Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Grip günleri

Çok uzun yıllardan beri ilk kez hastalığın şımarık bahtiyarlığını yaşadım. Kütüphanenin bir bölümünü yatağa taşıdım. Radyoyu kurcaladım. Hiç bilmediğim programlara kulak kabarttım. Akşamın gelmesini ve refakatçimin hafif çorbayı, sıhhatli hayatı, dedikodulu dünyayı ve şımartan yumuşaklığı getirmesini bekledim.İşte cüce Şubat da bitti bitiyor kışı salimen ve hastalıksız atlattım diye seviniyordum ki, dereyi görmeden paçayı sıvamışım. Geçen pazar olanlar oldu.Sabah erken bir kırıklık bir kırıklık, def-i hacet eylemek için bile kalkmaya mecalim yok. Bütün mafsallarım ağrıyor. Anladım, gribe yakalanıyorum.Ancak yine de virüsü kaptığıma inanmak istemedim. Hastalık halimin psiko-somatik bir semptom oluşturduğunu ve bünyesel patolojiden ziyade ruhi dirençten kaynaklandığını düşündüm. Freudcü teorilerin bilgiçliğine uzandım.Çünkü, refakatçimin ve bir dizi dostun ısrarlı tekliflerine dayanamayarak, daha önceden, o gün uzun bir kır yürüyüşüne çıkmak fikrini onaylamıştım.Nikotinden kararmış ciğerleri açık havada biraz ferahlatacak ve otomobilin gazına basmaktan başka işe yaramayan bacaklarımı egzersize tabi tutacaktım. Üstelik kendim de öylesine gaza gelmiştim ki, ‘country’ denilen cinsten ve gayet fiyakalı lastikten bir çift yürüyüş botu dahi almıştım. Naçiz vücudumu dağ bayır aşan bir ‘trophy’ kahramanının gövdesi olarak hayal ediyordum.Lakin içimden, ‘be adam, tabiat senin neyine. Şimdi iki adım yol yaptıktan sonra şişecek ve elaleme rezil olacaksın. Paşa paşa otur oturduğun yerde ve mendebur pazarı kitap okuyarak savsakla’ diye söyleniyordum.Derin bilinçaltımda kır gezintisinin dehşetiyle titriyordum.Dolayısıyla, üstüme çöken bitkinliğin aslında doğa mezalimine uğramak istemeyen ruhumun ürettiği bir korunma mekanizması olabileceğini düşündüm.Biraz beklediğim takdirde yataktan pür sıhhat fırlayacağımı tahmin ettim.* * *AMA öyle olmadı. Mecalsizlik arttı ve ateşler bastı. Elini alnıma koyan refakatçim de ‘sen fena halde hastasın’ hükmünü verdi. Üstelik, inanılmayacak şey, ‘burada kalıp ve sana bakacağım’ diye ekledi.Kulunuz böylesine insancıl nezaketlere hiç mi hiç alışık olmadığından ve hastalıklarını daima kapıcı kadının getirdiği bir kase çorba ve havai kızının yarım ağız gevelediği ‘Peder iyi misin’ telefonlarıyla geçiştirdiğinden, bu teklif karşısında neredeyse gözlerim sulandı. Duygusallığım zirveye çıktı.Fakat ben yine de bin bir teşekkürle refakatçimi yolladım ve bir tek ilaçları başucuma dizmesine rıza gösterdim. Bunları alacağıma da söz verdim.Heyhat, yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim ve cüce Şubat'ta gribe yakalandım.* * *PAZAR kötü geçti ve pazartesi geldi, yazı yazmam gerekiyor. Ertuğrul Özkök'ün gözüne girmek için değil ama burada bir parantez açayım, ben meslek yükümlülüklerine çok riayet eden bir profesyonelim ve iki elim kanda olsa satırlarımı mutlaka Güneşli'ye ulaştırırım. Eğer sütunum boşsa gerçekten bilgisayar klavyesine dokunmaya bile muktedir değilim demektir.Lakin buna karşılık yedek yazı depolayamam. O kadar uğraşmama rağmen, pek istisnai durumlar hariç şimdiye kadar hiç stoğum olmadı. Daima yüzer yüzer kuyruğuna gelir ve lafımı günü gününe yumurtlarım. Rahat bir nefes alamam.İşte pazartesi oldu ve bende değil yazı yazacak asgari zihni dinginlik, sabah refakatçimin bayiden getirdiği yayınlara bakacak takat bile yok.Çaresiz gazeteye telefonu açtım, durumu izah ettim ve belki daha bu durumda kalacağımı bildirdim. Sağolsunlar, geçmiş olsun temennisi işittim.Artık içim profesyonel açıdan rahat, hastalığın sefasını sürdüm.* * *EVET, evet, mevsim sonu gribinin sefasını sürdüm.Dediğim gibi, her şeyden önce bu defa refakatçim vardı ve çorbayı kapıcı kadın değil, yorgun iş dönüşlerinde o getirdi. Üstelik sevecen, cigara kaçamağı yaptığımı anladığı an payladı. Ateşimi ölçtü. Vitamin yutturdu.Çok uzun yıllardan beri ilk kez hastalığın şımarık bahtiyarlığını yaşadım. Sonra, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, gazetelere pek göz atmasam da kütüphanenin bir bölümünü yatağa taşıdım.Yok, öyle karınağrısı ciltler okumadım. Daha önceden defalarca hatmetmiş olduğum hafif kitaplara, kolay çizgi - romanlara, resimli dergilere baktım.Bu arada radyoyu kurcaladım. Şimdiye kadar hiç dinlemediğim istasyonlarda hiç bilmediğim programlara kulak kabarttım. Yeni şeyler keşfettim.Telefonu ise telesekretere bağladım. Canımın istediğinde cevap verdim.Akşamın gelmesini ve refakatçimin hafif çorbayı, sıhhatli hayatı, dedikodulu dünyayı ve şımartan yumuşaklığı getirmesini bekledim.Pazar, pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, grip mutluluğundan tattım.* * *SONRA cuma sabahı oldu. Şükür, artık bayağı bayağı iyileşmekteyim.Kaldı ki cüce Şubat bitti ve Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır ama, pencereden baktım, yine de dışarıya hafiften hafife bahar geliyor.Eli kulağındadır erik ağaçları çiçek açacak ve kuşlar civelek cıvıldıyor. Hayat güzel ve hala mırın kırın ederek şımarıklığı abartmanın alemi yok...Yazı yazmamak özgürlüğünü suistimal etmenin de alemi yok...Grip ertesi ilk kez bilgiyara oturdum ve bu makalenin tuşlarına dokundum.
X