Biraz da kendi hayatımı yaşayayım dedim

Güncelleme Tarihi:

Biraz da kendi hayatımı yaşayayım dedim
Oluşturulma Tarihi: Ağustos 24, 2002 21:36

Türk siyasetinin en kıdemli isimlerinden biri olan DYP Şanlıurfa Milletvekili Necmettin Cevheri, geçtiğimiz günlerde yarım yüzyıla sığan siyaset serüvenini sessizce noktaladı.

Cevheri, yasaklı olduğu 1980-87 dönemi ile sonrasındaki 4 yıl bir tarafa bırakılırsa ilk kez 1965 yılında adım attığı TBMM'de 1965'ten bu yana tam 7 dönem milletvekili olarak görev yaptı. Bu süre içinde Turizm, Adalet, Tarım ve Devlet bakanlıklarında bulunan, ayrıca AP ve DYP'nin yönetiminde üst düzey görevler üstlenen Cevheri, DYP'nin ünlü 1993 kongresinde Tansu Çiller'in Genel Başkanlığa seçilmesinde çok kritik bir rol oynadı. Cevheri, siyaseti neden bıraktığı konusunda ‘‘Kafi derecede yaptığım, hizmette bulunduğum düşüncesiyle bıraktım. Biraz da evde oturayım, kendi hayatımı yaşayayım dedim. Hayatımda hiç tatil yapmadım. Turizm Bakanlığı yaptım ama mavi yolculuğun ne olduğunu bilmiyorum. İlk fırsatta mavi yolculuğa çıkacağım’’ demekle yetiniyor.

Siyasete hangi tarihte başladınız? Sizi siyasete iten neydi?

-Siyasete giriş yaşım 21. Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Demokrat Parti (DP) gençlik kollarının Maltepe ocağına kayıt olmak suretiyle başladım. Yıl 1951'di. Babam DP milletvekiliydi. O tarihlerde hukuk öğrencisiyken Birleşmiş Milletler misakının temelini teşkil eden 1945 tarihli San Fransisco beyannamesini okumuştum. Bu metnin bir yerinde ‘‘yönetim hakkı insanlık hakkıdır’’ der. Ben siyasi hayatım boyunca hep bu beyannameyi düşünmüşümdür. Bu ilkeyi kendime ayrılmamam gereken bir rehber edindim. Yönetim hakkı, artık siyasi bir hak değil insanlık hakkıdır. Bu düşüncelerle girdim, ailemin DP'li oluşundan değil. İnsanlığın yücelmesinin sadece demokrasiden geçtiğine inanırım.

1951'de DP'ye girdikten sonra siyasi kariyeriniz nasıl seyretti?

-Fakülteyi bitirince memleketim Urfa'ya gittim ve avukatlık stajımı yaparken kendimi Demokrat Parti'nin il yönetim kurulunda buldum. Yaş 26. Sonra il başkanı oldum. 1960 ihtilali geldiğinde il yönetimindeydim. Kısa süreli gözaltına alındık. Ama üzerimize bırakacak birşey olmadığı için Allaha şükür o sıkıntılar uzun sürmedi, geçti gitti. Oradaki askeri hakim sınıf arkadaşımdı. Hukuk Fakültesi'ni beraber bitirmiştik. Demokrasi kavgasını beraber yapmıştık. 1960 ihtilalinden sonra Adalet Partisi (AP) kuruldu. 1962'de AP'nin il başkanı oldum. Ondan sonra 1965'de milletvekili olarak geldik. 35 yaşındaydım. 1965 sonrası 80'e kadar Meclis'teydim. 1969'da kurulan hükümette Turizm Bakanlığı yaptım.

Siyasette geçirdiğiniz 51 yıla baktığınızda ne görüyorsunuz?

- AP içinde yaptığımız büyük barışı düşünüyorum. Bize yüzde 53 oy aldıran oydu. Bir de 1950'lerin başında Urfa'dan Ankara'ya gelen insanların yüzündeki ışığı düşünüyorum. Bu insanlar bendini yıkmış su gibiydi. O insanlar Ulus'ta dolaşırken, kaybolmamak için birbirinin elinden tutarlardı. Ama etrafa vatandaş olmanın onuruyla bakışlarını unutmamışımdır. O ışığı 1960'da söndürdük. 1980'de bir daha söndürdük. Bugün o ışığı arıyorum. Ben bu vatanın sahibiyim.

VATANDAŞIN SAHİPLİK ŞUURU ZAYIFLATILDI

Bugün o ışığı göremiyor musunuz?

- Bugün o ışığı fazla göremiyorum. İkinci cihan harbi sırasında Churchill muhalefeti susturmak isteyenlere ‘‘Hayır, İngiltere için demokrasi bu harbi kazanmaktan daha önemlidir’’ diyor. İngiltere'nin gücü, İngiliz insanının demokrasiden kaynaklanan sahiplik şuurudur. Yani bir insanı ülkesine sahip etmek istiyorsanız, ülkenin bölünmez bütünlüğü içinde ona bir yüküm vermek istiyorsanız, onu demokrasinin bütün şartları ve gerekleriyle ülkenin sahibi yapacaksınız. Vatanda yaşayan herkesi vatanın sahibi yaptığınız zaman ve onu o sahiplik şuuruna eriştirdiğiniz zaman ülkenin bölüneceği gibi şeyleri kafanızdan çıkarırsınız.

Şu an Türkiye'de sahiplik şuuru ne kadar kuvvetli?

- Türkiye'de sahiplik şuuru o kadar kuvvetli değil. Türkiye'deki demokrasiye bir ithamda bulunmak da haksızlık olur. Ama Türkiye'deki demokrasinin bugün istenilen o sahiplik şuurunu yaratabilmiş olduğunu iddia etmek biraz güç. Çok değişik sebepler var.

Geride bıraktığınız 50 yıla baktığınızda 'şimdiki aklım olsaydı farklı yapardım' diyebileceğiniz, kendinizi hatalı gördüğünüz şeyler var mı?

- Çizginizde yürüyeceksiniz. Durduğunuz yerde duracaksınız. Çıkın şu pencerenin önüne 24 saat durun, fazla değil. Kainatın en büyük güçlerinden biri olan güneş tam 24 saat sonra aynı noktada karşınıza çıkacaktır. Yeter ki, sadece 24 saat yerinizde durun. Benim hatalarım olabilir, diğer yöneticilerimin de olabilir. Ama hatalarını kendi içinizde düzeltmeye çalışacaksınız ve yerinizde duracaksınız. Yerinde durarak bırakıyorum Allaha şükür.

Liderler demokrasisiyle bir yere gidemeyiz

Yarım asırlık tecrübenizin ışığında Türk demokrasisinin ana sorunlarını hangi alanlarda görüyorsunuz?

-Bugünkü sıkıntılarımızın temel nedenlerden biri 1980'de piramidin ters yüz edilmesidir. 1980'de demokrasiye ve hukuka aykırı bir şekilde piramidin ters çevrilmesi sonucu iktidarlar partileri yönlendirmeye başlamıştır. Oysa partilerin iktidarları yönlendirmesi gerekir. Bugün yaşadığımız sıkıntıların, olumsuzlukların gerisinde bu piramidi hala yerli yerine oturtamamış olmamız geliyor. Bir de en önemli sorun, demokrasiyi siyasetin veya iktidar yollarının bir vasıtası saymamızdır. İktidar ve iktidar mücadeleleri, siyasetin her şekli dahil sadece demokrasinin içindeki parçalardır.

'Türkiye'de demokrasi yalnızca iktidar aracı olarak kullanılıyor' dediniz. Bunu açar mısınız?

- Dünyada katılımcı demokrasi olayı yaşanıyor. Çoğulcu demokrasi artık bugünkü dünyanın hızını takip etmekten uzak kalmıştır. Katılımcı demokrasinin esası bu. Bugün de partimizin ısrarla savunduğu tercihli oy sisteminin temelinde bu vardır. Katılımcı demokrasinin bir gereğini yerine getireceksiniz. Milletvekili milletin gözüne bakacak. Milletvekili milletin değil, birilerinin gözüne baktığı sürece demokrasiden bahsedemezsiniz.

Birileri dediğiniz kim? Liderler mi?

-Eğer milletvekili buraya gelmek istiyorsa, her gün kendisini seçen insanların arasına, milletine koşmak zorundadır. Koştuğun zaman ne olur? Onun yaşadığı hayatı, sıkıntıları, sevinciyle problemleriyle, toplumla yaşar ve perşembe akşamı gittiği memleketinden salı günü döndüğünde o problemlerle döner. O problemleri partisine, parlamentosuna, hükümetine taşır. O zaman, parlamento ve hükümet topluma yabancılaşmaz. Toplumla parlamentonun bağları devam eder, uzaklaşma olmaz. Uzaklaştığı zaman bugün olduğu gibi siyaset bir negatif enerji üzerinde yapılır, hiçbirisi diyenlerin, tepki oylarının gündeme geldiği bir siyasi ortamı yaşarız.

Parti içi demokrasinin işlememesi de bir faktör değil mi?

-Parti içi demokrasilerin işlememesi de olabilir. Parti içi demokrasi işlemelidir. Eğer tercihli oy sistemi kabul edilmiş olsa o zaman parti içi demokrasi meselesi de büyük ölçüde halledilmiş olur. Çünkü buraya gelebilmenin, arzu ettiğiniz milletvekilliğine ulaşmanın, o yola hizmet etmenin şartları sizin vatandaşınızla olan münasebetinizden geçecektir.

Bu sorunun özünde siyasi partilerin yapısı yatmıyor mu? Siyasi partiler yasasının değişmesi gerekmez mi?

- Değişmesi gerekiyor. Onu sağlamaya çalışıyoruz.

Yasalar liderlere geniş yetkiler tanıyor, sonuçta liderlerin değiştirilememesi sorunuyla karşılaşılıyor. Bu sorun nasıl aşılabilir?

-Ben bunun kaldırılması gerektiğini söylüyorum. Bu liderler demokrasisi olmamalı, halkın demokrasisi olmalı. Biz DYP olarak bunun mücadelesini yapıyoruz. Gelin milletvekillerini tercihli oyla halka seçtirelim diyoruz. Siz diyorsunuz ki, 'hayır ben seçeceğim'. Burada iş düğümleniyor. Gelin bunu iki turlu seçimle iki defa halka soralım diyoruz.

Ama lideriniz Çiller de yaklaşık 10 yıldır DYP'nin başında duruyor.

-Liderler demokrasisinin doğru olmadığını savunuyoruz. Ancak lidersiz de olmaz, liderlerin tek başına egemen olduğu sistemler de olmaz. Halk lideri görecektir. Halk lideri arar. Tüm dünya demokrasilerinde böyledir. Ama lider kendi siyasi yapısını da ülkenin siyasi yapısını da tek başına belirleyen kimse olmayacak. Lidersiz olduğu zaman ülke daha büyük şaşkınlıklara düşer. Burada bir hassas denge var. İkisinin kesiştiği düzlemi bulacaksınız. Ne lidersiz, ne de liderin mutlak egemenliğiyle... Abdülhak Hamit'in İsviçreli eşi için tek dizelik bir şiiri vardır: ‘‘Seninle de, sensiz de yaşanmaz Lucienne.’’

ORDU DA KENDİSİNE BİR İŞ DÜŞSÜN İSTEMİYOR

12 Mart müdahalesinde konumunuz neydi?

-12 Mart'ta Turizm Bakanı'ydım. Hükümetten ayrıldık. Ben 12 Mart günü odamı boşaltıp ayrıldım. O zaman bürokrat arkadaşlar şunu sordular: 'Yerinize gelecek arkadaşlara Anayasa gereği vekalet ediyorsunuz. Size imzalanacak evrakları nereye getirelim? Evinize mi, partiye mi getirelim?' Onlara 'Bana evrak getirmeyin. Ben şimdiye kadar millet adına imza atıyordum. Bundan sonra ben Memduh Tağmaç adına imza atmam' dedim. 12 Mart'tan sonra 12 Eylül'de de milletvekilliğim kesintiye uğradı. Sonra uzun bir yasaklı dönemimiz oldu. Ondan sonra parti kurmaya uğraştık. Bir organize suç örgütü kursaydık daha rahat çalışırdık. Bütün bu müdahalelerin içinde bulunma şansızlığını veya şansını yaşadım diyebilirim.

Ne açıdan bu durumu bir şans olarak görüyorsunuz?

-Şu açıdan şans: Kurtarıcılığın çare olmadığı yolundaki düşüncemi bir daha teyid etme şansı buldum. Bunu geçmiş devletimiz Osmanlı'da da yaşadık. Sonra kurtarıcılardan kurtulmaya çalışıyorsunuz.

Askeri müdahalelerden söz açılmışken, siz 28 Şubat'ı da aynı kategoride mi görüyorsunuz?

-28 Şubat'ı da aynı şekilde görüyorum. Hatalarımız olabilir. Vardı ki, bir şeyler oldu. Ancak hatalarımızın üstündeki kurulun millet olması gerektiğini savunuyorum.

Ordu'nun Türkiye'deki rolünü nasıl görüyorsunuz?

-Eminim değerli ordu mensupları da ister ki, kendilerine bir iş düşmesin. ‘‘Bu sefer de silahsız kuvvetler halletsin’’ sözü, bir rahmetli ordu mensubuna aittir ve şüphesiz son derece doğrudur. Devletin de, parlamentonun da üst kurumu ve müfettişi ancak millettir. Millet bu hakkını, hatta görevini devretmemelidir. Ancak devretmemesinin haklılığı da, bu hakkı ve görevi layıkıyla yapmasına bağlıdır. Biz Adalet Partisi içerisinde, en büyük eserimizin, yaptığımız pek çok hizmetlerin üzerinde olmak üzere, ordusuyla milletini barıştırmış olmak olduğunu iddia ettik ve bununla övündük. Birisi Başbakan, üç masum insanın hayatlarına son verilmiş olmasının, milletin gönlünde kanayan bir yara olarak devam etmemesine büyük özen gösterdik. Ordu da bizim millet de bizimdi. Ne başka ordumuz ne de başka milletimiz vardı.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!