GeriGündem Anlamıyorum, bu şekerim niye yükselir?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Anlamıyorum, bu şekerim niye yükselir?

Küçük diyabetiklerin dünyasında kısa bir gezinti ve beş yıl önce seyrettiğim bir film

Şeker çocukların dünyasında kısa bir gezinti yapıp onları biraz daha yakından tanıyalım. Kamptaki teste bakınca bu mümkün. Yarım bırakılan cümlelerin tamamlanmasından oluşan teste Zeynep'in yaptığı tamamlamalar şöyle:

‘‘Ben küçükken, bazen yaramaz, bazen akıllıydım. Anlamıyorum neden çok duygusalım. Annem bana çok bağlıdır. Kızlar bazen çok gıcık olur. Babam beni çok sever. Keşke annem babam beni daha çok anlasalar.''

Neriman dünyasını şöyle yansıtıyor: ‘‘Ben küçükken, herşey daha basitti. Anlamıyorum, bu şekerim niye yükselir? En çok korktuğum şey hastalığıma yenilmek. Keşke annem babam, daha iyi olabilselerdi. Hiç unatamadığım şey, ilk hastaneye yatışım.''

Emine'nin dünyası: ‘‘En çok sevindiğim zaman, çok coşarım. Anlamıyorum neden, şanssızım. Keşke annem babam, doktor olsaydılar.'' Nisar, ‘‘En korktuğum şey, hiper ve hipoglisemidir'' diyor. Gökhan ise biraz kilolu olmanın ruhsal etkisini yansıtıyor: ‘‘Büyüyünce büyük bir kaptan olmak isterdim. Anlamıyorum ben, bu şeker hastalığı niçin çıktı bizim gibi mahsunlarda. Bazen düşünüyorum da neden bu kızlar bana pas vermiyor. Kızlar, beni şişman olduğum için galiba, güzel bulmuyorlar. Öğretmenlerim bana kızdıkları için hiç sevmem. Babam, benimle çok ilgilenirdi, hala olsaydı çok ilgi gösterirdi. Keşke annem beni sevse, babam sağ olsa.''

Babasını kaybeden bir şeker çocuğun iç dünyasıydı bu. Serden ise ‘‘Ben küçükken çok şeker yerdim. Beni üzen, en büyük şey erkek arkadaşımla tartışmaktır. Babam ile iyi anlaşırız. Annem bana karşı çok anlayışlıdır'' diyor. Gül ise, ‘‘Ben küçükken çok şirindim. Anlamıyorum neden Tanrı herkese eşit davranmıyor?'' diye soruyor. Güray, ‘‘Keşke ben bir su olsaydım'' derken iç dünyasında durum neydi acaba?.

Ne kadar yanlarında, içlerinde olsanız, şeker çocukların tılsımlı evreni keşfedilemiyor. Ama onların günlerini paylaşmak bile yetiyor.

BEŞ YIL ÖNCE BU ZAMANLAR

Bir filmi seyretmeye başladım. Beş yıl önce, bu zamanlardı.

Sıcaktı. Her cumartesi gibi uyandılar. Anne haftalık alışverişe çıktı, Baba pazara. İri taneli kirazlardan alıp eve döndü. Baba-kız tepsiyi doldurup kirazın başına oturdular. İştahla yediler. Nefis bir dayanışma vardı aralarında. İri kirazı kapan genç kız, ‘‘Baba çok güzelmiş'' deyip basıyordu kahkahayı. ‘‘Çok güzel kızım, Annen gelmeden tepsi bitmeli'' diyen babanın neşesi de yerindeydi. Yürüyüşe çıkacakları sırada küçük kız buzdolabına gitti. Soğuk suyu dikip içmeye başlardı. Biraz sonra bir bardak daha içti. Bir bardak daha, bir daha.

‘‘Kızım mideni üşüteceksin.''

‘‘Çok susadım baba, ağzım kuruyor.''

