiden görülmeye başlanmıştır. Başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin savunma konseptlerini, kuvvet ve komuta yapılandırmalarını bahsettiğim yeni stratejik şartlara göre uyarladığını görüyoruz. Bu şartlar altında, temelde Avrupa ve Transatlantik odaklı savunma anlayışını gözden geçirmek artık bir zaruret haline gelmiştir.”

İyi bir kurmay subayın, cari operasyonel planlamanın yanında, stratejik planlama da yapabilen bir subay olduğunu vurgulayan Gül, bu nedenle dönüşüm sürecinin dinamiklerini iyi irdelemek, ivme kazanan bu tarih akışında isabetli tahminleri yapabilmek ve buna göre inisiyatif alabilmenin çok önemli olduğunu bildirdi.

Abdullah Gül, “Tutarlı bir stratejik planlamayla uluslararası arenada kendilerine gerçekçi rol biçen ülkeler, önümüzdeki on yıllarda küresel gelişmeleri de yönlendireceklerdir. Bunu yapmayan, statik yaklaşımlarla, savunmacı tepkiler veren ve sadece statükoyu korumaya çalışan ülkelerin ise bu hızlanan tarih akışının dışında kalacakları aşikardır” diye konuştu.

Chatham House'da 2010 yılında yaptığı konuşmada, 21. yüzyılın ilk çeyreği itibarıyla nasıl bir uluslararası düzen tahayyül ettiğini paylaştığını hatırlatan Gül, o konuşmasında temel olarak, Avrupa merkezli bir düzenden ziyade küresel odaklı, kapsayıcı, güç merkezlerini çoğaltan, adil, ancak muktedir bir düzen beklentisini dile getirdiğini ve yeni düzen arzusunun da revizyonist bir talep olarak anlaşılmamasını, daha ziyade gerçekçi ve halihazırdaki sistemin daha iyi yöneten bir düzene evrilmesi olduğunu özellikle vurguladığını anlattı.

Cumhurbaşkanı Gül, “21. yüzyılın ilk çeyreğinde, ABD, AB, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi büyük güçlerin uyumuna dayanan bir güç dengesinin ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Ülkemizin söz konusu güç dengesinde hak ettiği yeri alması için silahlı kuvvetlerimizin de dahil tüm kurum ve kuruluşlarımızın şimdiden bu vizyon çerçevesinde çaba göstermeleri elzemdir” şeklinde konuştu.

“Dünyanın uzak köşesi” tanımı silinmeye başladı

Cumhurbaşkanı Gül, küreselleşmenin etkisiyle dünyadaki her konunun, her gelişmenin birbiriyle irtibatlı hale geldiğini ifade ederek, siyasi, güvenlik ve ekonomik içerikli gelişmelerin etkilerinin çıkış noktalarının ötesinde, dünyanın farklı bölgelerinde doğrudan veya dolaylı hissedildiğini söyledi.

Gül, bu çerçevede bugün “dünyanın uzak köşesi” tanımının düşünceler ve lügatlardan silinmeye başladığına dikkati çekerek, “Asimetrik tehditlerden organize suçlar ve sınır tanımayan etnik gerginliklere, sermaye hareketlerinden enerji kaynakları üzerindeki rekabete ve küresel gelir dağılımındaki artan adaletsizliğe, iklim değişikliğinden yoksulluk, gıda güvenliği ve salgın hastalıklara kadar geniş bir yelpazede pek çok farklı meselenin, küresel planda dikkate alınması zaruri hale gelmiştir” diye konuştu.

Tüm bu gelişmelerin, güvenlik, diplomasi ve güç kavramlarının yeniden düşünülmesi ve formüle edilmesini de gerekli kıldığını belirten Gül, böylesine hızlı ve geçişken bir dünyada güvenliği geleneksel güç unsurlarıyla sağlamak artık mümkün değildir” diyen Gül, Prusyalı General Clausewitz'in “savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir” sözünün, bugün belki de yeniden yorumlanması gerektiğine işaret etti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şunları kaydetti:

“Artık askeri güç ve yetenekler, sadece savaş yapmak suretiyle politikanın veya diplomasinin hedeflerine hizmet etmemektedir. Bugün silahlı kuvvetlerin faaliyetleri, barışı koruma misyonlarından doğal felaketlere müdahaleye, tahliye operasyonların kadar uzanmaktadır. Silahlı kuvvetlerin kabiliyetleri savaş sonrası yeniden yapılandırma ve kamu diplomasisi çalışmalarına kadar geniş bir sahada dış politikaya katkıda bulunmaktadır. Afganistan'daki PRT (İl İmar Ekibi) bu çerçeve içinde düşünebiliriz. Dolayısıyla, güvenlik kavramına daha bütüncül ve küresel bir anlayışla yaklaşmamız gerekmektedir. Çevre güvenliği, enerji güvenliği, biyolojik güvenlik, gıda güvenliği, nükleer güvenlik ve siber güvenlik gibi kavramlar üzerinde artan şekilde kafa yormalıyız. Söz konusu tehdit ve felaketlerle mücadelede askeri ve sivil yeteneklerin uyumlu ve birbirini tamamlayıcı şekilde kullanılması giderek önem kazanmaktadır. Japonya'daki tsunami felaketinde dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden birinin dahi nasıl yetersiz kaldığını hep birlikte gördük. Öte yandan, bu tehditlerin ekseriyeti etkili bir uluslararası işbirliğini de gerektirmektedir.”

Bu itibarla 2010 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda “Küresel Acil Müdahale Yeteneği” oluşturulması çağrısında bulunduğunu anlatan Gül, bazı dost ülkelerle birlikte bu yöndeki çalışmaların Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından da kabul edilen HOPEFOR girişimi çerçevesinde devam ettiğini kaydetti. Gül, “Ümit ediyorum ki önümüzdeki kısa süre içerisinde bu çerçevede ayrı güçler oluşturulacaktır” dedi.

Gül, konferansta, bunca tehdidin bulunduğu bir dünyada askeri gücün halen önemini koruduğunu ve korumaya devam edeceğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Çağımızın tehlikelerinin değişen şartlarına ayak uyduracak şekilde daha etkin, çevik, dinamik, vurucu ve esnek bir silahlı kuvvetler yapısı, belki her zamankinden daha fazla önem kazanmaktadır. Bu, dünyanın halen çok sorunlu bir bölgesinde merkezi bir konumda yer alan ülkemiz için herkesten daha fazla geçerlidir. Ancak, bugün böylesine genişleyen bir güvenlik alanını sadece askeri imkanlarla kontrol etmek ve sırf bu unsurlarla gerçek anlamda kalıcı bir güven ortamı tesis etmek de gerçekçi olarak düşünürsek de mümkün değildir. Siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel faktörler de artan ölçüde güvenlik denkleminin ayrılmaz birer parçası haline gelmiştir. Bir başka deyişle, artık güvenliğin idamesinde 'yumuşak güç' olgusu olarak adlandırılan bu parametreler de 'askeri güç' unsurunun yanına eklenmektedir.”

Bugün dünyadaki hangi sorun olursa olsun çözümünde askeri gücün tek başına yeterli olmadığını belirten Gül, kalıcı barış ve istikrarın zorlamadan ziyade, teşvik, özendirme ve sahiplenme duygusu yaratacak yumuşak güç unsurlarıyla mümkün olabildiğini kaydetti.

Gül, bunun neticesinde terminolojide “akıllı güç” (smart power) diye yeni bir tabir ortaya çıktığını anlatarak, “akıllı güç”ün askeri ve yumuşak güç unsurlarının şartlara göre belirli bir denge ve karşılıklı destek ilişkisi içinde kullanılmasını öngören bir yaklaşım olduğunu vurguladı.

Esasen Anglo-Sakson geleneğinin faydacı ve pragmatik zihniyetini yansıtan bu kavramın dahi, arzu ettikleri güç nosyonuna tam olarak karşılık vermediği kanaatini taşıdığını dile getiren Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ben, ünlü Türk düşünürü Farabi'nin 'erdemli toplum', 'erdemli şehir' kavramlarından yola çıkarak, Türkiye'nin 'erdemli güç' olarak hareket etmesi ve bu yolda ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. Erdemli güç olmak, güvenliğin sadece askeri/siyasi boyutuna değil, adalet ve beşeri değerler veçhesine de aynı derecede önem verilmesini gerektirmektedir. Kastettiğim, amaçların dayatmadan ziyade karşılıklı işbirliği yoluyla elde edilmesidir. Atılan her adımın insan haysiyet ve mutluluğu bakımından teste tabi tutulduğu bir anlayışıdır. Dolayısıyla, sorunlara tek yönlü çıkarlar yerine tüm tarafların huzur, refah ve mutluluğunu gözeten vizyoner bir bakış açısıyla yaklaşılmasını lüzumlu kılmaktadır. Bir başka deyişle, güvenliği başkalarının üstünden değil, onlarla birlikte sağlamayı, güvenliği yaymayı ve yaygınlaştırmayı öngören bir yaklaşım. Daha zor ve çetrefilli gözükse de ülkemize yaraşan güç anlayışı budur. Esasen, ülkemiz son yıllarda her alanda tahkim ettiği milli güç unsurlarını erdemli bir şekilde kullanmak yolunda ilerlemektedir.”

Gül, Osmanlı dönemine bakıldığında da bunun açıkça görüldüğünü, bu kadar büyük coğrafyada 600 yıl hüküm sürebilmenin yolunun böyle bir erdemli güçten geçtiğini vurgulayarak, konuşmasına şöyle devam etti:

“Kimseyi asimile etmeyen, herkesin farklılığına saygı duyan ama bir nizam ve düzeni kuran bir anlayış... Günümüze gelirsek, Afganistan'da yaptığımız... Hepimiz büyük bir gurur duymuyor muyuz? Afganistan'daki yabancı askerlere Afganlılar nasıl bakıyor? Türk askerine nasıl bakıyor? Orada da bizim yaptığımız, erdemli bir güç anlayışı çerçevesinde hareket etmektir. Türkiye'nin erdemli güç olması için, her şeyden önce evimizin tertipli olması gerekir. Bu doğrultudaki görüşlerimi hayata geçirmek için ülkemizdeki demokratik ve ekonomik reformların en güçlü takipçisiyim.”

 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle