Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Gül'den mesajlar

    Hürriyet Haber
    01.10.2011 - 18:24 | Son Güncelleme:

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, meclis açılışında önemli mesajlar verdi.

    İşte Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşması: 
     
    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Halkımız, 12  Haziran seçimlerinde yüksek katılım oranıyla siyaset kurumunu onurlandırmış,  siyasetin tüm renk ve eğilimlerinin büyük ölçüde Mecliste temsil edilmesini  sağlamıştır. Yüce Meclise istisnasız bütün sorunların üzerine cesur bir şekilde  gitme gücü vermiştir” dedi.
           
    Haziran seçimlerinde ilk kez veya yeniden seçilen milletvekillerini tebrik  ederek, yeni yasama yılının, ülke ve millet için hayırlı ve verimli olması  dileğinde bulunarak başladı.

    Bugüne kadar Mecliste Cumhurbaşkanı olarak yaptığı bütün konuşmalarda  TBMM'nin anlam ve önemi üzerinde durduğunu hatırlatan Gül, “TBMM'nin temsil  ettiği değerlerin hatırlatılması, hem demokrasimizin niteliklerinin korunması  yolunda bugüne kadar sergilenen çabalara sahip çıkmamızı, hem de Meclisin önünde  duran sorunlara büyük bir özgüvenle yaklaşmasını sağlayacaktır” dedi.

    TBMM'nin; milletin kayıtsız şartsız hakimiyetini temsil eden en kudretli  kurum olduğunu belirterek, önemini şöyle ifade etti:

    “Meşruiyetini milletimizden alan, onun adına diğer kurumlara meşruiyet  veren mercidir. Millet olarak kurtuluşumuzun karargahı, devlet olarak  kuruluşumuzun kaynağıdır. Demokrasimizin ocağı, istiklal ve egemenliğimizin nihai  teminatıdır. Halkımızın hak, hukuk, özgürlük, adalet, refaha ilişkin talep ve  özlemlerinin dile geldiği; yerine getirildiği yüce makamdır. Milletimizin ortak  hafızası ve vicdanının tecessüm ettiği çatıdır. Ülkemizi muasır medeniyet  düzeyine ve ilerisine taşıyacak irade ve azmin müşahhas ifadesidir. Milletimizin  birlik ve beraberliğinin timsali, halkımızın geleceğe yönelik ülkü ve  özlemlerinin tezahür ettiği kurumdur. Tüm bu nedenlerle, mesuliyeti çok ağır,  ancak, o denli de şerefli bir müessesedir.”

    Gül, bir demokrasi şöleni ikliminde gerçekleştirilen 12 Haziran  seçimlerinin, halkın tercih ve özlemlerini güçlü bir şekilde yansıtan bir tablo  ortaya koyduğunu kaydederek, seçim sonuçlarının hiçbir tereddüte yer  bırakmaksızın muazzam bir başarıyla birkaç saat içinde alınmasının takdire şayan  olduğunu vurguladı.

    Geçen yıl Meclisin açılışında yaptığı konuşmada, demokrasinin hem temsili  hem de katılımcı yönüyle birlikte işlemesinin gerektiğine işaret ettiğini  hatırlatan Gül, “Halkımız, 12 Haziran seçimlerinde yüksek katılım oranıyla  siyaset kurumunu onurlandırmış, siyasetin tüm renk ve eğilimlerinin büyük ölçüde  Mecliste temsil edilmesini sağlamıştır. Yüce Meclise istisnasız bütün sorunların  üzerine cesur bir şekilde gitme gücü vermiştir” dedi.

    Cumhurbaşkanı olarak görevinin, halkın verdiği her bir oyun gereğinin  yerine getirilmesi çağrısında bulunmak olduğunu belirten Gül, parlamenter  demokrasilerde talep ve itiraz yerinin Meclis olduğunu kaydetti.

    Gül, “Yüce Meclise geldikten sonra her siyasi parti, her siyasi çizgi ve  her milletvekili, ortak geleceğimiz, sorunlarımız ve umutlarımız adına kendi  tezlerini ortaya koyacaktır” diye konuştu.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yeni anayasanın  hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımaması  gerektiğini belirterek, “Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin  mührü olmalıdır” dedi.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM'nin 24. Dönem 2. yasama yılının başlaması dolayısıyla  Genel Kurulda yaptığı konuşmada, 13 Haziran sabahı
     itibariyle Türkiye'nin en önemli gündem maddesinin yeni bir Anayasanın  hazırlanması olduğunu söyledi.

    İstisnasız tüm kesimlerin, yeni bir anayasa yapma iradesi ve düşüncesini  taşıdığını belirten Gül, “Çünkü, herkes yürürlükteki Anayasanın ihtiyaçlarımıza  cevap vermemesinden, Türkiye'nin demokratik olgunluk ve çeşitliliğini kısıtlamaya  çalışmasından, Türkiye'nin zenginliklerini yok saymasından rahatsızdır. Bu  nedenle, temsil gücü ve meşruiyeti yüksek, sorumluluğu ağır bu Meclisten,  halkımızın beklentileri de aynı ölçüde büyüktür” dedi.

    Cumhurbaşkanı Gül, milletin, milletvekillerine uzun süredir özlemini  duyduğu, 1921 ve 1924 Anayasalarından beri ilk defa millet iradesine dayanan bir  anayasa yapma mesuliyetini ve şerefini tevdi ettiğini kaydederek, “Bu şerefli  vazifeyi ifa ederken, büyük bir sorumluluk ve özgüven içinde hareket etmelisiniz.  Zira bu süreç, korku, endişe, tahammülsüzlük ve kısır kavgalarla tekemmül  ettirilebilecek bir süreç değildir” diye konuştu.
           
     “Özgüven duymak için sağlam sebeplerimiz var”
           
    Gül, şunları söyledi:

    “Yeni anayasa süreciyle ilgili olarak, bugün özgüven duymak için  gerçekten çok sağlam sebeplerimiz var. Her şeyden önce, 200 yılı aşkın bir  Anayasa süreci tecrübemiz mevcut. 1808 yılında Sened-i İttifak'la başlayan,  Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kanunu Esasi, Birinci ve İkinci Meşrutiyet ile  devam eden, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarına uzanan deneyimlerimiz;  milletimize köklü bir hafıza ile müspet ya da menfi tecrübeler sunmaktadır. Bu  hafıza ve tecrübeler, milletimizi önümüzdeki yüzyıla taşıyacak yeni Anayasaya da  ışık tutacaktır. Millet olarak, bu engin tecrübenin ışığında asgari  müştereklerimizin ve temel değerlerimizin neler olduğu hakkında güçlü bir  mutabakata sahibiz.

    Yüce Meclisimiz, Kurtuluş Savaşımızın yapıldığı en zor şartlar altında  dahi, sivil bir anayasa yapmaya muktedir olmuş bir meclistir. Bizzat Gazi Mustafa  Kemal'in riyaset ettiği Meclisimizin hazırladığı 1921 ve 1924 anayasalarımızdan  sonra yapılan tüm anayasalar, maalesef, demokrasimizin, dolayısıyla milli  iradenin askıya alındığı, ara dönemlerin ürünüdür. Böyle bir dönemin ürünü olan  ve halen yürürlükte olan 1982 Anayasası da son yıllarda yapılan çok kapsamlı  reformlara rağmen, iç sistematiğini yitirmiş, artık milletimizin ulaştığı  demokratik ve ekonomik seviye nazarı itibariyle dar gelmeye başlamıştır.

    Millet olarak, 70 milyonu aşan dinamik nüfusumuzla yaklaşık 10 yıl sonra  Cumhuriyetimizin 100. yılını; yaklaşık yarım asır sonra da bu topraklara kök  salışımızın 1000. yılını idrak edeceğiz. Bu nedenle, ülke ve millet olarak, daha  parlak bir geleceğe umutla bakmamız çok tabiidir. Dolayısıyla, yeni anayasa  sürecini, bazı usul ve üslup hatalarına kurban etmeden, itidal, özgüven ve  kararlılıkla yürütmeliyiz.”
           
    “Bugün yapılması gereken tam tersidir”
           
    Cumhurbaşkanı Gül, bu özgüvenle hazırlanacak yeni anayasada, vizyon ve  yazım olmak üzere iki hususun çok önemli olduğunu vurguladı.

    Anayasaların bugüne kadar, özgürlükler konusunda şüpheci ve katı,  sınırlamalar konusunda geniş ve esnek bir dil benimsediğini ifade eden Gül, “Her  türlü özgürlük, çerçevesi belli olmayan, her anlama çekilebilecek sınırlamalara  tabi olmuştur. Bugün yapılması gereken ise tam tersidir” dedi.

    Abdullah Gül, yeni anayasanın esnek ve özgürlükçü bir karaktere sahip  olması gerektiğini bildirdi. Anayasalar üzerinden milletin farklı siyasi  çizgilerini zapturapt altına alma, devlet ve millet arasında bir gerginlik  oluşturma anlayışından uzak durulması gerektiğini ifade eden Gül, “Bununla  birlikte, esneklik kuralsızlık da değildir. Çağdaş gelişmelere cevap veren, yeni  toplumsal dinamikleri kapsayan ve kapsayabilmeye açık bir esneklikten  bahsediyorum. Esneklik, temel ilke ve hassasiyetlerin aşındırılması demek  değildir. Tam tersine, temel ilke ve hassasiyetlerin zamana karşı dirençli hale  gelmesi için zorunlu bir özelliktir” görüşünü dile getirdi.

    1982 Anayasası'nın temel sorununun, toplumun ve toplumsal dinamiklerin  gerisinde kalması; hatta toplumsal dinamikleri bir sorun sayması olduğunu  belirten Gül, “Yeni Anayasa bunun tam aksine, toplumsal dinamiklerden  yararlanmalı ve özgürlükçü bir zihniyetle hazırlanmalıdır” diye konuştu.
           
    “Hesap veren bir devlet anlayışını yansıtmalıdır”
           
    Cumhurbaşkanı Gül, yeni Anayasanın nasıl olması gerektiğini şöyle  anlattı:

    “Fazla detaya girmeyen, temel ilkeleri güçlü bir şekilde belirleyen,  ancak, detayları kanunlara bırakan, esnek ve ilerlemeye izin veren bir nitelikte  tanzim edilmelidir. Bu süreçte, en önemli ölçümüz, evrensel standartlar  olmalıdır.

    Temel hak ve hürriyetleri, herkes için, her yönüyle eşit vatandaşlık  temelinde güçlendiren ve teminat altına alan bir anayasa olmalıdır. Toplumun her  kesiminin bu ülkede 'kendisi olarak' yaşama hakkı, anayasal güvenceler altında  itina ile muhafaza edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu, özgürlükçü bir anlayışla,  milletimizin her bir ferdine, siyasi görüşü, meşrebi ve kökeni ne olursa olsun  güvenen bir vizyonla hareket etmektir.

    Bütün bu 200 yıllık çabalarımızın kazanımlarını pekiştiren, hepimizin  üzerinde mutabık olduğu demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan  Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden taviz vermeyen bir Anayasa olmalıdır.
     
    Bir yandan, devletin bekası konusunda her türlü tedbiri alırken, diğer  yandan, devletin, milletin hizmetinde olduğunu unutmayan bir anayasa olmalıdır.  Bu bağlamda, vesayeti örtülü bir şekilde başka organlar aracılığıyla sağlamak  yerine, çağdaş demokrasilerde olduğu gibi açık bir şekilde halka tevdi eden bir  anlayışı hakim kılmalıdır.

    Sadece 'hesap soran' değil, aynı zamanda 'hesap veren bir devlet'  anlayışını yansıtmalıdır. Bu itibarla, çağdaş demokrasilerin şeffaflık ve hesap  verilebilirlik gibi en önemli vasıflarını, ruhunda ve lafzında içeren bir anayasa  olmalıdır.

     Demokrasinin tüm kurum ve gelenekleriyle ilerlemesine izin verecek, fren  ve denge sistemlerini içinde barındırmalıdır. Bu meyanda, güçler ayrılığı, yargı  erkinin bağımsızlığı, basın ve ifade özgürlüğü ilkelerine özellikle dikkat çekmek  istiyorum.

    Netice olarak, yeni anayasamız Türk demokrasisini kurumsallaştıracak tüm  hasletleri içinde barındırmalıdır. Zira, kurumsallaşmış bir demokrasi,  dönemlerden, kişilerden, iktidarlardan bağımsız; sürekli, sürdürebilir ve tutarlı  bir demokrasi demektir. Kurumsallaşmış bir demokrasi, konjonktürel akımlardan  etkilenmeden, vatandaşlarına demokratik hukuk devletinin icaplarını, her zaman ve  her şartta sağlayabilen bir demokrasi demektir.”
           
    “Anayasanın yapılma süreci de önemli”
           
    Cumhurbaşkanı Gül, yeni anayasanın yapılmasında normlar kadar, anayasanın  yapılma sürecinin de önemli olduğunu bildirdi.

    “Çünkü, esas kadar usul de mühimdir” diyen Gül, “Yeni anayasanın iyi  hesaplanmış ve sorunları çözmeyi esas alan bir usulle yapılması elzemdir. Bu  meyanda, Sayın Meclis Başkanının bilim adamlarıyla başlattığı ve tüm partilerin  ortak bir anlayışta buluşmasını hedefleyen çalışmaları memnuniyet ve ümit  vericidir” diye konuştu.

    Abdullah Gül, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve  doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür,  milletimizin mührü olmalıdır. Bu bakımdan, sadece Yüce Meclis'te temsil edilen  partilerin değil, diğer siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının,  üniversitelerin ve meslek kuruluşlarının da bu tartışma sürecine katılıyor  olmasını son derece faydalı buluyorum” dedi.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Tüm milletimize şu  mesajı açıkça vermek isterim: Devletin birliği ve bölünmez bütünlüğü, temel  siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan ilkemizdir” dedi.

    Gül, TBMM'nin 24. Dönem ikinci yasama yılının açılış konuşmasında,  tarihin; temel hak ve özgürlükleri genişleten, hesap verebilir yönetimlere sahip  olan, hukukun üstünlüğünü tesis eden devletlerin, rejimlerin daima güçlendiğini  gösterdiğini söyledi.

    Cumhurbaşkanı Gül, demokrasi olarak ifade edilen bu değerler  manzumesinin, bir ülkenin istikrarının, refah ve güvenliğinin en temel teminatı,  ayrıca, bölgesel ve uluslararası barışın da güvencesi olduğuna işaret etti.

    İç barışı pekiştirmenin en etkili yolunun da Türkiye'yi her açıdan  birinci sınıf bir demokrasi haline dönüştürmek olduğunu belirten Gül, demokrasiyi  tüm kurum, teamül ve müktesebatıyla benimsedikleri zaman, Türkiye'de gerçek sulh  ve huzuru yakalayabileceklerini kaydetti.

    Demokrasinin en temel ve vazgeçilmez ilkelerinden birinin de hukukun  üstünlüğü olduğuna dikkati çeken Gül, ancak hukukun, siyasi üstünlük  mücadelesinin bir aracı da olmadığını söyledi. Gül, hukuk yoluyla siyasi üstünlük  sağlamanın, topluma şekil vermenin ve insanları belli bir kalıba sokmanın mümkün  olmadığının defalarca görüldüğünü dile getirdi.

    Gül, hukukun, insan hayatını ve onurunu el üstünde tutan bir özelliği  olması gerektiğini vurgulayarak, “Haksızlık ve adaletsizlik hukuk kılıfına  sarılmamalıdır. Hukuk, adalet ilkesini gözetmelidir. Hukuk devleti ilkesinin ve  hukukun üstünlüğü idealinin de nihai hedefi, esasen adalet talebinin  karşılanmasıdır” dedi.
           
    "Yargının etkinliğine gölge düşürmektedir”
           
    Adalet talebinin karşılanmasının, devletin bütün organlarının, bu  organları oluşturan kurumların ve bu kurumlarda görev yapanların tamamının ortak  sorumluluğu olduğunu belirten Gül, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Hukukun üstünlüğü temelinde görev yapan, insan onurunun korunmasını ve  adaletin gereği gibi sağlanmasını hedefleyen bağımsız ve tarafsız bir yargı  sistemi, demokrasinin ve hukuk devletinin vazgeçilmez şartlarından biridir.

    Yargı mercileri, haksızlığa uğradığını düşünenlerin son umut kapısıdır.  Hukuka sığınanların umutlarının yıkılması, devlete duyulan güveni de sarsar.  Yargının adaletli davranmadığı yönünde yaygın bir kanaat oluşursa, toplum  vicdanında kapanması zor yaralar açılır ve güven duygusu kaybolur. Bu sebeple,  yargı mercilerinin de fonksiyonlarını yerine getirirken azami özen göstermesi  beklenmektedir. Şahsi duygular ve tercihler, siyasi ve felsefî görüşler  yargı kararlarını etkilememeli ve adaletsiz sonuçlara yol açmamalıdır.

    Öte yandan, mahkemelerimizin önünde aşırı iş yükü ve personel eksikliği  nedeniyle zamanında sonuçlandırılamayan çok sayıda dosya bulunmaktadır.  Tutuklulukların fiili cezaya dönüşmesine ve adaletin tecelli etmesinin  gecikmesine sebep olan en önemli hususlardan biri de budur. Sözkonusu durum,  yargının etkinliğine gölge düşürmektedir. Dolayısıyla, bu sorunların elbirliği  içinde süratle çözümlenmesi, temel önceliğimiz olmalıdır.”
           
    “Namus borcudur”
           
    “Güvenlik ve demokrasi arasındaki bağ, hepimizin hassasiyetle tahlil  etmesini gerektiren bir husustur” diyen Gül, günümüzde, demokrasi olmadan  güvenlik; güvenlik olmadan da gerçek bir demokrasiden bahsedilemeyeceğini  bildirdi. Gül, bu nedenle, demokrasinin, terörle mücadele etmenin hem en etkili  yolu hem de kıskançlıkla korumak için en fazla fedakarlık yapmaları gereken  değerleri olduğunu söyledi.

    Gül, son dönemde artan terör eylemlerinin, sadece güvenlik güçlerine,  masum vatandaşlara, milli birlik ve bütünlüğe değil, demokrasiye de kastettiğini  ifade etti. Gül, “Bu nedenle terörle mücadele, aynı zamanda demokrasimizi koruma  ve ilerletme mücadelesidir” diyerek, sözlerine şöyle devam etti:

    “Tüm milletimize şu mesajı açıkça vermek isterim: Devletin birliği ve  bölünmez bütünlüğü, temel siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan  ilkemizdir. Terörün hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Hiçbir şekilde, devletin  bütünlüğüne ve milletin varlığına dönük saldırılar, bir hak arayışı olarak  sunulamaz. Terör, zerre kadar müsamaha gösterilmeyecek, yok edilmesi gereken bir  beladır. Terör hiçbir davaya hizmet etmez, edemez. Tam tersine bir dava teröre  bulaştığı anda, ne söylerse söylesin onunla mücadele etmenin yolu bellidir. Terör  iklimini yaymaya çalışanlar, teröre karşı net tutum takınmayanlar, en büyük  zararı kendilerine verirler. Bu nedenle ülkemiz, terörle mücadeleyi en etkin  yollarla ve tereddütsüz sürdürecektir.