Herhalde kiraz fazla gelmişti. Hava kararırken küçük kız kusmaya başladı. Anne telaşlandı. ‘‘Biraz su'' dedi küçük kız. İçemeden yeniden çıkardı. Anne, ‘‘Midesini üşütmüş bu kız'' derken kaygılıydı. Dudaklarını küçük kızın alnına değdirip öptü. Ateşi yoktu. Küçük kız yatağa uzandı, uyuyamadı. Doğrulmak istedi, yine kustu. ‘‘Doktora götürelim mi?'' diye sordu Anne. Baba,‘‘Fazla kiraz yedik'' diye itiraf etti. Küçük kızın yüzü soluyor, gözlerindeki parıltı azalıyordu.

Anne, ‘‘Hadi doktora gidelim'' dedi. Dışardan gelen ağabey şokun tam ortasına düştü. ‘‘Ne oldu anne? Nesi var baba?'' diye sordu. Fenaydı küçük kız, eriyordu. Önce özel bir kliniğe götürdüler. Ağabey küçük kızı sırtında taşıyordu. Taşımıyor, adeta koşuyordu. Klinik kapısında bir adam, ‘‘Nesi var?'' diye sordu. Kimdi soran? Doktor mu? Ne diyordu? ‘‘Nesi olduğunu bilsem buraya gelirmiydim arkadaş!'' Ağabey sırtındaki kardeşini yatıracağı yer aradı. Nesi mi vardı? Doktor geldi. O da sordu. Bilin bakalım. Boğazınızdaki düğümü çözüp konuşun bakalım. Anne inler gibiydi:

‘‘Devamlı kusuyor. Akşamdan beri çıkarıyor. Midesini mi üşüttü ne?''

Doktor kontrol ederken, ‘‘Herhalde üşütmüş'' deyip iğne yaptı. Eve henüz dönmeden yine kusmaya başladı küçük kız. Göz kapaklarını zorlukla aralıyor, ‘‘Suu... Su verin'' diye inliyordu. Birden, ‘‘Ölüyorum anne'' dedi. Fısıltı gibi çıkan kesik cümle, yankılanıp büyüdü. İrkildiler. Anne, ‘‘O ne biçim söz kızım?'' dedi. Baba donup kaldı: ‘‘Çok kötüyüm baba, ölüyorum.''

Saate baktılar, saat ilerlemiyordu. Kız eriyordu. Saate baktılar, altı. Aynı inilti geldi: ‘‘Ölüyorum baba, götürün beni Abi.''

VE ANLAŞILMAZ TEŞHİS

Gözlerinden dökülen damlaları silen baba duvarı yumrukladı: ‘‘Çaresizlik nedir bilir misin duvar? Tükenmişlik nedir bilir misin?'' Duvar susuyordu. Ağabey gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. Küçük kız eriyordu. Hicran ve çaresizlik sarmaş dolaştı. Bir dehlizdi bu. Ucu bucağı olmayan, kara-sarı, kirli-kara bir dehliz. Hızla düşüyordunuz. Yokuş aşağı değil, tepetaklak. Sesler geliyordu uğultuyla:

‘‘Baba yardım et. Ölüyorum anne. Çok fenayım abi.''

İsyan edecek makam yoktu. Kıyametin koptuğu yerdeydiniz. Küçük kızın sesini duyuyordunuz: ‘‘Beni... son bir defa öpün anne. Baba gel, öp abi.''

Öperken ağlıyorsunuz, ağlarken titriyorsunuz. Saate saat 06.30. ‘‘Hadi toparlanın.'' Koşar adım hastaneye girdiler. İn-cin top oynuyordu. Sağa baktılar kimse yok, sola döndüler kimse yok. Bir kat yukarı çıktılar ve biriyle karşılaştılar: ‘‘Doktor nerde, nöbetçi doktor?''

Adamın umurunda değildi: ‘‘Şuraya oturun, bekleyin gelir.'' Baba deliye döndü: ‘‘Beklemek mi? Yahu çocuk ölüyor be...'' Adamın kılı kıpırdamadı: ‘‘Ölmez ölmez, biz nelerini gördük.''

Doktor geldi. Kan aldı, idrar tahlili yaptı. Saatler geçti. Doktordan hiç ses yoktu. ‘‘Şefi beklemeliyiz, ben birşey diyemem'' diyordu. Israr edince bomba düştü: ‘‘Belki menenjit olabilir, bilemiyorum.''

Anne hıçkırmaya başladı. Baba yere çömeldi. Ağabey direğe yaslandı. Üçü de ağlıyordu. Hemen bir başka hastaneye götürdüler. Hacettepe Acil'de genç doktorlar küçük kızı görür görmez laboratuvara koştular. Ve tanı:

‘‘Kızınız Tip-1 diyabet.''

Sessizlik... Bilgisizlik... Korku ve telaş... Ne demekti bu? Çocuk yaşta şeker hastalığı olur mu? Şaka mı bu? Yoğun bakım, aylar süren telaş. Beş yıl önce bu zamandı.

Filmin sonu: Küçük kız büyüdü. Artık genç kız. Bakın ne diyor:

‘‘Yaşamak çok güzel, hayatı birlikte kucaklamak çok daha güzel.''

ŞEKER KIZ ÖYKÜM'ÜN GÜNCESİ

Pazartesi

Bugün kır gezintisine çıktık. Piknik yaptık. İznik'in üst tarafında bir köyde kola içtip kepek ekmek yedik. Çağrı, bu ekmeğe taktı:

‘‘Haydi çocuklar köpek ekmekleriniz hazır.''

En önemli soru, ‘‘Kampın en kel ve en geveze doktoru kim?'' idi. Hem kel, hem geveze denince Ahmet Abi'den başkası akla gelmiyor. Ama, biz iki yanıt verdik. 'En Kel Şükrü Abi, hem kel, hem geveze Ahmet Abi'' dedik.

Göl iskelesinde güneşlenmeyi çok sevdik. Bir de yılanımız var; Zühtü. Adını ben koydum. İskelede yatarken, arada bir suyun üstüne çıkıyor, sonra birden dalıyor. Çok neşeleniyoruz:

‘‘Gel Zühtü, gel beraber güneşlenelim.''

‘‘N'aber Zühtü?''

Duygu ile Zühtü'yü paylaşamıyoruz. Bizim suya doğru bağıra çağıra Zühtü'yü çağırmamız kamp sakinlerini şaşırttı. Konuştuğumuz kişiyi aradılar ama bulamadılar. Zühtü kayboluyor, biraz sonra kafasını çıkarıp bize bakıyordu:

‘‘Aaaa, Zühtü geeldiii..''

Gülüşüyoruz. Bizi seyredenler hayret ediyorlar. Yaşa Zühtü.

Salı

Gözlerimiz ıslanmaya başladı. Yarın nasıl ayrılacağız? Bu soruya cevap veremiyoruz, sürekli hüngürdüyoruz.

Diyabetliler bence birbirleri ile çok daha kolay dostluk kuruyorlar. İki yılda sadece iki hafta birlikte olmamıza rağmen, hepimiz herşeyimizi biliyoruz. Derdimizi, sevincimizi paylaşıyoruz. Sırlarımızı açabiliyoruz. Her konuyu, her an çok rahat konuşabiliyoruz. İnanıyorum ki, bu on kişi, birçok dostumdan ve yakınımdan beni daha iyi tanıyor. Ben de onları çok seviyorum. Onlara güveniyorum.

Çarşamba

Gece yarısına doğru eve ulaştım. Şu anda evdeyim. Yorgun ama mutluyum.

Kampa doyamadık. Serden'le beraber bize geldik. Serden'i anne babası gelip alacak. Serden'in morali çok bozuk. Aslında hepimizin morali son gün bozuldu. Kötü bir olayla kampı noktalamamız talihsizlikti. Hem ayrılmak zordu, hem acılı bir yolculuk yaptık. Şekeri çok düşen bir çocuk kimseye söylemeyince ağır bir hypoglisemi geçirdi. Bizi çok korkuttu. Şimdiden herkes burnumda tütüyor. Meğer ne kadar da alışmış, sevmişiz birbirimizi. Artık telefon ve mektuplarla hasret dindireceğiz. Önümüzdeki yıl aynı yerde aynı ekip birlikte olacağız.

Birbirimize şeker sözü verdik. Şeker sözü tutulur

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle