GeriGündem Ayaküstü gırgırın efendi komiği
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ayaküstü gırgırın efendi komiği

O, stand-up'ın esamesinin okunmadığı yıllarda, Türkiye'nin ilk ‘‘ayaküstü gırgır’’cısı. Radyolu günlerin unutulmaz pürüzsüz sesi. Yarışmaların saygılı takdimcisi. Gazinoların efendi komiği. Zarafetini hiçbir zaman yitirmedi, çekingenliğini her zaman beyaz mendilinin ve mikrofonunun arkasına gizledi. Politikaya hiç bulaşmayan, belden aşağı asla inmeyen gündelik hayata dair anekdotlarıyla yıllarca zirvede kaldı. 1960'lar boyunca birbirine rakip neredeyse bütün bankaların bilgi yarışmalarını o sundu. Engin Türkçe bilgisi ve akıcı konuşmasıyla, bugünkü meslektaşlarından elbette çok farklıydı. Türkiye'nin ilk talk-show'cusuydu aynı zamanda, adı sohbetken... Yuki'si, Şişko Necmi'si, Stelyo'su ve özellikle kayınbiraderi ve biraz da kaynanasıyla fenomendi. Tabii ki değişen Türkiye koşullarında Orhan Boran'lı dakikalar giderek azaldı. Yakalandığı bağırsak kanseri ve geçirdiği iki önemli ameliyat, bu günlerde canını sıkan ağrılar ve tetkikler, iyice uzaklaştırdı onu sevdiği dünyadan. Gerçi konuşma aşkından bir şey kaybetmiş değil ama 74 yaşının onu biraz zorladığı söylenebilir. Bu yüzden, yapımcı Erkmen Sağlam'ın öncülüğünde bu gece İstanbul Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Salonu'nda gerçekleşecek Orhan Boran'ın 55. yılına saygı gecesini o takdim edemeyecek. Ancak Kültür Bakanı Suat Çağlayan'ın himayesinde gerçekleşecek bu moral gecesine Sezen Aksu'dan Kayahan'a, Nilüfer'den MFÖ'ye, Cem Yılmaz'dan Yılmaz Erdoğan'a pek çok sanatçı katılarak, ona saygısını sunacak. Gecenin sonunda 30 saniyelik bir ‘‘rolü’’ olan Boran, onu anlatacak bu etkinliğin, aynı zamanda Türkiye'de yaşanan sosyal değişimi de gözler önüne sereceğini çok iyi biliyor olacak...Orhan Boran, 30 Haziran 1928 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Hikmet Boran, albaylığa terfi edecekken vefat eden bir askeri doktordu. Tıp okulu delegesi olarak katıldığı Sivas Kongresi'nde mandaya şiddetle karşı çıkışıyla Atatürk'ün takdirini kazanmıştı. Ama bu hikayede ilginç olan, oğlu Orhan Boran'ın bütün bunları babası öldükten neredeyse 25 yıl sonra, evine gönderilen bir kitaptan öğrenmesi. Tıbbiyeli Hikmet Efendi, hayatının bu bölümünü oğluna ya da ailesinden başka birine hiçbir zaman anlatmadı. Tevazu, Boran ailesinin genlerinde vardı herhalde.Disiplinli babanın ‘‘çocuğu şımartma’’ rolünü anneye bıraktığı bir evde büyüyen Boran, Edremit Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirdi. 10 yaşında leyli olarak yazıldığı Galatasaray Lisesi yılları ise yalnız başlamıştı; aralarında Çetin Altan'ın da bulunduğu küçükler cumartesi-pazar dahil okuldaydı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında seyyar askeri hastanenin kumandanı olarak dolaşan babası ve İstanbul Samatya'da babasının evinde oturan annesinden uzakta, zaman zaman ‘‘sevilmeyen ve istenmeyen bir çocuk’’ olduğunu düşündü Boran. Ama okuldaki kimi kısıtlamaları hep birlikte kafa kazıyarak ya da asker postalıyla sınıfa girerek protesto edenler arasındaydı. Aynı zamanda derslerden kaytarmak için müzik, tiyatro, spor etkinliklerine yönelenlerden. Tiyatroyu seçmesinin nedeni, provalar yüzünden