"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Giderken bile ‘Abartmayın sadece öldüm ne var bunda!'diyen bir gülümseme vardı yüzünde

Herkesin kardeşi, ablası, abisi kıymetlidir. Kavga etsen de, küssen de, kardeş bir tanedir, kardeşlik özeldir, bir ağacın dalları gibidir.

/images/100/0x0/55eaddc5f018fbb8f89bb42b

Ama kardeşliği, gazeteci Fikret Bile kadar güzel anlatan az bulunur. Abisi Hikmet Bila’nın ölümünün ardından yazdığı yazı hepimizi ağlattı. Soluğu Ankara’da yanında aldım. Onunla, kimselere benzemeyen abisi Hikmet Bila’yı konuştuk. Hikmet Bila, benim için gelmiş geçmiş en güzel yazılardan birini yazmıştı. Nihat Odabaşı’na verdiğim pozlar için her kafadan bir ses çıkarken o, kapı gibi arkamda durdu. “Onun için deli dediler, dolu dediler, uçuk dediler, kaçık dediler ama Ayşe Arman’ın o fotoğraflarla isyanına milyonlar katıldı. Kadınıyla, erkeğiyle çünkü o herkesin bildiği ama kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söylüyor, belki herkesin yapmak istediği ama kimsenin cesaret edemediğini yapıyordu…” Bir insan için bundan daha güzel ne yazılabilir. Bugün sizi iki kardeşin hikayesiyle baş başa bırakıyorum

- Hikmet Abi’nizi anlattığınız yazı hepimizi ağlattı…
- Son nefesini vermişti, yüzünü tuttum, daha sıcaktı, dudaklarında o güzel tebessümü vardı. Yazdıklarım, o an aklımdan geçenlerdi…

- Nasıl bir çocukluk sizinki….
- Altı kardeşiz. Dördü erkek, ikisi kız. Zonguldak’ta kömür ocaklarında geçti çocukluğumuz...

- Anne, baba…
- Annem ev hanımıydı, babam maden işçisi. ‘Vadim O Kadar Yeşildi Ki’ romanında anlattığı gibi bir yaşam. Yoksulluk, tek maaş, maden işçilerinin yaşadığı sıkıntılar... Biz tüm bunların ortasında büyüyen afacan çocuklardık. Grizu patlaması, su patlaması ve göçük laflarıyla büyüdük. Ama mutluyduk.

- Hepiniz okudunuz mu?
- Evet. Babam, çocukları okusun diye radikal bir karar vermiş; köyünü, toprağını bırakmış; maden işçisi olmuş. Günde 16 saat çalışırdı, yeter ki çocukları okusun. Epilepsi rahatsızlığı olan abim dışında, hepimiz üniversiteyi bitirdik. Küçücük bir evde altı kardeştik, aynı odada, hatta aynı yatakta yattık…

- Rol modeliniz…
- Hikmet Abim. Nasıl yavrular koklayarak, deneyerek öğrenir; ben de her şeyi ondan öğrendim. Önümde o, yanımda o, arkamda o... O, 17 olana dek evde birlikteydik sonra üniversite okumaya gitti, dört yıl sonra ben de peşinden. Bekar evinde yine birlikteydik.

- Hep mi iyiydi aranız, hiç mi size sırt çevirdiği olmadı mı?
- Asla. O benim öncümdü, yol göstericimdi. Pek çok şeyi ondan devraldım. Çok güzel tel araba yapardı, o artık o işten çekildiğinde mahallede en iyi arabayı ben yapar oldum. Bizim mahallenin futbol takımının kaptanıydı, o ayrıldı aynı takıma ben kaptan oldum. Hikmet Abi’min yaşından büyük bir olgunluğu vardı. Ailedeki kardeşlik havasını çok önemserdi. Ölünceye kadar da bunu gözetti.

- Anladığım kadarıyla çok fedakar…
- Hem nasıl! Kendine asla bir şey almaz, bir yere gidilecekse o vazgeçer. Ailenin diğer üyeleri mutlu olsunlar diye çok özveride bulunan bir kardeşti.

- Üzülür müydünüz bu haline? Hani iyiliğin de bir sınırı olması gerekir ya…
- Hep onu örnek aldığım için, ben de hep onun gibi hissettim. Ona yardımcı oldum. Mesela yılbaşlarında, özel günlerde, harçlıklarımızı birleştirir diğer kardeşlerimize hediye alırdık. Birbirimize alamazdık çünkü paramız o kadarına yetmezdi. İleri yaşlara kadar devam etti bu. Biz hep anladık birbirimizi, konuşmamıza bile gerek yoktu. Hayatta en güvendiğim insandı. Her “İmdat” dediğimde yanımda bitecek insan oydu…

Giderken bile ‘Abartmayın sadece öldüm ne var bundadiyen bir gülümseme vardı yüzünde Giderken bile ‘Abartmayın sadece öldüm ne var bundadiyen bir gülümseme vardı yüzünde Giderken bile ‘Abartmayın sadece öldüm ne var bundadiyen bir gülümseme vardı yüzünde

“SEN ÖLÜYORSUN - BEN YAŞAMAK İSTİYORUM” ŞEKLİNDE ALGILAMASIN DİYE SİGARAYI BIRAKMADIM

- Kanser nasıl geldi?
- Aileyi üzecek şeyleri herkesten saklardı, bir tek benimle paylaşırdı. Bir sabah telefon etti; “Fikret, herhalde bende bir sağlık sorunu var. Belimdeki ağrı geçmiyor. Doktora gittim, Hacettepe’den Profesör Tunçalp Özgen’e görünmem gerektiğini söyledi” dedi. “Raporları bana fakslasana” dedim. Henüz kanser teşhisi konmamıştı ama bir terslik olduğunu anladım. Hoca raporlara göz attı. Hiç hoşlanmadı. “Hemen getirin abinizi” dedi. Ankara’ya geldi ama yürüyemiyordu, ameliyata girdi, bir daha da İstanbul’a dönemedi.

- Akciğer kanseri mi?
- Evet.

- Sigara?
- Evet.

- Siz de içiyorsunuz…
- Maalesef. “Bırakman lazım” dediler. Ama abimin başına gelenlerden sonra “Sigarayı bıraktım” demek, ayıp olur diye düşündüm.

- Nasıl yani?
- Sıkıntısına ortak olmamışım gibi. Kendimi düşünüyormuşum gibi. O, hastalıkla cebelleşirken, bırakamazdım. Doktorlar artık içmemesinin bir faydası olmadığı söylediler, “Bırakın son günlerini dilediği gibi yaşasın” dediler. Ben de karşına geçip, “Sigarayı bıraktım” demeyi, “Sen ölüyorsun, ben yaşamak istiyorum” şeklinde algılar diye aklımdan bile geçirmedim.

- Beraber gideceksiniz yani ölüme, buna razısınız…
- Elbette, öyle çıktık yola…

- 0 13 ay nasıl geçti?
- Konuşarak. Bazen üzülerek, bazen sevinerek. Bizim eve yakın bir ev tuttum, her gece 4’lere 5’lere kadar yanındaydım.

- Peki ya o son gece?
- Yine yanımdaydım. Konuşmakta, nefes almakta artık zorlanıyordu. Gece bir buçuk, ikiye doğru ayrıldım. Eve gidince hemen uyuyamıyordum, bir şeyler okuyorum filan... Telefon çaldı; “İyi görünmüyor, gel” dediler. Gittiğimde son nefesini yeni vermişti. Sıcaktı. Yüzünü tutum. O her zamanki tebessümü vardı dudaklarında. Hemşire hanım gözlerini kapatmıştı. Sanki o sadece gözlerini yummuş da beni dinliyormuş gibiydi, her zamanki abim işte, ona bakarken bir sürü şey geçti aklımdan, koca bir hayat… “Oğlum, ölümüme çok üzülecek” diye endişe ediyordu. “Beni böyle görmesin” diyordu. Allah’tan kulak asmadım, Baran’ı çağırdım görüştüler, ikisi de çok mutlu oldu. Her konuda anlatamayacağım kadar inceydi, aman kimse üzülmesin! O yüzden her zaman bana, “Sen ağlama Fikret, bizimkiler üzülür, sen sonra ağlarsın” derdi. Annemin ölümünde de öyle dedi, babamın ölümünde de. Her zaman abimin sözünü dinledim. Bu sefer de... Her şeyi onun istediği gibi organize etmeye çalıştım. Korktuğu gibi olmadı yani…

- İçinizi en çok acıtan ne oldu?
- O tebessümü. Olay büyümesin, kimse korkmasın diye sanki şöyle diyordu: “Abartmayın, sadece öldüm işte, ne var!”

- Sizce abiniz en fazla neden zarar gördü? Sigaradan mı?
- Hassasiyetten! Herkesi haddinden fazla anlamaktan! Haksızlığa uğrasa bile, haksızlık yapan kişinin niye haksızlık yaptığı analiz eder, kafasında onun nedenleri bulur, “Demek ki o böyle düşünüyor o yüzden böyle davranıyor” der, onu anlayışla karşılar ve tebessüm ederdi.

- Hayata böyle bakmak onu ölüme taşımış olabilir mi?
- Bence taşıdı. Çünkü sürekli içine atan bir insandı. Herkesin acısını kendi üstlenirdi ve üzerine bir tebessüm çekerdi. Bu da mutlaka bir iç sıkıntı yaratmıştır.

- Siz de mi böylesiniz?
- Kardeşlik, benzerlik demek. Benzerim ben de abime. Bir ağacın dalları gibi kardeşlik. Aynı rüzgardan etkilenirsin, aynı güneşte kavrulursun, aynı karın altında kalırsın. O, benim hayatta ilk omuzdaşlık yaptığım kişi. Sırt sırta verip kavga ettiğim kişi.

- Siz başkalarına da kaybettiniz hayatınızda…
- Evet ama acı hiçbirine benzemiyor. Büyürken inandığımız bir şey vardı: “Her şeye gücümüz yeter, biz ikimiz her şeyi yapabiliriz!” Annemiz beş yıl felçli şekilde yaşayıp vefat etti, ona çok iyi baktık. Babamız uzun yaşadı, ona da baktık. Sonra hasta abimiz vardı. Biz diyorduk ki, “Onları koruyalım, onların hayatlarını toparlayalım, bize bir şey olmaz!” Üşümeyiz, hasta olmayız, aç kalmayız, zor şartlarda mücadele ederiz. En çok biz ederiz. Ben direnci az olanlardan bir şey gelir zannediyordum. Oralardan bir şey bekliyordum. Mücadele arkadaşımı, dayanışma arkadaşımı kaybedebileceğimi hiç aklıma bile getiremiyordum.

/images/100/0x0/55eaddc5f018fbb8f89bb433

İÇ DÜNYASI DIŞ DÜNYASINDAN BÜYÜKTÜ

- Avucunuzda ölen abinizin yüzü... Aklınızda neler geçiyor?
- Küçükken lanet bir kulak ağrım vardı. Bir gece yine tuttu. Ben sekiz yaşındayım, o 12. Ağlamayı seven bir çocuk değilim ama ağrı da dayanılacak gibi değil. Sessizce Hikmet Abi’mi uyandırdım. Gecenin üçü. Bana baktı ve durumu anladı. Hemen sobayı yaktı. Sıcak iyi geliyor diye duymuş olmalı ki, havlu ısıttı kulağımı dayadı. Bir de ekmek kızartıp içine koydu ki, havlu soğumasın. Beni bir şekilde meşgul etmesi gerektiğini anladı, tahta sandalyelerimiz vardı, karşıma oturdu ve sabaha kadar benimle konuştu. Çok meraklıydım okumaya, öğrenmeye. Bir sürü birbirinden ilginç şey anlattı. Onu dinlerken acımı unuttum…

- Bir de arı kovanı hikayeniz var...
- Ya evet. Abimin yüzündeki tebessüme bakarken, o da geçti aklımdan. Doğal bir ortamda büyüdük biz. Ormanlık bir yerde. Büyük ağaçlar vardı altında top oynadığımız, üzerine çıktığımız. Herhalde birileri, arı kovanını rahatsız etti, bir gün baktık, oradan bölük bölük arı çıkıyor ve bize saldırıyor. Bizim için büyük heyecan. Hemen ağaç dallarını kırdık, arılara savaş aştık. O da ne! Beni ve benim gibi küçük olanları sürekli kovuyor abim, “Gelmeyin!” diyor. Acayip bozuldum. O güne kadar kılıç kalkan oyununda, onun sağ kolu olmuşum, şimdi niye beni istemiyor? Küstüm. Ağzı yüzü şiş eve gelince sebebini anladım. O, her zamanki gibi kendini feda ediyor, beni korumaya çalışıyordu.

- Hikmet Abi’nizin değerinin yeteri kadar anlaşılmadığı düşünüyor musunuz?
- Evet, düşünüyorum. İç dünyası, dış dünyasından büyük biriydi. Olaylara farklı persfektiflerden de bakabildiği için mevki, makam, para bunlardan çok kolay vazgeçebilirdi. Üç dil bilirdi ama lazım olmadıkça çaktırmazdı. Kimseye bildiklerini satmazdı…

- Sizin ondan daha fazla tanınıyor olmanız…
- Bundan gurur duyduğunu düşünüyorum. O benim tarzım bir gazeteci değildi. Gerçekten çok erken olgunlaştı. Öyle haber peşinde çok koşmadı, muhabirlik dönemini çok uzun yaşamadı. Çok düşünce üreten, birikimli biriydi. 20’li yaşlarında köşe yazmaya başladı. Bense haber ağırlıklı çalıştım, çok manşet yaptım. Rekor seviyede manşetim var ama onun gibi köşe yazıları yazamadım. Beni gazeteciliğe yönlendiren de o oldu. Bir gün Altan Öymen arıyor, dergi çıkacaklar; abime iş teklif ediyor... “Ben yoğunum, kardeşim var, onu gönderiyim” diyor. Mesleğe de onun sayesinde başladım.

ABİM DÜNYAYA SOLDAN BAKARDI

/images/100/0x0/55eaddc5f018fbb8f89bb435

En büyük abim uzakta okudu, onun öyle bir özelliği vardı. Ablama gelince, ailenin en büyük kız çocuğuydu. Üç numara, epilepsi hastasıydı, günde üç defa bayılırdı. Çocukluğumdan beri kolonya ve ilaç kokusundan nefret ederim çünkü o koku Mehmet Abi’min bayıldığı anlamına gelirdi. En küçük kardeşimiz de evin hiç büyümeyen meleğiydi. Ama Hikmet Abi’mle benim üzerinde durulmasını geren hiç bir özelliğimiz yoktu. Eksikliğimiz yok, fazlalığımız yok. Altı çocuğun ortasında iki çocuk. Diğerleriyle bir şekilde ilgilenilmesi gerekiyor, o zaman her işi biz yapmalıyız. Abim sadece aileye değil, bütün dünyaya böyle bakardı. Daha çocukken  bile mahallede okumayı bilmeyen amcaları, teyzeleri toplar, okuma yazma öğretirdi…

50 TANE METAL VAR YÜZÜMDE

- Siz de ölümün kıyısına gidip geldiniz…
- Evet. Bu benim ikinci hayatım. 10 gün koma, 40 gün yoğun bakım. O zaman da abim hiç ayrılmamış kapıdan...

- Şu kazayı bir anlatsanıza…
- Mesut Yılmaz başbakan, sene 97, Makedonya seyahati. Mesleğin ortasındayım, her işi heyecanla yapıyorum. Fakat gittiğim yerlerden de özel haber çıkarmak istiyorum. O geziden çıkmıyor, gayet mutsuzuz. Ertesi gün de Manastır’a bir okul açma törenine gideceğiz. Biz gazeteciler küstük, arkada bir minibüse doluştuk. Koruma polisleri geldi, “Başbakan, bakanların arabalarına dağılmanızı istiyor” dedi. Mecburen bize gösterilen araçlara geçtik, yola koyulduk, çok uykusuzduk, uyudum… Gerisini hatırlamıyorum. Çok büyük bir kaza olmuş. 50 gün sonra bilincim yerine geldiğinde, hayatta olduğumu anladım. Ama sadece kafam çalışıyordu. Vücudumun geri kalanını hareket ettiremiyordum. Sol kolum sarılıydı. İki gözüm kapalıydı. Dahası, ağzıma dikiş atmışlardı, konuşamıyordum.

İKİ YILDA BİR YÜZ AMELİYATI

/images/100/0x0/55eaddc5f018fbb8f89bb437 - Ağzınıza niye dikiş atmışlar?
- Yüz operasyonu yapmışlar. Derken, bir tek sol kolumu hareket ettirebildiğimi fark ettim. Kaldırdım. Elimle, yazma işareti yaptım. Kağıt kalem getirdiler. Bir şeyler yazdım.

- Ne yazdınız?
- “Notlarım nerede?” diye yazmışım. Tam bilinçli değilim tabii, gazeteciyim ya, gezide tuttuğum notları soruyorum. Sonra “Benimle birlikte olan gazeteci arkadaşlar iyi mi?” demişim.

- O dönemi nasıl hatırlıyorsunuz?
- Eğer direnmeseydim, yaşamak istemeseydim ölebilirdim, bunu anladım. Ama ölüm korkunç bir şey değil, bunu da anladım. Kaza ve ameliyatlardan sonra bir de hastane mikrobu kapmışım. O hala sürüyor. İki yılda bir yüzümden ameliyat oluyorum.

- Neden?
- 50 tane metal var yüzümde. Mikrop oralarda odaklanıyor.

- Ne oluyor da anlıyorsunuz, kaşınıyor mu, ağrıyor mu?
- Enfeksiyon başlıyor, iltihap akıyor. Savunma sistemin düştüğünde de hastane mikrobu devreye giriyor. Mesela abim hastayken de ameliyat oldum. Önümüzdeki mayıs tekrar olacağım.

Yüzünüzü açıyorlar her seferinde öyle mi?
- Evet.

- Artık bademcik ameliyatı gibi mi geliyor?
- Biraz öyle. Hocama çok güveniyorum.

- Metaller ağrı yapmıyor mu?
- Bazen, sert bir şey dokunursa ya da vidalara denk gelirse. Bazen da çok fazla aynı yerde yatarsam ağrı yapıyor. Ama tabii ki hiçbir şeyden şikayetçi değilim, iki yılda bir ameliyat olmak da bana koymuyor. Resmen yeniden doğdum, geriye doğru ağlamanın manası yok.

Giderken bile ‘Abartmayın sadece öldüm ne var bundadiyen bir gülümseme vardı yüzünde

- Aynaya bakınca başka bir yüz gibi mi geliyor size?
- Yok, ben gördüğüm yüzle barışığım. Bu arada, bir gözüm de gitti biliyorsunuz.

- Bir göz gidince hayat başka mı oluyor?
- Evet. Altı ay çaya şeker atamıyorsun. Eskisi gibi merdiven inemiyorsun. Ama sonra ona da alışıyorsun…

- İnsanlar yüzünüz değişince nasıl davrandılar?
- Fiziksel eksikliğimle eğlenenler, e-maille hakaret edenler oldu ama yapacak bir şey yok. Çok dikkate almadım. Ameliyatlar esnasında doktorlara şunu sordum: “İnsanları rahatsız edecek bir görüntüm olmayacak değil mi?” “Hayır” dediler. Bir tek bu beni üzerdi.

- Kazanın rüyalarınıza girdiği oluyor mu? Siz 10 gün bir yere gittiniz, bizden daha fazla şeyler biliyorsunuzdur bilinmeyenlere dair…
- Rüya görmedim. Ama o 10 gün bir çok şey yaşadım. Daha doğrusu yaşadığımı sandım. Kendime gelince bunların hiçbirini yaşamadığımı söylediler. Bilinçaltının bir oyunu galiba. Mesela epileptik abimin bayıldığını gördüm. Annem o zaman hayattaydı, ama onu yan yatakta ölü gördüm. Beni korkutan ne varsa hayatta, sanki gerçek gibi yaşamışım o dönem. Çok sevdiğim şeyleri de gördüm, çay içmek gibi. Ama mesela kız kardeşim herkese çay veriyordu, bir tek bana vermiyordu. Sonra, “Bu gazeteciyi oraya niye soktunuz!” diye bağırıyordu bir hasta yakını. Ben de diyordum ki, “Kusura bakmayın, ben her odada yatabilirim.” Torpil yapmasınlar telaşı içindeyim. Ama zaten torpil filan yokmuş, normal bir odada yatmışım, yoğun bakımda da yedi kişiyle birlikte kalmışız…

X