Goethe’nin Frankfurt’u

Nedim GÜRSEL
10 Ağustos 2009 - 00:00Son Güncelleme : 09 Ağustos 2009 - 20:40

Alman yazar Goethe, doğup büyüdüğü Frankfurt’u hiç sevmezdi. Fare deliğine benzetirdi. Oysa Frankfurt onu çok sevdi. İsmini caddelere, alanlara, üniversitelere verdi. Main Irmağı’nın sağ yakasındaki evi, edebiyat dostlarına çağına damgasını vuran bir ustayla aynı havayı soluma, yaşadığı, yazdığı, hayal kurduğu mekanları tanıma fırsatı sunuyor.

Son yıllarda çok sık geldim Frankfurt’a, Literaturhaus’dan Romanfabrik’e, Şehir Kitaplığı’ndan Buchmesse’ye, kentin çeşitli kültür kurumlarında okumalar yaptım, panellere katıldım. Kuşkusuz bu yüzden yeterince gezmeye vakit bulamadım Goethe’nin kentini. Ünlü yazarın evini ziyaret edebilmem içinse, dönüşümü bir gün ertelemem gerekti.
Yazar yaşam öyküsünü anlattığı Şiir ve Gerçek’de doğup büyüdüğü kenti pek sevmediğini söylese de Frankfurt sahip çıkmış ona, adını sokaklara, caddelere, alanlara ve elbette üniversitesine vermiş. Leipzig ve Strasbourg’daki öğrenim yılları hariç, 26 yaşına dek ailesiyle yaşadığı ev bugün bir müze. Kitaplığı, sergi salonuyla müzeden de öte kültür merkezi. Her adımda yalnızca Alman edebiyatının değil, kendi deyimiyle söylemem gerekirse Weltliteratur, yani dünya edebiyatının en önemli kişiliklerinden Wolfgang Goethe’nin anısıyla karşılaşıyor, aynı havayı soluyor, yaşadığı, yazdığı, hayal kurduğu mekânlarda dolaşıyorsunuz.
ZİHİN AÇAN GICIRTI
Ev, nasılsa savaşta yıkılmamış ya da yıkımdan sonra onarılmış eski mahallelerin bulunduğu Main Irmağı’nın sağ yakasında, merkeze oldukça yakın. Merkez deyince aklıma geldi. Avrupa Merkez Bankası’nın bulunduğu gökdelene neredeyse komşu. Ama, dünya finans merkezinin bu görkemli simgesinden daha değişik, çok daha alçakgönüllü bir mimariye sahip. 16. yüzyılda benzerlerine oldukça sık rastlanan beş katlı geleneksel bir burjuva evi. Hali vakti yerinde insanların oturduğu ilk bakışta belli oluyor.
Anne ve babasının koruyucu kanatları, kız kardeşi Cornelia’nın sevgisiyle bu evde el bebek gül bebek büyüyen, kültürlü bir bürokrat olan babasının gözetiminde özel hocalardan aldığı derslerle öğrenimini sürdüren, hukuk fakültesine yazılıncaya dek dış dünyayla pek ilişki kurmadan, halkın yaşamına katılmak şöyle dursun arkadaş çevresine bile pek girmeyen, babasının kütüphanesinde eski Yunan ve Lâtin klasiklerini yutarcasına okuyan genç Goethe’nin gerçekte bu rahat aile ortamından sıkıldığını, kurtuluşu önce Leipzig sonra Strasbourg’a gitmekte bulduğunu bir dostuna yazdığı mektuptan anlıyoruz. “Yaptığımız işlerin yalnızca kendimizde yankı bulduğu bir ortamda yaşamak ne kadar da hazin. (...) Bu yönden Frankfurt gerçek anlamda bir fare deliği” diye yazıyor. Bir başka mektubundaysa doğduğu kente dönüş zorunluluğundan yakınıyor: “Ne oturabileceğim ne de yaşayabileceğim bir yer burası.”
Bütün bunlar müze-evin tanıtım belgelerinde yazmıyor elbette, afiş ve sergilerinde de yer almıyor. Bugüne dek sanıldığının aksine genç yazarın aile çevresinden pek de hoşlanmadığını, ancak İtalya yolculuğundan sonra gerçek kimliğini bulabildiğini, kuşkusuz bu nedenle ömrünün uzunca bir bölümünü Weimar’da geçirdiğini öğrenmek için, biyografilerini okumak gerek. Yine de, Goethe’nin Frankfurt’taki evi gezilmeye değer. Werther’in Acıları’nı kaleme aldığı üst kattaki odayı görmek, ahşap merdivenin her adımda gıcırdayan basamaklarını, Frankfurt’a ayak basar basmaz Goethe’nin evini ziyarete koşan Ahmed Haşim’in ünlü
dizesindeki gibi “ağır ağır
çıkmak” için...

VE AHMED HAŞİM’İN YANLIŞLARI

Haşim gibi ben de evin avlusundaki kuyuyu pek sevdim, ocağında bir zamanlar güzel yemekler piştiği söylenen mutfakla, çocukların Mozart dinledikleri müzik odasını da. Ama, Haşim gibi, Goethe’nin bu evde öldüğünü yazmam doğru olmaz. Yeri gelmişken Frankfurt Seyahatnamesi yazarının yanlışını düzelteyim. “Bütün pencereler eskisi gibi çiçekli ve tül perdeliydi. Şairin hâtırası bu evin her tarafında nefes alıyordu. Yüz sene evvel içinde can verdiği oda, memleketin her tarafından yeni gönderilmiş çelenklerle doluydu. Sanki şairin cesedi henüz kaldırılmamıştı ve havada esen şan ve şerefin kokusu o sabah açmış iri bir kırmızı gülün kokusu gibi taze ve kuvvetliydi” diye yazmış üstat, Goethe’nin ölüm yerini araştırmaya gerek bile duymadan, kulaktan dolma bilgisiyle yetinerek. Oysa Goethe bu evde değil Weimar’da öldü.
Her neyse, Haşim’in Frankfurt’a varır varmaz Goethe’nin evini ziyaret etmesi güzel bir şey yine de. Şairler, uzak iklimlerden gelseler de, ayrı kültürlerden beslenseler de, birbirlerini hem kıskanır hem de yakınlık duyar. Gerçekte, Rene Char’ın dediği gibi bir tür “Birlikte Varoluş”tur yaşadıkları. Haşim de Goethe’nin çalışma odasındaki mürekkep lekelerini Faust’a atfetmekle onun dünyasına nüfuz etmeye çalışıyor kendince, Alman şairin ünlü yapıtının ilk versiyonunu burada, aslını bir başka coğrafyada yazdığını belirtmeden. Lisede edebiyat öğretmenimiz Frankfurt Seyahatnâmesi’ni okuturken yanlışlarına hiç değinmemişti. Umarım genç edebiyat öğretmenleri bu yazımı okur, Haşim’in yanlışlarını düzeltir. Düzeltmeseler de ne gam! Bir gün yolları Frankfurt’a düşer de Goethe’nin evini ziyaret ederlerse, Haşim’in yazdığı gibi “eski bir İstanbul sokağını andıran gürültüsüz, tenha, temiz, loş bir sokakta eski bir İstanbul konağına” benzemediğini kendi gözleriyle görürler.

Etiketler:

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı