GeriGündem Burçak Tarlası’nı özlemiştik
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Burçak Tarlası’nı özlemiştik



Emel ARMUTÇU

Soprano olabilecek, istisnai bir sesi vardı. Dört yaşındayken Klasik Türk Musikisi, ilk gençlik yıllarında ise İngilizce, İspanyolca şarkılar ve caz söyledi. Ama bir gün yolu geleneksel türkülerimize çıktı. Onları yüzyıllardan ve sınırlardan aşırıp dünyanın pek çok ülkesine ulaştırdı, İşte Tülay German'ın o sesi ve yorumuyla bir dönem çok sevilen türkülerinden oluşan albümü Kalan Müzik'ten geçtiğimiz günlerde çıktı. German'ın ‘‘Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu’’ adlı ikinci kitabıyla eşzamanlı olarak. Türk Pop Müziği'nin ilk kayıtları ile birlikte hiç yayımlanmamış kayıtları da içeren bu albüme ilişkin bir yazı yazan Murat Meriç, ‘‘Türk Popüler Müziği'nin Fragmanı’’ diyordu German dönemi için: Geçmişe dönüp baktığımızda karşımıza çıkan her türün neredeyse ilk icracısıydı o. Paris'te yaşayan German, en çok müziğe ve ülkesine gönül vermişti. Bir de hayat arkadaşı Erdem Buri'ye...

1935 yılında 'Vekalet'te müfettiş bir baba ile evkadını bir annenin tek çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Şarkı söylemeye dört yaşında başlamış, komşu kadınları sık sık ağlatmıştı. Söylediği ilk şarkı, Yesari Asım Ersoy'un ‘‘Gurbet elde kimsesizim, buna sebep yar oldu’’ydu. Yakışıklı babasına aşıktı; kimse onun gibi masal anlatamazdı. Büyüyünce babasına varacaktı.

Benim babam güzel. Herkesten güzel. Bıyığı filan da yok. Trenin penceresindeki o kocaman bıyıklı adam, babam değil benim. Bağırıyorum. Gar Gazinosu'nun oraları çın çın ötüyor. ‘‘Bu benim babam değil’’ diye bağırıyorum, tepiniyorum. Ertesi gün bıyıklarını kesti babam.

İlkokuldayken radyoda Schubert'in Serenat'ını ve Ihlamur Ağacı'nı söyledi. Ferdi Statser'den beş yıl piyano dersi aldı. Ankara'da ilkokulu bitirdiğinde konservatuvara gitmeyi çok istemişti. Çünkü onu dört yaşındayken söylediği Klasik Türk Müziği parçalarını dinleyen hocalar, ‘‘Bir tek usul yanlışı yok’’ demişlerdi. Dönemin büyük sopranosu Belkıs Aran, anne-babasından gizli bir Alman hocaya götürmüştü onu, ‘‘istisnai bir soprano olabilir’’ demişti hoca. Ama ailesi konservatuvara yollamadı. İstanbul Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ne gönderildi.

Okulda bir kağıt dağıtıldı. Tek soru var: ‘‘Okul bitince evlenecek misiniz, yoksa üniversiteye mi gideceksiniz? Ne o, ne o. ‘Şarkıcı olacağım’’ diye yazdım. Müdür Miss Martin çağırdı. Bizleri her şeyden önce, iyi, bilgili bir ev kadını olmaya hazırlıyorlarmış. Eğer şarkıcı olmak istiyorsam, burayı değil başka bir okulu seçmem icap edermiş. Memleketin şarkıcıdan daha fazla, bilgili annelere ihtiyacı varmış. Benim kağıdımdaki gibi ciddiyetten uzak bir cevaba rastlamamışlar...

Zaman zaman kalmaya gittikleri Ankara'da, hangi gece kulübüne gitse ısrar kıyamet sahneye çıkarılıyordu. Ve bir gün birinden, Süreyya'dan teklif aldı; gecede 75 lira. Ama babası asla izin vermezdi. Her gece 23.00'te ‘‘Allah rahatlık versin’’ diyerek odasına çekiliyor, sonra giyinip çıkıyor, İngilizce ve İspanyolca şarkılar söylediği kulüpte müthiş sükse yapıyordu. Ta ki babasının yakın bir arkadaşı kulübe müşteri olarak gelene kadar... O gece babasından tam bir Osmanlı tokadı yedi ve o günkü trenle İstanbul'a gönderildi. 25 yaşındaydı. Ama İstanbul'da aldığı teklifle babasını ikna edebildi. 1960-62 arasında caz şarkıcısı olarak isim yaptı.

KENDİ TÜRKÜNÜ SÖYLE

Radyoevine gittim. Yaptığım son dört programın parasını almaya. Merdivenlerde Şerif Yüzbaşıoğlu'na rastladım. ‘‘Aman nerdesin? Ne zamandır seni arıyoruz. Erdem Buri Yaz Rüzgarı diye bir program yapıyor, muhakkak seni istiyor’’ dedi Buri'nin eskiden beri hayranıydım. Büyük caz ustalarıyla yaptığı konuşmalardan çok şey öğrenmiştim. Sesine, konuşma tarzına, Türkçesine bayılırdım.

1940'lı yıllarda kurduğu grubuyla caz çalan, '50'lerde radyodaki caz programlarıyla tanınan Buri, ona yeni bir şey önerdi, ‘‘Kendi müziğini kendi dilinde söyle’’. Onun tanıştırdığı Ruhi Su'dan ders aldı ve ilk kez bir türkü repertuarına girdi: Kara Tren. Arkası geldi; programlarında Türkçe şarkılara ağırlık vermeye başladı. 1964'te Yugoslavya'da yapılan 1. Balkan Melodileri Festivali'nde eleştirmenlerin en beğendiği şarkıcı seçildi. Ardından plak yaptığı Burçak Tarlası, Türk Popüler Müziği'nin gerçek anlamda ilk hit şarkısı olacaktı. Sonra ‘‘Kızılcıklar Oldu mu?’’ Bu, müziğini ve dünya görüşünü sağlam temellere oturttuğu dönemdi. Bir yandan da sansürlüydü.

Bir gece hemen karşımdaki masada armonize edilen türkülerin radyoda çalınmasını yasaklayanlardan birini görmez miyim! Adam utanmadan ‘‘Sizinle iftihar ediyoruz’’ diyerek ayakta alkışlıyor beni. Programım bittikten sonra soyunma odama gelmek istemiş. Haber yolladım: ‘‘Sansürcüleri kabul etmiyor.’’

1966'da bir çeviri yüzünden hakkında 15 yıl ceza istenen Erdem Buri ile birlikte Paris'e gitti. ‘‘Erdem mi, İstanbul mu’’ diye sıkışmış, sonunda aşkını seçmişti. Zaten kendisine de sahnede tabanca çekiliyor, sürekli tehdit mektupları alıyordu. Zaman zaman gelmesi dışında, Türkiye'ye hiç dönmedi. Fransızca 10 plak doldurdu. Fransızlar'ın Tülay diye okuması için adı Toulai olarak yazıldı. Önemli konser salonlarında, aralarında Charles Aznavour, Leo Ferre, Moody Blues'un olduğu önemli sanatçılarla konserlere çıktı, Türkçe şarkıları orada söylemeye devam etti. Fransa, Belçika, Almanya, Polonya, Tunus, Fas, Hollanda ve Brezilya'da radyo ve televizyon programları yaptı; aşk türküleri, kahramanlık türküleri, ağıtlar sınırları aşıp yüzyılları geçti. ABD'de plak doldurdu. Pek çok ödül aldı.

Kırmızı ışık yandı. Baş teknisyen ‘‘Biz hazırız’’ dedi. 13. yüzyıldayım. Sabahattin Eyüboğlu'nun deyişiyle ‘‘Şairler şairi, insanlar insanı, dostlar dostu’’ Yunus'layım 16. yüzyılda, Sivas'tayım. Yavru balaban bakışlı/Yayla çiçeği kokuşlu/ Kokar Elif deyi deyi. 17. yüzyılda, Çukurova'dayım. Ağzım Elif diyor, yüreğim Erdem. 19. yüzyıla vardım. Toroslar'dayım: ‘‘Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey’’ demiş Nazım. 20. yüzyıldayım. İstanbuldayım. Yurdumu gezdim, yüzyılları aştım ve Nazım'ın Abidin'e sorduğu soruyla bitirdim plağımı.

SESSİZCE ÇEKİLDİ

Son albümü Nazım Hikmet'e Saygı adını taşıyordu. 1987'de Hollanda'da verdiği bir konserle sahneye veda etti; eskimeden, sessiz sedasız çekilmek istedi. Erdem Buri 1993'te onu bırakıp gittiğinde, kimse iki kez uzun süre komada kalıp bir kez de kalp durmasından sonra nasıl yaşadığını çözememişti. Tülay German ‘‘Gerçek sevginin gücünü bilselerdi, çözerlerdi’’ diye düşündü. Sonraki bir gün, Sarah Bernardt'ın mezarını arayan bir grup, şarkı söyleyen bir kadın sesi duydular. Uzun boylu, çok zayıf, avurtları çökmüş, siyahlar içinde bir kadın dimdik, üstü kıpkızıl güllerle kaplı bir tabutun yanında şarkı söylüyordu: Yavru balaban bakışlı/Yayla çiçeği kokuşlu/Kokar Erdem deyi deyi...


Yorumları Göster
Yorumları Gizle