Gündem Haberleri

    “Güdümlü kültür”

    Hürriyet Haber
    16.10.2008 - 07:30 | Son Güncelleme:

    ‘Güdümlü kültür’ veya ‘gemlenmiş kültür’…

    De­yim, per­so­na­list Fran­sız fi­lo­zo­fu Em­ma­nu­el Mo­u­ni­er’nin, ‘cul­tu­re di­rig­ée’ de­yi­mi­nin kar­şı­lı­ğı…

     

    Mo­u­ni­er (ölm. 1950), bu de­yi­mi, bireyin ya­ra­tı­cı­lı­ğı­na ha­yat hak­kı ta­nı­ma­yan re­jim­le­rin, özel­lik­le ko­mü­nist ve fa­şist sis­tem­le­rin kül­tür, sa­nat, hu­kuk, dü­şün­ce ve eği­tim an­la­yış­la­rı­nı ifa­de için kul­lan­mış­tır. Böy­le bir an­la­yış, Mo­u­ni­er'e gö­re, top­lu­mun en ke­mi­ri­ci mu­si­bet­le­rin­den bi­ri­dir.

     

    Ne il­ginç­tir ki, Mo­u­ni­er, hür top­lum ide­a­li­ni biz­zat ken­di­si ze­de­ler. Ona gö­re, ide­al top­lumda tek ve resmî din, Ka­to­lik­lik­tir.

     

    Bun­dan da­ha il­ginç bir nok­ta da, şu­dur:

     

    Ateş­li bir Ka­to­lik olan Mo­u­ni­er, fel­se­fe­si­ne ters düş­me pa­ha­sı­na tek din say­mak­ta ıs­rar et­ti­ği Ka­to­lik­lik'in ki­li­se­si ta­ra­fın­dan ‘Ka­to­lik­lik'e ters düş­mek’le it­ham edil­miş ve afo­ro­za uğ­ra­mış­tır. Çün­kü Mo­u­ni­er, Ka­to­li­siz­min, ha­ya­tın ye­ni ih­ti­yaç ve şart­la­rı­na gö­re gözden ge­çi­ril­me­si­ni öne­ri­yor­du.

     

    Mo­u­ni­er bah­si­ni, bu­ra­da ka­pa­ta­rak, gü­düm me­se­le­si­ne ge­le­lim:

     

    Fi­kir ve kül­tür ha­ya­tı­nın gü­dü­me alın­ma­sın­dan do­ğan ra­hat­sız­lı­ğın tah­ri­bi; ya­ra­tı­cı faaliyetin mer­ke­zi olan bireyin ro­bot­laş­tı­rıl­ma­sın­dan, iğdiş­leş­ti­ril­me­sin­den, uşak­laş­tı­rıl­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor. Böy­le fert­ler­den olu­şan bir top­lumda ri­ya, sah­tekâ­rlık, gü­ven­siz­lik, tu­tar­sız­lık, cü­ce­lik ege­men olur. Bun­la­rın ege­men­li­ği ise karmaşa, bu­na­lım ve ni­ha­yet kav­ga ve yı­kı­mı ka­çı­nıl­maz kı­lar.

     

     

    HUKUKUN GÜDÜME ALINMASI

     

    Gü­düm­lü kül­tür­ler­de her şey­den ön­ce hu­kuk gü­düm­de­dir.

     

    İn­san­lık, çok uzun didin­me­ler­den son­ra, bu gü­dü­mü ilke zemininde kır­mak için, kuv­vet­ler ay­rı­lı­ğı il­ke­si­ne ulaş­mış­tır. Ne var ki, bu il­ke­yi söz­de, kâ­ğıt üze­rin­de tek­rar­la­mak hu­ku­kun gü­düm­den kur­tul­du­ğu an­la­mı­na gel­mi­yor. Mu­so­li­ni'ye, dev­let an­la­yı­şı ve yö­ne­tim prog­ra­mı so­rul­du­ğun­da, şu ce­va­bı ve­ri­yor­du:

     

    “İtal­ya'yı yö­net­mek is­ti­yo­ruz, hep­si bu.”

     

    Nasıl yönettiğini bütün dünya gördü.

     

    Mo­dern top­lum­lar­da bu an­la­yış bel­ki bu ka­dar net ve sert söy­len­mi­yor; ama ay­nı zihniyeti egemen kılmak için bin tür­lü oyun­la hu­ku­ku gü­dü­me alan lider­ler ve yö­ne­tim­ler, az de­ğil­dir. Eme­ğe iha­net, bi­lim­sel özerk­li­ğin ör­se­len­me­si, din is­tis­ma­rı, ge­lir da­ğı­lı­mı­nın ada­let­siz­li­ği, rüş­ve­tin bir kud­ret ha­li­ne ge­ti­ril­me­si, inanç­la­ra bas­kı… hu­ku­kun gü­dü­me alı­nı­şı­nın kı­lık de­ğiş­tir­miş gö­rü­nüm­le­rin­den baş­ka şey­ler de­ğil­dir.

     

    Böyle bakıldığında, Türkiye’nin son iki-üç yıldan beri bir ‘güdümlü kültür ve güdümlü hukuk ülkesi’ haline geldiğini söylemek fazla abartma olmayacaktır.

     

    ‘Gü­düm­lü hu­kuk’, eğer la­ik bir top­lum­da sergileniyorsa baştaki zihniyete göre, la­ik­lik veya di­nin gü­dü­me alın­ma­sı­ ka­çı­nıl­mazdır. Bu­nun so­nuç­la­rı­nın en kö­tü­sü, ‘di­ne bağ­lı dev­let’ veya ‘dev­le­te bağ­lı din’ tercihlerinden birine teslim olmak mecburiyetidir.

     

    Bunların ikisi de insan gerçeğiyle çelişip çatışır, ikisi de hayatı cehenneme çevirir.

     

    Türkiye, dine bağlı devlet anlayışının egemenliğine doğru hızla yol alıyor.

     

    Bir yandan ‘tarikatlar konfederasyonu’na dönüşmüş TBMM, öte yandan dünyada, bir eşi görülmemiş şekilde, iki katrilyonluk bir bütçe ile finanse edilen Diyanet İşleri bunun şaşmaz kanıtları olarak ortadadır.

     

    Ha­ya­tı gü­dü­me al­mak, den­ge nok­ta­la­rı­nı yık­tı­ğı için­dir ki, in­sa­na en ze­hir­li kah­rı mu­sal­lat edi­yor. Çün­kü her gü­düm, kar­şıt uç­lar­dan ye­ni gü­düm­le­re imkân ve ge­rek­çe ha­zır­lar:

     

    La­ik­li­ği gü­dü­me alır­sa­nız, di­ni gü­dü­me alan­lar ba­şı­nı­za be­la olur; di­ni gü­dü­me alır­sa­nız, la­ik­li­ği gü­dü­me alan­lar gırt­la­ğı­nı­za ya­pı­şır. Çün­kü in­san ger­çe­ği­ni tah­rip et­miş­si­niz. Den­ge­yi, gü­ve­ni yık­mış­sı­nız. Kim­se­nin kim­se­ye say­gı­sı, sev­gi­si kal­ma­mış­tır.

     

    Böy­le bir sü­re­ce gi­ren top­lum­ hu­zu­ru an­cak rü­ya­lar­da gö­rür.

     

    Biz bu kahırlı süreci yaşayan ülkeler arasındayız:

     

    Biz ne di­ni sö­mü­ren şe­ri­at yo­baz­la­rı­nı ne de la­ik­li­ği dinsizlik ha­linde sun­mak is­te­yen inkâr yo­baz­la­rı­nı mem­nun ede­bildik.

     

    Bir kez da­ha söy­le­ye­lim:

     

    La­ik­li­ğin din düş­man­lı­ğı­na, din öz­gür­lü­ğü­nün de ruh­sal des­po­tizm ve klik yo­baz­lı­ğı­na pa­ra­van ya­pıl­ma­sı­na en­gel olu­cu ay­dın­lı­ğı or­ta­ya koy­mak, bi­zim ilim ve vic­dan bor­cu­muz­dur.

     

    Siyasal sonucu ne olursa olsun, klik­le­rin ve yivi-seti yalama yapmış po­li­ti­ka simsarlarının onay­la­rı­nı de­ğil, il­min ve di­nin ev­ren­sel ilkeleriyle, mil­le­ti­mi­zin ih­ti­yaç­la­rı­nı esas almalıyız.

     

    Biz, işte böyle yapıyoruz. Böyle yapmaya devam edeceğiz.

     

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı