Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gül’ün Cumhurbaşkanlığını kabullenmek ve sindirmek

önemi...Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı için “alışma” ve “alıştırma” sürecinin, Dışişleri Bakanı’nın dün yaptığı basın toplantısından itibaren başladığını söyleyebiliriz. Gül, dün “adayım” sözcüğünü kullanmadan “adayım” dedi. Tüm basın toplantısının özeti ve anlamı bundan ibaretti.

Basın toplantısındaki konuşmasının “mimarisi”, “yöntem”, “akıl yürütme tarzı” ve sorulara verdiği cevapların tüm doğrultusu, yeni TBMM açıldıktan sonra Abdullah Gül’ün, 22 Temmuz seçimlerinden yüzde 50’ye yakın, Türkiye’nin seçim tarihinden pek az görülür parlak bir seçim başarısı elde etmiş partinin “cumhurbaşkanı adayı” olarak ortaya çıkacağını gösteriyordu.

Abdullah Gül’ün dayandığı “gerekçeler”in “yanlış” ya da “haksız” olduğunu da kimse iddia edemez doğrusu.

Seçimin Kasım ayı yerine, 22 Temmuz’da yapılması, bundan önceki TBMM’nin cumhurbaşkanı seçememesinin yol açtığı “kriz”den ötürü değil miydi?

Öyleydi.

Bu “kriz”, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesi ve bu uğurda için “hukukun siyasileştirilmesi”nin sonucu olarak ortaya çıkmadı mı?

Öyle oldu.

Abdullah Gül’e “teknik” ve kendisinin de dün söylediği gibi “makul” itirazların başında;

1)    Önceki TBMM’nin görev süresinin sonuna gelmiş olduğu, dolayısıyla Cumhurbaşkanı seçiminin seçimden sonra oluşacak parlamentoya bırakılması;

2)    Bundan önceki parlamentoyu seçen seçimde oylarının yaklaşık yarısının temsil edilmiyor olması öne sürülmemiş miydi?

Evet. Bu gerekçeler ortaya atılmıştı ve bunlar dikkate alınabilir gerekçelerdi.

Bu gelişmelerin ardından, 22 Temmuz seçimleri, bir tür “referandum” hüviyetine bürünmemiş miydi?

Bürünmüştü.

Sonuç?

Küresel ısınmayla artan yaz sıcağında yüzde 80 üzerinde katılımla yapılan bir seçim, yenilenen bir parlamento ve bu parlamentoda, yüzde 85 oranında tartışmasız bir “temsil yeteneği” ortaya çıktı.

Yani, önceki “itiraz gerekçeleri” düştü.

Üstelik, 22 Temmuz’da Abdullah Gül’ü 27 Nisan günü aday göstermiş olan Ak Parti, yüzde 47 dolayında oy aldı. 27 Nisan günü, Cumhurbaşkanı seçimini sabote edenler, ağır bir yenilgiye uğradı. 22 Temmuz’a giden yolda, onbinler, yüzbinler, milyonlar “meydanlarda” ve ardından “sandık”ta Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını “onayladılar.”

Nitekim, Abdullah Gül, “meydanların gösterdiği iradeyi görmezlikten gelemem” dedi. Haksız mı?

 

***          ***      ***

 

Seçim zaferinin “lider figürü” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki dönemde Abdullah Gül’ün adaylığını pek de tercih etmez bir izlenim verdiği seziliyor. Buna rağmen, Erdoğan, kararın “Abdullah Gül beye ait olduğunu” da söyleyerek, “topu” Gül’ün sahasına geçirmişti. Gül, “topu” böyle oynuyor.

Siz, Gül olsanız, nasıl bir karar alırdınız?

Kamuoyunun bazı kesimlerinde ortaya atılan ve kendi adaylığının “reddi” ile eş anlamlı “uzlaşma” talebini göz önüne alarak, “seçimde yenilgiye uğramış olanları mutlu etmek” adına “halkın iradesi”ni göz önüne almıyorum der miydiniz? Demeli miydiniz?

Seçimlerden önceki son yazımda “kamuoyu” ile “halk”ın aynı anlama gelmediğini, aynı anlamı içeren kavramlar olmadığını ifade etmiştim. Seçimler, “kamuoyu”nun üzerine çıkan “halk iradesi”nin ölçümüdür ve ölçüm yapıldıktan sonra, “kamuoyu”nun, “halk iradesi”ne göre yeniden ayarlanması gereği ortaya çıkar.

Zaten, Abdullah Gül de, dünkü basın toplantısında “TBMM’nin açılması”nın beklenmesini söyledi ve tüm partilerin “seçim dersleri”ni çalışması gerektiğini belirtti.

Bir numaralı “seçim dersi”nin ise “halk iradesi”nin bir “referandum” halinde “Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına evet” olduğunun “sindirilmesi” olduğunu anlatmaya çalıştı.

Eğer, Cumhurbaşkanlığı konusunda “karar”, Tayyip Erdoğan tarafından Abdullah Gül’e bırakılmış ise, Abdullah Gül ise “kararı”“halkın kararı”na uyarak vereceğini dün ilan etmişti. “Halkın kararı”na ilişkin kendi yorumu ise, “Halk, beni Cumhurbaşkanı olarak istedi” şeklinde.

Seçimin üzerinden topu topu 72 saat geçtiği bir sırada, “Hayır, halkın kararı bu değildi” diyebilecek bir durum var mı? Yok.

 

***              ***         ***

 

22 Temmuz seçimlerinin sonuçları itibarıyla, sadece Ak Parti’nin “ikinci metamorfozu” olmadığını, “Türkiye’nin metaformozu”na işaret ettiğine dünkü yazımda değinmiştim. Bu “metamorfoz” adeta bir “devrim” niteliğinde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle gerçek anlamını kazanacağa benziyor.

Şimdi, Abdullah Gül’ün bu çıkışına derhal karşı çıkacakları görüyor gibiyiz. Bunlar, istifa etmeleri gündeme gelen muhalefetteki parti liderleri ve yöneticileri ve yine kendilerini Türkiye halkının gösterdiği doğrultuyla bağdaşamaz görüşler ifade eden köşe yazarları ve medya yönetimleri olacak.

Abdullah Gül, halkın bu “üzerlerini çizdikleri”ne ve “özeleştiri konumundakiler”e mi uymak durumunda; halk iradesine mi?

Bu noktada “rövanşizm” uyarısı yapanlara da bir görev düşüyor. “Rövanşizm”in “halkın iradesi”ne karşı çıkmak şeklinde olmaması gerektiği uyarısını, ilgili “kurum” ya da “kurumlar”a yapmak.

Peki, Abdullah Gül’ün aday olması halinde TBMM’nin 367 sayısıyla toplanması mümkün mü? Ne de olsa, Ak Parti’nin milletvekili adedi 340. Evet, çok kuvvetle muhtemel. 367 ile turlar başlayınca, Abdullah Gül, üçüncü turda seçilir. Görev başında oturan son Cumhurbaşkanı dahil, 1989’daki Turgut Özal’a dek son üç cumhurbaşkanı böyle seçilmişti.

Olmazsa?

Ekimde bir daha seçime gidilir. CHP, daha da önemlisi DSP’liler ve MHP’lilerin aynı sandalye sayısıyla geri dönmeleri pek kuşkuludur.

Darbe?

Dünyaya parmak ısırtan muhteşem bir Türkiye demokrasi şöleninden 3-5 gün sonra böyle saçma sapan şeyler konuşulmaz.

 

X