daha fazla kaytarılabilmesiydi. Ancak Moliere'in bir oyununa ciddi ciddi seçildi, hem de o sıralar Şehir Tiyatroları'nda rejisör olan Nejdet Mahfi Ayral tarafından. Okul sonrası ‘‘ne iş yapacağım’’ diye dolanırken onu Muhsin Ertuğrul'la tanıştıran da Ayral'dı. Şehir Tiyatrosu'na böyle girdi (1946). Kısa süre içinde tiyatrocu olamayacağına karar verecekti ama yine de 20'nin üzerinde oyunda rol aldı. BBC GÜNLERİYapabileceği ‘‘bireysel’’ işler peşindeydi ama ne? Paris Les Mathurins Tiyatrosu'na aksesuvar memuru olarak gittiğinde, bazı insanların sahneye çıkıp dakikalarca mizahi konuşmalar yaptığını ve herkesin de sabırla dinleyip güldüğünü gördü. Kısa bir süre sonra bunları Türkiye'de uygulamaya başlayacaktı. 1949'da ‘‘en büyük aşkı’’ radyo açıldığında, kamyonu Taksim'de durdurup insanları konuşturmak gibi, aklına esen pek çok programı kabul ettirdi. Ancak Ekrem Reşit Rey'in asistanlığını yaptığı memuriyet dönemi kısa sürdü. Çünkü Radyoevi, onun bir ‘‘barda’’ çalıştığını tespit etmiş, bunu memuriyetle bağdaştıramamıştı! Olay şuydu: Aynı yıl Elmadağ'da açılan Kervansaray gece kulübü, sanatçıların sahne sırasını organize edecek ve onları sunacak birini arar. O sırada radyoda 125 lira aylık alan Boran, gecede 40 lirayı duyunca teklifi kabul eder. Ancak yaptığı anonsları kuru bulur, araya espriler sıkıştırmaya başlar. Daha bir hafta dolmadan ikinci teklif gelir: ‘‘Anonsları orkestra şefleri yapsın, sen bu konuşmalardan 15 dakika yap!’’ Onun deyimiyle ‘‘ayaküstü gırgır’’ Türkiye'de böyle doğar.Boran, 1954 yılında, Hakkı Devrim'in müdür muavini olduğu Türkiye Turizm Kurumu'nun organize ettiği dünya seyahati için, caz sanatçısı Sevinç Tevs'in, kemancı Halil Darvaş'ın, piyanist Fritz Kerten'in sahneye çıktığı Tarsus gemisinde sunucu ve ayaküstü gırgırcıydı. Sonradan onu alkolizme sürükleyecek içki düşkünlüğü, o zamanlardan vardı. Hakkı Devrim, iki ay süren seyahatte, aynı kamarada altlı üstlü yattığı Boran'ın denize düşmemesi için adam bile tutmuş, Boran denize düşmekten kurtulsa da kafasını ranzaya çarpmadığı bir gece olmamıştı! 1956'da ise BBC sınavını birincilikle kazanarak Londra'ya giden gazeteciydi. Adnan Menderes'in uçağının Londra yakınlarında düştüğünü dünyaya ilk o duyurdu. BBC Türkçe Servisi'nde pek çok program yapan, haber okuyan Boran, o dönem iki önemli hizmete de imza attı: Biri pubların hálá sadece belli saatlerde açık kaldığı Londra'da, bazı işkollarının kendi çalışma saatlerine uygun ayrı pub izinleri olduğunu keşfetmesiydi. Çıkardığı haritayla, Londra'da 24 saat boyunca içki içilebileceğini dünya aleme gösterdi. Tabii bu hizmetten ilk kendi yararlandı. Zaten bu araştırma niye onun aklına gelmişti ki. YUKİ'NİN BÜYÜSÜBoran'ın Londra'daki ikinci keşfi ise yıllarca Türkiye'nin sevgilisi olacak Yuki'ydi. Bir gün montaj yaptırırken, İngiliz teknisyen zaman kazanmak için bandın bazı bölümlerini çabuk geçti. Çıkan ses etraftaki İngilizler'i çok güldürünce Boran'ın kafasında bir ampul yandı: ‘‘Türkçe bilmeyenler bu kadar gülüyorsa, bu sözlerin manasını bilenler kim bilir ne kadar güler!’’ Ve hızla dönen bant sesi konuşma sesi olan Yuki, Türkiye'de 60'ların unutulmaz radyo kahramanı oldu. Ne çocuk, ne büyük, ne insandı; adını neden Yuki koyduğunu hatırlayamayan Boran'a göre ‘‘nesli tükenmiş bir aileden tavşan kulaklı, sincap kuyruklu, kazma dişli, zeki bir yaratık.’’ 