    Son dönemde, bölücü terör örgütünün, aralarında kadınların ve bebeklerin  de bulunduğu masum insanları hedef alan saldırıları, insanlık adına utanç verici  cinayetlerdir. Sözkonusu saldırılar, vicdanları derinden yaralamakta ve tahammül  sınırlarını zorlamaktadır. Bu nedenle, şehirlerin merkezinde, hiçbir ayrım  gözetmeden kalabalıkları hedef alan teröristleri; fikri, zikri, partisi ne olursa  olsun herkesin şiddetle telin etmesi, en azından insanlığa karşı bir namus  borcudur. Bu süreçte, devletin tüm kurumları ve siyasetin tüm eğilimleri ortak  bir hassasiyetle hareket etmek zorundadır. Devlete düşen görev, terörle mücadele  için gereken adımları atmak, hukuk kuralları dahilinde bütün metotları, kendi  prensipleri içinde uygulamaktır. Dolayısıyla devletimize sahip çıkmak,  devletimizi köşeye sıkıştırmaya veya zafiyete düşürmeye çalışan tertipleri  bertaraf etmek hepimizin vazifesidir. Bu vesileyle, vatan ve millet uğruna  canlarını feda eden tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve hürmetle anıyor,  gazilerimize de şükranlarımı sunuyorum.”
           
    “Sonuçlarına katlanacaklardır”
           
    Gül, terörle mücadelede, taleplerini şiddete başvurmadan, demokratik  sistem içinde dile getiren vatandaşları, teröre destek veren, terörü yücelten  kesimlerden ayırmanın büyük önem taşıdığına dikkati çekti.

    Devletin şefkat ve hukuk çerçevesinde, suçsuzlara zarar vermeden mücadele  etme özeni ile milletin basireti ve metanetini, bir zafiyet olarak görenlerin  yanıldığını vurgulayan Gül, “Teröristler bu politikamızı böyle algıladıkları  müddetçe, terörle mücadelemizdeki kararlılık devam edecek ve onlar da sonuçlarına  katlanacaklardır” diye konuştu.

    Gül, kan ve şiddetle hak alma arayışında olanların, atılan demokratik  adımların terör sayesinde elde edildiğini zannedenlerin, tarihi bir yanılgı  içinde olduklarını belirterek, sözlerini, “Zira, şu da iyi bilinmelidir ki,  terör olmasaydı, demokratik standartlarda da ekonomik gelişmişlikte de çok daha  ileride bir Türkiye'de yaşıyor olacaktık. Öte yandan, uzun yılların ihmalinin bir  sonucu olan demokratik eksikliklerimizden neşet eden Kürt sorununu, ortak  değerlerimize ve devletimize sahip çıkan bir anlayışla, yine demokrasi içinde  çözebiliriz. Çare, ideolojik ve etnik odaklı bir siyasi dil ile çatallaşmaya  gitmeden, demokratik gelişim yolunda adımlar atmaktır. Bu bakımdan Meclis'in  açılış gününde, tüm siyasi partilere, karşılıklı anlayış, uzlaşma ve itidal  tavsiye etmeyi bir borç bilirim” diye sürdürdü.
           
    “Gelişmiş ülkelerin neden olduğu krizler”

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, konuşmasında ekonomideki gelişmelere de yer  verdi.

    Bir ülkede istikrar, başarı ve halkın mutluluğunun en önemli  göstergesinin, o ülkenin ekonomik performansı olduğunu vurgulayan Gül, 15 yıldır  Gümrük Birliği'nin içinde olan ve dünya ekonomisiyle bütünleşen Türk  ekonomisinin, uluslararası piyasalarda olup bitenlerden etkilenebileceğini  söyledi.

    Ağustos 2007'de başlayan küresel kriz henüz son bulmamışken, dünya  ekonomisinin, bugün yeni bir krizle karşı karşıya bulunduğunu anımsatan Gül, 2009  yılı sonlarında başlayan ve 2010 yılı boyunca devam eden toparlanmanın, Mayıs  2011'den itibaren duraksadığını, ülkeleri tekrar bir daralma sürecine soktuğunu  anlattı.

    Gül, ABD ve Avro bölgesinin karşı karşıya kaldığı yüksek borç yükü ve  büyük bütçe açıklarından kaynaklanan kamu maliyesi sorunların, bu sorunların  çözümüne yönelik siyasi karar almadaki yetersizliklerin, bu ülkelerin sorunlarını  ağırlaştırdığını belirtti.

    Bu süreçte özel borçların, kamu borcuna dönüştüğünü, devletlerin borç  yükünün sürdürülemez seviyelere geldiğini dile getiren Gül, “Önceki krizde kamu  kesimi, özel kesim şirketlerini kurtarıyordu. Şimdi, devletler kurtarılmaya  muhtaç hale geldiler” dedi.

    Yeni bir küresel kriz beklentisinin, gerek tüketicilerin gerekse üretici  ve yatırımcıların kararlarını menfi yönde etkilediğini vurgulayan Gül, şöyle  konuştu:

    “Halihazırda ortaya çıkan bu ekonomik dehşet dengesinin bir anda küresel  krize dönüşmemesi için uluslararası camianın elindeki en iyi mekanizma olan G-20  platformunun daha etkin bir şekilde çalıştırılması elzemdir.

    Küresel ekonomik gelişmeleri, ülkemiz ekonomisi açısından  değerlendirdiğimde ise, şu tabloyu görüyorum: Her şeyden önce, halen devam eden  küresel kriz ve önlenmeye çalışılan ikinci ekonomik daralma dalgası, bizim gibi  yükselen piyasa ekonomilerinin krizi değildir. Bu krizler gelişmiş ülkelerin  neden olduğu krizlerdir. Sözkonusu küresel krizlere rağmen Türk ekonomisi sağlam  makro temeller üzerine oturmaktadır. Bugün, kamu maliyesi daha güçlü, borç  dinamikleri sürdürülebilir, bankacılık sistemi sağlam, kredi piyasaları işlevsel  ve parasal aktarım mekanizmaları çalışan bir ekonomimiz var. Son yıllarda bir  miktar artış olsa da hane halkı borçluluk oranımız, diğer ülkelere nazaran hala  düşüktür. Öte yandan, tasarruf eğilimimizin düşük olması bizim için bir zafiyet  oluşturmaktadır.

    Bununla birlikte, çoğu ülkenin çok düşük büyüdüğü, bazı ülkelerin hiç  büyüyemediği bir küresel ortamda, Türk ekonomisi 2010'da yüzde 9, 2011 yılının  ilk yarısında ise yüzde 10.2 oranında büyümüştür. Bu büyüme, istihdam yaratan bir  büyüme olmuştur. Pek çok gelişmiş piyasa ekonomisinin notlarının düşürüldüğü bir  dönemde, ülkemizin kredi notunun 2009'dan beri üç kez arttırılması takdire şayan  bir başarıdır. Bunda katkısı bulunan tüm yetkilileri ve çalışkan halkımızı  yürekten kutluyorum.”
           
    “Yeterince hammadde üretemiyoruz”
           
    Gül, ancak, dışa açık bir ekonomide her zaman dikkatli olmanın, bir  rahatlama ve gevşeme duygusuna kapılmadan, küresel şartlardaki değişim  trendlerini yakından izlemenin şart olduğunu bildirdi.

    Bu bağlamda başta Hükümet olmak üzere ekonomi yönetiminin, bu yönde  gereken parasal ve mali kararları vakitlice aldığını ve almaya da devam ettiğini  memnuniyetle gördüğünü dile getiren Gül, sözkonusu kritik süreçte ekonomiyle  ilgili tüm birimlerin, kendi aralarında sağladıkları koordinasyon ve işbirliğini  takdirle karşıladığını söyledi.

    Cumhurbaşkanı Gül, Türk ekonomisinin bugün dünyanın 16, Avrupa'nın 6. en  büyük ekonomisi olmasından gurur duyduklarını dile getirerek, “Bununla birlikte  sadece kişi başına milli gelir bakımından gelişmiş ülkelerle aramızdaki gelir  farkını kapatmak için değil, aynı zamanda bölgesel dengesizlikleri gidermek ve  gelir dağılımındaki adaleti sağlamak için de çok çalışmamız gerekmektedir” diye  konuştu.

    Gül, yapılan ekonometrik analizlerin, Cumhuriyetin 100. kuruluş yılı olan  2023 yılına kadar kesintisiz sürdürülebilecek yüzde 10'luk bir büyüme hızının;  fert başına düşen milli geliri, Avrupa Birliği'nin bugünkü ortalamasının ancak  yüzde 80'i seviyesine taşıyacağını gösterdiğini belirtti.
           
     “Cari açık sorunu...”
           
    “Sözkonusu hedeflere ulaşmak için gerçekleştirmek zorunda kaldığımız  yüksek büyüme oranları, maalesef kronik cari açık sorunları ve risklerini  oluşturmaktadır” görüşünü dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, şöyle devam etti:

    “Bugüne kadar cari açıkla ilgili sorunlarımıza çoğu kez döviz kuruyla  çare aradık. Tabii ki döviz kuru, bir ekonominin rekabet gücünü belirleyen önemli  makro değişkenlerden birisidir. Dolaysısıyla karar alıcılar tarafından gözününde  bulundurulmalıdır. Ancak döviz kuruyla ilgili tartışmalar, yapısal sorunların  ötelenmesine ve çözümlerinin geciktirilmesine neden olmamalıdır. Son büyüme ve  cari açık rakamları, ülkemizin cari açık sorununun önemli bir bölümünün yapısal  olduğuna işaret etmektedir.

    Ülkemiz nihai ürün üretimi bazında son yıllarda önemli başarılar elde  etmiştir. Başta makine ve teçhizat olmak üzere, beyaz eşyada ve bazı endüstri  dallarında ortaya konulan performans bunun kanıtıdır. Ancak uluslararası  piyasalarda talep edilen bu kaliteli ürünleri üretmek için ülkemizde yeterince  kaliteli ara malı ve hammadde üretemiyoruz.”
           
    "Ciddi yapısal bir sorundur”
           
    Gül, Ekonomi Bakanlığı'nın 2009'da yaptığı bir çalışmaya göre, imalat  sanayinin ithalata bağımlılığının yüzde 82 civarında olduğunu, ihracatın ithalata  bağımlılığının da bir o kadar yüksek olduğunu vurguladı. Gül, 1 dolarlık ihracat  yapabilmek için, 82 centlik ithalat yapmak durumunda olduklarını dile getirerek,  “Bu hepimizi rahatsız etmesi gereken, ciddi bir yapısal sorundur” dedi.

    Yüksek cari açık vermeden, hızlı büyümeyi gerçekleştirmenin yollarının  bulunması gerektiğini bildiren Gül, geçen 9-10 yılın, ekonominin bozulan  makroekonomik temellerinin onarım yılları olduğunu anımsattı.

    Gül, “Önümüzdeki dönemde ise bu olumlu ekonomik tablonun sağladığı  altyapı ve özgüvenle, yüksek oranlı büyümeyi gerçekleştirebilmek için bütün  gayretlerimizi toplam faktör verimliliğini artıracak reformlara  yoğunlaştırmalıyız” önerisinde bulundu. Gül, şunları kaydetti:

    “Gümrük Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası anlaşmalardan  kaynaklanan yükümlülüklerimizi de akılda tutarak, çok tükettiğimiz, ancak bir  kısmını kısmen ürettiğimiz, bir kısmını da hiç üretmediğimiz, hammadde ve ara  mallarının yurtiçinde üretilmesi imkanlarını muhakkak sağlamalıyız.

    Kalkınma süreçlerini ülkemizle mukayese edebileceğimiz bazı ülkelerin,  kendi markalarını oluşturduğu 60'lı, 70'li ve nihayet 90'lı yıllarda, siyasi ve  sosyal istikrarsızlar nedeniyle yapamadıklarımızı, geç de olsa telafi etmek  zorundayız. Bu çerçevede, teşvik sistemimizi rasyonel bir şekilde gözden  geçirerek, enerji, hammadde, ara malı ve ileri teknoloji ürünleri bakımından,  dışa bağımlılığımızı azaltmak mecburiyetindeyiz. Unutmayalım ki, dinamik bir  nüfusa, stratejik bir coğrafyaya ve köklü bir tarihe sahip ülkemizin, bir yandan  milli çıkarlarını koruması, diğer yandan bölgesinde istikrar ve barış unsuru  olması için, sürdürülebilir ve sağlam temellere dayalı bir ekonomisinin bulunması  şarttır. Bu anlayışla, son 10 yılda, yüksek enflasyon, bozuk kamu maliyesi ve
     yüksek faiz sarmalından nasıl kurtulduysak,  uygulamaya konulacak yapısal
     değişimlerle, bu sefer, yüksek büyüme oranlarını düşük cari açıklarla  sağlayabileceğine olan inancım tamdır.

    Diğer taraftan, muhtelif konuşmalarımda kamuoyunun dikkatini çektiğim  üzere, ülkemizin vakit geçirmeden bir bilgi ekonomisi haline dönüşmesi elzemdir.  Bu doğrultuda, bilim, teknoloji, eğitim, araştırma, geliştirme ve inovasyon  alanında devlet-üniversite-özel sektör işbirliğinin arttırılması kilit rol  oynayacaktır.”
           