14 yıl boyunca insanları, özellikle çocukları radyonun başına bağladı onların sohbetleri. Yuki'nin yaşadığı, komik, heyecanlı, gerçekdışı olaylardan, gündelik sorunlardan bahsediyor, bu arada kimi ahlaki değerlerin altını çiziyorlardı. Radyoevi tarihinde belki de en fazla mektup Yuki'ye geldi. Bu sesin nasıl çıktığı tartışıldı yıllarca: kimi -nedense- bir cücenin konuştuğunu düşündü, kimi Orhan Boran'ın karnından konuştuğunu! Yuki Altan Erbulak'ın çizgileriyle cisimleşene kadar herkesin hayalinde başkaydı. O zamanlar senaryo ekibi filan olmadığı için tüm hikayelerini tek başına yazdı Boran, aynı zamanda pek çok skece, müzikli oyuna imza attı. Bu arada Hürriyet ve Milliyet'te gazeteciliğe devam etti. Ömrü laklakayla geçtiği için Leyleğin Ömrü adlı bir programı, bir de kitabı oldu. Ayaküstü gırgırlarının yüzde 85'i doğaçlamaydı. Hakkı Devrim'e göre Boran, Türk sahnesine batılı farklı bir üslup getirmiş, yalnız söz gücüyle bir salonu eğlendirebileceğini göstermişti. Yuki'li dönemde pek çok bilgi yarışması sundu radyoda. Ama öyle böyle değil, en ünlüsü İpana'nınki olan bu yarışmalar sokak boşaltan cinstendi. Akşamları ise gazinolarda ‘‘Biliyor musunuz kayınbiraderim dün bana ne dedi...’’ diye başlayan şovlarıyla güldürdü insanları. Hatta Emin Yeyman bir gün ortağı Fahrettin Aslan'a ‘‘Bu adam bize yaramaz’’ dedi, ‘‘Baksana insanlar 25 dakika ne yiyor, ne içiyor!’’ Komikliği de zarafetini elden bırakmadan yaptı Boran. Ama onu da çileden çıkaran dinleyiciler olduğu, bir efsane gibi anlatılan şu anekdotla ortaya çıkıyordu işte: Bir gün sahnede gösteri yaparken, ön sırada oturan bir müşteri ayağa kalkar ve dışarıya yönelir. Boran kibarca seslenir: ‘‘Tuvaleti mi arıyorsunuz beyefendi?’’ Evet cevabı alınca şöyle devam eder: ‘‘Alt katta, sağdan üçüncü kapı. Üzerinde gentlemen yazıyor ama siz yine de aldırmayın, girin.’’ASIL AŞKI HEP RADYOAma ayaküstü gırgırı hiç sevmediğini itiraf etti sonradan. Asıl aşkı radyoculuktu, sonra yazı yazmak ve hocalık geliyordu (M.Ü. İletişim Fakültesi'nde diksiyon ve radyo-televizyon jenerikleri dersleri verdi). Yine de sevmediği bu iş için az titizlenip, az titreme geçirmedi. Hálá üzerinden atamadığı utangaçlığı, kameralara da alışamamasına neden oldu. Pek çok program sunsa da ‘‘artizlik’’ işlerini sevmedi. O sohbetlerde dikkati çeken, alaysız, sıkıştırmasız yani ‘‘misafir ağırlama’’ üslubunda olmaları ve kameraya doğru dürüst bakmamasıydı. Hakkı Devrim'in bile ‘‘aliyülálá’’ olduğunu söylediği Türkçesi, ince su gibi akan, dinlenmesi kolay sesiyle, yıllarca radyoda, sahnelerde, yarışmalarda, ekranlardaydı. Bir nevi duayen. Ama devran dönüp bu işler farklılaştığında ve herkes yenilere dudak büküp garipsediğinde, o nezaketini yine bırakmadı. Mukayese edildiği ‘‘şimdiki stand-up'çılar’’, DJ ve VJ'ler için kötü söz söylemedi.Onu yakından tanıyanlar, duygusal, yufka yürekli, yardımsever olduğunu söylüyor. Ayrıca pek renk vermese de ciddi bir kitap kurdu. 1960'larda Orhan Boran ve Yuki'yi dinleyerek büyüyen Fatih Özgüven için o yılların İstanbul folklorunun önemli isimlerinden. Ne diyelim, Allah uzun ömür ve şifalar versin Orhan Bey, kayınbiraderiniz nasıl?