    Kadına yönelik şiddet
           
    Gül, 21. yüzyılın güç dengelerine göre rekabet edebilmek için Türkiye'yi  bir bilgi toplumu ve ekonomisi haline dönüştürmekten başka çarelerinin  olmadığını, bunun da yolunun eğitimden geçtiğini kaydetti. Eğitimin temelinin ise  öğretmenlerin oluşturduğunu dile getiren Gül, “Hepimiz şahit olmuşuzdur ki iyi  yetişmiş, fedakar ve vizyon sahibi bir öğretmen, tüm öğrencilerinin istikbalini  değiştirebilir. Bu nedenle, başta nitelikli öğretmen yetiştirilmesi olmak üzere,  eğitimle ilgili tüm sorunların çözümüne, gerekli enerji ve kaynağı teksif etmek,  bir milletin yapabileceği en iyi yatırımdır” dedi.

    Sağlıklı bir toplum ve ekonominin, ancak kadınların siyaset dahil beşeri  hayatın tüm alanlarına etkin bir şekilde katılımıyla mümkün olacağının aşikar  olduğunu belirten Gül, 12 Haziran seçimleriyle Meclis'teki kadın milletvekili  sayısının kayda değer bir şekilde artmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
     
     Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Yeni yasama yılında, kadın  milletvekillerimizin de büyük katkısıyla, kadına yönelik şiddet ve kızlarımızın  eğitim sorunu gibi meselelerin çözülerek ülkemizin gündeminden çıkarılmasını  temenni ediyorum” dedi.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Kendi halkına  karşı baskı ve şiddet kullanmayı sürdüren Suriye yönetimine artık güvenimiz  kalmamıştır. Türkiye her halükarda, kadim dostu Suriye halkının yanında  olacaktır” dedi.

    Gül, TBMM'nin 24. Dönem 2. Yasama yılının başlaması dolayısıyla Genel  Kurulda yaptığı konuşmada, dış politikada son derece hareketli ve tarihi bir  dönemden geçildiğini, geçen yıldan bu yana Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da önümüzdeki  on yıllara damgasını vuracak tarihi bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmakta  olduğunu söyledi.

    “Avrupa'daki 1848 ve 1989 devrimlerini çağrıştıran bu demokrasi  dalgasının, artık geri çevrilemez bir nitelik arz etmekte olduğunu” ifade eden  Gül, bölgedeki değişim ihtiyacına 2003 yılında Tahran'da düzenlenen İslam  İşbirliği Teşkilatı Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada dikkati  çektiğini hatırlattı.
     
     O gün, meslektaşlarına, mevcut yönetimlerin bölge halklarının meşru  taleplerine cevap vermekte yetersiz kaldığını, bu şartlar altında halkın  tepkisinin veya dış müdahalenin önüne geçmek için samimi reformlar yapılması  gerektiğini anlattığını belirten Gül, şöyle konuştu:

    “Yıllarca, baskı, korku, işgal, yoksulluk ve yolsuzluğun kıskacında acı  çeken bölge halkları, nihayet geleceklerini kendi ellerine almaya ve tarihi  yakalamaya karar vermişlerdir. Bu mücadele, özgürlük ve adalet kadar, milli onur  ve özgüvenin de yeniden kazanılması mücadelesidir. Bölge halkları, yaşadıkları  tarihi dönüşüm sürecinin başarıya ulaşması için bir ilham kaynağı olarak  gördükleri Türkiye'yi yakından takip etmektedirler. Dost ve kardeş bölge  halklarının bu tarihi ve şerefli mücadelesinde, Türk milletinin yanlarında  olduğunu bu kürsüden bir kez daha ilan etmek istiyorum. Ülkemizin bu anlayışla  yaptığı ekonomik, siyasi ve askeri katkılar gerçekten takdire şayandır.

    Bu vesileyle önce, Libya'daki 25 bin vatandaşımızın ve çok sayıda  yabancının tahliyesinde, bilahare, icra edilen NATO operasyonlarında  gösterdikleri üstün başarı ve fedakar çalışmalardan dolayı, tüm sivil ve askeri  makamlarımızı kutluyorum. Demokratik değişim yönünde büyük fedakarlıklarla önemli  bir merhaleyi geçen Libya halkının, artık ideolojik ve kabile temelli çekişmeleri  ardında bırakarak, milli birlik ve bütünlüğünü tahkim etmesi en büyük  temennimizdir.”
           
    SURİYE
           
    Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasında Suriye'deki gelişmelere de değindi. Gül,  sözlerini şöyle devam etti:

    'Öte yandan, üzülerek ifade etmek isterim ki son yıllarda en büyük siyasi  ve diplomatik yatırım yaptığımız komşumuz Suriye'nin, bölgedeki gelişmeleri doğru  tahlil etmekte geç kaldığını görüyoruz. Türkiye olarak her zaman Suriye halkının  mutlu, Suriye devletinin ise güçlü olmasını istedik ve bu doğrultudaki  politikaları samimiyetle yürüttük. Ne var ki Suriye yönetimi nezdindeki açık ve  kapalı tüm girişimlerimize rağmen, ülkede kardeş kanı akmaya devam etmektedir.  Kendi halkına karşı baskı ve şiddet kullanmayı sürdüren Suriye yönetimine artık  güvenimiz kalmamıştır. Türkiye her halükarda, kadim dostu Suriye halkının yanında  olacaktır.”
     
    “Bölgede Sünni-Şii ayrımı eksenindeki tehlike...”

    Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşanan bu tarihi değişimin, barış, istikrar  ve refaha tahvil edilmesi için sadece Türk resmi makamlarının değil, siyasi  partiler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşlarının da bu ülkelerde aktif çaba  göstermeleri gerektiğini kaydeden Gül, “Söz konusu çabalarımızda, kardeş ve dost  ülkelerin istikrar, adalet, demokrasi ve kalkınma süreçlerine her seviyede  yardımcı olmalıyız. Ayrıca, Arap Baharı'nın kazanımlarının kalıcı olması için tüm  bölgeyi kapsayacak bir 'ekonomik işbirliği mekanizması' ile 'güvenlik mimarisi'  oluşturulmasına öncülük etmeliyiz” dedi.

    “Bugünlerde bölgede Sünni-Şii ayrımı ekseninde içten içe derinleşen büyük bir tehlikenin zuhur ettiğini gördüğüne” dikkati çeken Gül,  bölgenin
     enerjisini ve kaynaklarını heba edecek bu tehlikeli sürece engel olunması  gerektiğini bildirdi.

    Gül, “Buradan, İslam dünyasında böylesi ilkel bir ayrışmadan nemalanmaya  çalışan kötü niyetli güçlerin kışkırtmalarına alet olan tüm yönetimlere ve  örgütlere de seslenmek istiyorum: İslam dünyasını, 21. yüzyılda adeta Orta Çağ  Avrupası'nın karanlıklarına döndürecek bir sürece izin vermeyiniz” diye  konuştu.
           
    “İsrail, yeni siyasi iklimi takip ve analiz etmeli”
           
    Bu tarihi olayların, hala bölgede kaynamaya devam eden temel meselelerden  birisinin, Arap-İsrail ihtilafı olduğu gerçeğini unutturmaması gereğine işaret  eden Gül, şunları söyledi:

    “Bu meyanda, Filistin halkının kendi devletinin tanınması yolunda  verdiği mücadeleye ülkemizin sağladığı destek, Filistin ile olan kardeşlik  bağlarımızın ve tarihi mesuliyetimizin bir icabıdır. Öte yandan, bölgedeki yeni  siyasi iklimi en dikkatli takip ve analiz etmesi gereken ülke İsrail;dir. Zira,  bölgedeki demokratik ve demografik dinamikler İsrail;in aleyhine gelişmektedir  Başkenti Kudüs olan bağımsız ve onurlu bir Filistin devletinin kuruluşunu, işgal,  zorbalık ve toprak gasbıyla engellediği; işgal ettiği Arap topraklarından  çekilmediği sürece, İsrail;in gerçek barış ve güvenliğe ulaşması imkansızdır.  İsrail'in stratejik bir yaklaşım sergilemediği bir başka konu da ülkemizle  ilişkileridir. İsrail, haklı taleplerimiz bağlamında gerekli adımları atmadığı  müddetçe, ilişkilerimizin normalleşmesi söz konusu değildir.”
           
    “Dünya barışına katkı iradesi...”
           
    Gül, 2011 yılının, dost ve kardeş Türk cumhuriyetlerinin  bağımsızlıklarının 20. yıldönümü olduğunu belirterek, kardeş ülkelerin son 20  yılda bağımsızlığın pekiştirilmesi ve ekonomik kalkınma yolunda katettikleri  muazzam ilerlemeden, millet olarak büyük bir sevinç duyulduğunu ifade etti.  “Sevinç ve kederlerini yüreğimizde hissettiğimiz Türk cumhuriyetlerindeki  kardeşlerimizin, önümüzdeki yıllarda daha güçlü devletler ve demokratik toplumlar  olarak, nice büyük başarılara ulaşmalarını samimiyetle temenni ediyorum” diyen  Gül, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Ülkemizin dünya barışına katkı yapma yönündeki iradesi ve artan  etkinliği tüm dünyada takdirle karşılanıyor. Bu bağlamda, birçok karmaşık sorunun  çözümünde ülkemizin katkılarının fark yaratmasından büyük memnuniyet duyuyorum.  Türkiye'nin, Kafkaslar, Balkanlar, İran, Irak, Afganistan, Pakistan, Lübnan,  Filistin ve Somali;yle ilgili pek çok meselede, öncülük ettiği ya da katıldığı  diyalog ve işbirliği süreçleri, bu bölgelerdeki barış ve istikrar çabalarına en  anlamlı katkıyı yapan mekanizmalar haline dönüşmüştür.

    Diğer taraftan, ülkemizin artan imkan ve kabiliyetlerini küresel bir  sorumluluk anlayışı içinde kullandığı bir başka alan da küresel kalkınma  çabalarına verdiği destektir. Bu çerçevede, BM'nin kalkınma alanındaki en temel  forumlarından biri olan En Az Gelişmiş Ülkeler Zirvesi'ne ev sahipliği yapmış  olmaktan büyük memnuniyet duydum. En az gelişmiş ülkelerin üçte ikisini oluşturan  Afrika, kendi kaderine terk edilmemesi gereken bir kıtadır. Bu bağlamda, 20  yıldır yaşanan iç savaşın pençesinde kıvranan Somali'de baş gösteren açlık  felaketi tüm insanlığın ayıbıdır. Asil milletimiz 150 küsur yıl önce Büyük  İrlanda Kıtlığı gibi pek çok afet dolayısıyla gösterdiği alicenaplığı, bu kez  Somali için sergilemiştir. Bu vesileyle, Somali kampanyasına büyük şevkle katılan  halkımızı en içten duygularımla tebrik ediyorum.

    Son dönemde Endonezya, Haiti, Pakistan ve Japonya;da pek çok doğal ve  çevre felaketlerine tanık olduk. Felaketlerin boyutları çoğu kez en güçlü  devletlerin dahi altından kalkamayacakları niteliktedir. Bu nedenle, geçen yıl  yapılan BM Genel Kurulunda, açlık, kuraklık, salgın hastalıklar ve doğal  afetlerle mücadele etmek için 'Küresel Acil Mukabele Yeteneği' kurulması  çağrısında bulunmuştum. Memnuniyetle ifade etmeliyim ki BM Genel Kurulu bu  çağrımıza cevap vermiş ve geçtiğimiz Haziran ayında kabul ettiği bir kararla  'HOPEFOR' adıyla bir gücün ihdas edilmesi sürecini başlatmıştır.”
           
    “AB liderlerinin stratejik miyopluğu...”
           
     Ortak değerler temelinde, Türkiye'nin güçlü müttefiklik bağlarıyla bağlı
     olduğu ülkelerle ilişkilere büyük önem verildiğini anlatan Gül,  “Bu çerçevede,
     pek çok küresel ve bölgesel meselede benzer vizyonları paylaştığımız ve işbirliği  yaptığımız, müttefikimiz ABD ile ilişkiler özel bir yer tutmaktadır. Yine, bir  parçası olduğumuz Avrupa, ülkemizin en köklü, kapsamlı ve çok boyutlu ilişkilere  sahip olduğu kıtadır. Pek çoğu müttefikimiz ve önde gelen ticari ortağımız olan  Avrupa ülkeleriyle, yoğun siyasi, ekonomik, askeri, bilimsel, kültürel ve beşeri  münasebetlerimiz vardır” diye konuştu.

    Gül, 2007 Ağustos ayında başlayan küresel ekonomik kriz ve Avro  bölgesinde halen devam eden istikrarsızlığın, Avrupa'nın içine kapanmasına yol  açtığını, bu durumun ortaya çıkmasında, bazı AB liderlerinin stratejik miyopluğu  da rol oynadığını söyledi. Küresel ağırlık merkezinin Asya'ya doğru meylettiği,  Arap Baharı nedeniyle demokratik genişlemenin Avrupa'nın doğusu ve güneyine doğru  kaydığı bir ortamda, AB'nin bu içe kapanıklığının, ileride ciddi stratejik  maliyetlere yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunu ifade eden Gül, şöyle  konuştu:

    “AB ile münasebetlerimiz bağlamında, daha önce de değişik vesilelerle  tekrarladığım gibi, stratejik önceliklerimizden asla taviz vermeden, müzakereler  konusunda üzerimize düşenleri kararlılıkla yerine getirmeliyiz. Zira, bugün  ulaştığımız ekonomik istikrar ve gerçekleştirdiğimiz demokratik reformlarda AB  müzakere sürecinin çok önemli katkıları olduğunu unutmayalım. Netice olarak,  tıpkı Norveç gibi müzakereleri başarıyla tamamlamamıza imkan verilmesini  muhataplarımızdan kararlılıkla talep etmeliyiz. Unutmayalım ki müzakere süreci  tamamlandığında, AB'ye katılım konusundaki kararı, sadece AB halkları değil, Türk  halkı da verecektir.

    Bu arada, pek çok AB üyesinin arkasına sığındığı Kıbrıs sorununda,  uzlaşma iradesinden yoksun tarafın, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olduğu herkes  tarafından bilinmelidir. Herkesin malumu olduğu üzere, Ada'nın birleşmesi için  yürütülen müzakerelerde Türk tarafı olarak her türlü çabayı gösterdik. Tüm  uluslararası camianın desteklediği Annan Planı'nı reddetmelerine rağmen, Rum  tarafı AB'ye üye olabildi. Bu süreçte pek çok önde gelen AB ülkesinin, Güney  Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye, Ada'nın tamamını temsil etmeden, eksik girdiğine  dair yayınladıkları deklarasyon ve beyanlar hala arşivlerdedir.”
           
    “AB'nin zafiyeti...”
           
    AB ilk defa, kendi iç sorunlarını çözmemiş, ülkesinin tamamını temsil  etmeyen bir yönetimi bünyesine alarak, kendi ilkelerini ihlal eden bir politika  izlediğini belirten Gül, “Şimdi böyle bir 'yarım yönetim'in, 2012'nin ikinci  yarısında AB'ye Başkanlık yapıyor duruma gelmesi, AB'nin zafiyetini  gösterecektir. Bu, AB tarafından da sorgulanması gereken bir husus olmalıdır”  diye konuştu.

    Çok daha önemli bir noktanın ise, AB'nin tüm bu olup bitenleri normal  gibi görmesinin, müzakerelerin sürdüğü bir ortamda, Rum yönetiminin çözüm için  hiçbir mecburiyet hissetmemesine yol açması olduğunu bildiren Gül, sövzlerini  şöyle tamamladı:

    “Bunun da AB'yi çözümsüzlüğün en büyük cesaretlendiricisi durumuna  düşürdüğü aşikardır. Bu şartlar altında, korkarım ki AB, Ada'da birleşmeyi  tamamen imkansız kılacak bir sürecin başlamasının müsebbibi olacaktır. Böyle bir  sürecin doğurabileceği neticeleri, herkesin er ya da geç kabullenmek zorunda  kalacağını şimdiden hatırlatmak isterim. Türkiye'nin Doğu Akdeniz;de tüm milli  çıkarlarını korumak için gereken her türlü tedbiri alacağından da hiç kimsenin  şüphesi olmamalıdır.”

    Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşmasının tamamlamasınından TBMM Başkanı Cemil  Çiçek, birleşime ara verdi.    

    BAHÇELİ: VASAT BİR KONUŞMA

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı  Abdullah Gül'ün yeni yasama yılının açılışı dolayısıyla TBMM Genel Kurulu'nda  yaptığı konuşmaya ilişkin, 'Anayasadaki yetkisi çerçevesinde vasat bir konuşma.  Bir yenilik yok” dedi.

    Bahçeli, Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşmasının ardından verilen arada,  gazetecilerin sorusunu yanıtladı. Bir gazetecinin, Cumhurbaşkanı Gül'ün konuşmasını sorması üzerine  Bahçeli, “Anayasadaki yetkisi çerçevesinde vasat bir konuşma. Bir yenilik yok”  dedi. Bahçeli, bir başka soru üzerine de BDP'lilerin yemin törenini  izleyeceğini söyledi.

    DEMİRTAŞ YEMİN TÖRENİ ÖNCESİ AÇIKLAMA YAPTI

    BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş yemin töreni öncesi gazetecilere açıklamalarda bulundu.

    İşte Demirtaş'ın konuşmasından satır başları:

    Bugün başlangıç günü. Herkese hayırlı olmasını istiyoruz. Parlamento tam kadro toplanamıyor. Hatip Dicle yok 8 tutuklu vekil yok. Tutuklu olan vekillerin Meclis'te olmaları için ilgililer hiçbir şekilde çaba sarf etmedi, bunu bizler gözlemledik. Biz BDP olarak birazdan yemin edeceğiz hep birlikte. Ama bir kez daha parlamentonun kapısından içeri girerken veto protestolarında kaybettiğimiz tüm değerler adına bu kapıdan giriyoruz.


    Mücadele adına Meclis'e giriyoruz. Kurucu Meclis ruhuyla Türkiye'nin hak ettiği sivil bir anayasaya kavuşacağı bir Türkiye yaratmak adına Meclis'e giriyoruz. İnandığımız bütün değerler adına yemin törenini gerçekleştiriyoruz. Bu siyasi beklentilerimiz bizim ortaya koyacağımız fedakarlık diğer partiler açısından da destek görür.

    Burada bulunmamız bir lütuf değil. Bizi buraya halkımız getirdi. 1 Ekim Meclis açılışında çok umutlu ve büyük heyecanlı olduğumuz belirtmek isterdik ama böyle bir tablo yok.

    Her gün ölümler var, cenazeler var. Böylesi bir çatışma ortamında parlamento çalışmaya başlıyor. Parlamentonun ilk görevi barış tezkerelerini tartışabilmektir

    Her şeye rağmen umut yaşamın gıdasıdır, biz umudumuzu kaybetmeden Meclis'te olacağız. Yıllardır cezaevinde olan arkadaşlarımız bugün Meclis'te olacak

    Parlamento her şey değildir, hiç birşey de değildir. Asıl çözümler sokağın sesiyle yükselir. Halkın sesine kulak verilmelidir.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı