Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gidenin arkasından konuşulmaz ama değinmeden de olmaz!

GEÇEN hafta yeni yıl kutlamalarına karşı duran bazı karanlık kafalara ışık tutacağımdan bahsetmiştim.

Köşe yazımın üzerine “Noel Baba yoktur. Doğru dürüst birisi olsa bacadan değil, kapıdan girerdi” diyen Keşan Müftüsü Süleyman Yeniçeri’nin o garip sözleri de eklenince aktaracaklarımın önemi daha da arttı. Ancak önce 2011 yılının Aralık ayında yaşadığımız iki önemli olaya değinmek istiyorum. Neredeyse tüm medyanın göremediği, ya da görmek istemediği bu iki gelişmeye değinerek eski yılın defterini kapatalım.
İlki Başkentin simgelerinden biri haline gelmiş kurumumuza ait. Dünya standartlarını tutturmuş ilk 500 üniversite içinde kendine yer bulan Hacettepe Üniversitesi, geçenlerde önemli bir değişim geçirdi. Geçtiğimiz Aralık ayı başında üniversitede rektörlük seçimi vardı. Çok başarılı işlere imzasını atan mevcut rektör Prof. Dr. Uğur Erdener ile dört dönemdir rektör olabilmek için çırpınan Prof. Dr. Murat Tuncer yarışıyordu. Üniversite çalışanları oy çokluğu ile Uğur Erdener’in yeniden rektör seçmiş ama önce YÖK, sonra da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül büyük oy farkıyla ikinci sırada yer alan Murat Tuncer’i tercih etmişti.

HAYATINI HACETTEPE VE DÜNYA SPORUNA ADADI

Bu haksız tercih sonucunda da Hacettepe çok önemli bir kayba uğradı. Bu kayıp ne miydi? 11 yıl süresince önce hastaneler direktörü, sonra da rektör olarak Hacettepe’yi tepeden tırnağa değiştiren, dünyanın en önemli tıp merkezlerinden biri haline dönüştüren Prof. Dr. Ugur Erdener’in devre dışı bırakılmasıydı.
Uğur Erdener, hekim ve öğretim üyesi olarak profesyonel yaşamının tümünü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde sürdürmüş bir bilim adamıydı. 60’ın üzerindeki yerli ve yabancı bilimsel yayını ise çabalarının meyvesiydi. Bir önceki rektör Prof. Dr. Tunçalp Özgen’in kadrosunda 2000 yılında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Genel Direktörü olarak atandığında, hızla yükselen başarı grafiği de start almıştı. Oldukça eskimiş, yıpranmış ve bazı bölümleri işlevsellikten uzaklaşmış Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’ni çağdaş hastanecilik anlayışı ile baştan sona yenilemişti. Üstelik modern tıbbın gerektirdiği yeni teknoloji ile donatmayı da ihmal etmeden.

FABRİKA GİBİ AMELİYATHANE İLK ÜÇ’TE

Örneğin içinde aynı anda 500 kişinin çalıştığı ameliyathaneleri dünyada ilk üç arasındaydı. Hasta odaları ise 5 yıldızlı bir oteli aratmayacak konfor düzeyine ulaşmıştı. 2007 yılında rektör seçildiği zamansa bu değişimden diğer yerleşkelerde payını almakta gecikmemişti. Dev kongre merkezi, yerleşke inşaatları derken de Hacettepe çağdaş bir havaya bürünmüştü. Eksikler yok muydu? Elbetteki vardı, ama ekonomik darboğaza rağmen bir bir üstesinden geliyordu.
Ayrıca Erdener, tıp adamlığının yanı sıra dünya çapında önemli bir spor adamıydı. 2005 yılında 142 ülkenin üye olduğu, merkezi Lozan’da bulunan Dünya Okçuluk Federasyonu (WA) başkanlığına seçildi ki, bir Olimpik spor dalının dünya başkanlığına seçilen ilk ve tek Türk spor adamı oldu. FITA başkanlığının yanı sıra Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi başkanı ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyesiydi ki, bu görevleri halen sürüyor.

NUR TOPU GİBİ YENİ REKTÖRÜMÜZ OLDU

Kısacası onun dünya vizyonu Hacettepe’yi daha da yukarılara taşıyordu ki önce YÖK, sonra Cumhurbaşkanı üniversiteden 657 oy alan Uğur Erdener yerine 501 oy alan Murat Tuncer’i seçti. Anlayacağınız, böylesine başarı dolu bir geçmişe ve sürecek olan değişime rağmen, YÖK ve Cumhurbaşkanı “Nur topu” gibi yeni bir rektör atadı.
Yeni rektörü şahsen tanımam ama Sağlık Bakanlığı’ndaki kanser çalışmalarını uzaktan izlemişliğim var. Değerli bir tıb adamı da olabilir, hatta çıtayı daha da yukarı çıkarabilir ama üniversitedeki öğretim görevlilerinin Erdener’i seçmesine rağmen tepeden inerek makama oturma şekli hoşuma gitmedi. İnşallah bu emrivakiden dolayı Hacettepe kaybetmez.

ANIT DEĞİL YIKIK MEZAR

2011’in Aralık ayında yaşadığımız ikinci olay ise Aydın Menderes’in vefatıydı. Biliyorsunuz, kendisi eski Başbakanlardan Adnan Menderes’in oğluydu. Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından 17 Eylül 1961’de idam edilmişti. Ölümünden tam 50 yıl sonra oğlu, eski milletvekili Aydın Menderes, tedavi gördüğü Ankara Atatürk Hastanesi’nde hayatını kaybetti. 65 yaşında vefat eden Aydın Menderes’in önce Ankara’da Hacıbayram Cami’nde ardından da İstanbul Fatih Cami’nde cenaze namazı kılındı. Liderler, politikacılar ve kalabalık bir halk topluluğunun katılımıyla da İstanbul Topkapı’daki anıt mezara defnedildi.
Aslında Aydın Menderes’in dram dolu yaşam öyküsündeki kaybı babasıyla sınırlı değildi. Büyük ağabeyi Yüksel Menderes, 8 Mart 1972’de intihar etti. Ardından da diğer kardeşi Mutlu Menderes 1 Mart 1978’de trafik kazasında yaşamını yitirdi. İlginçtir rahmetli Adnan Menderes’in iki oğlu Yüksel ve Mutlu, Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatarken, Aydın Menderes babasının mezarının yanı başına, yani İstanbul’a defnedildi.

GEÇMİŞE SAHİP ÇIKANLAR ONLARI DA HATIRLIYOR MU?

Bugün ne halde bilmiyorum ama 4 yıl önce yazmıştım; Adnan Menderes’in iki oğlunun mezarları, bakımsız halleriyle görenlerin içini burkuyordu. Hatta mezarlık müdürlüğünün kayıtlarına göre Yüksel Menderes’in adresi olarak yapılı olmayan ve üzerinde mermer lahitti bulunmayan mezar yeri karşınıza çıkıyordu. O zaman sormuştum; Acaba bu ilgisizliğin suçu bir döneme sahiplenenlerde mi, yaşamı idam sehpasında son bulan Menderes’e sığınanlarda mı, yoksa sağa sola “Helallik” dağıtan Aydın Menderes’te mi? diye...
Acılar taze diye bu konuyu dile getirmek için 16 gün bekledim. Şimdi soruyorum; Aydın Menderes niye kardeşlerinin yanına değil de, babasının yanına gömüldü? İkincisi de mezarlıklar dururken herkes niye anıt mezarlara gömülür? Sonuncu sorum da Aydın Bey’e gösterilen teveccühün küçük bir bölümü dahi Yüksel ve Mutlu Menderes’ten esirgendi? Bence bir döneme sahip çıkanlar cevabını vermeli.

JAPONLAR O YILIN BAŞINI ÇİNLİLER SONUNU SAYDI

Öncelikle şunu söyleyeyim ki, yeni yıl kutlamasıyla Noel kutlaması birbirinden çok ayrı kavramlar. Nasıl mı? Buyurun yazdıklarımı okumaya...
Hıristiyanlık öncesinde de yılbaşı, dinlere, kültürlere, insan topluluklarına mahsus yöntemlerle kutlanırdı. Yenilenen yılı Yunanlılar 21 Aralık’ta, Mısırlılar, Fenikeliler, Persler ise 21 Eylül’de kutlarlardı. Japonlar Ocak ayının başını, Çinliler ise sonunu yılbaşı sayarlardı.
Hıristiyan azizleri, önceleri, “İsa’nın Meryem’e müjdelendiği” 25 Mart gününü esas alıp kutladıkları yılbaşını; daha sonra “İsa’nın doğum günü” ilan ettikleri 25 Aralık’a alarak törenlerle kutlamaya başladılar. Noel’in kökü Latincede “Doğum” anlamındaki Natalis kelimesine bağlanıyordu.
Yeni yıl kutlamalarında kullanılan Noel Ağacı, putperest dönemin ağaca tapınma inancıyla, ortaçağ Hıristiyanlığının büyüyle şeytanı kaçırma hurafelerinin karışımını içeren bir semboldü. Adem ve Havva’yı anlatan kıssalara gönderme olarak canlandırılan oyunlar ve kurulan “Cennet” dekoru, Noel Ağacı sembolünün Hıristiyan unsurlarını oluşturmaktaydı.

NOEL BABAYA CÜBBE VE SARIK BİLE GİYDİRDİLER

Antalya, Demre doğumlu Aziz Claus’a, soğuk iklimlere mahsus kalın kırmızı elbiseyi, kar başlığını ve keçe çizmeleri giydirip; geyiklerin çektiği kızağa bindirmek de kuzeyli eski putperest kavimlere verilen bir iklim tavizi oldu. Kaldı ki basından okumuşsunuzdur, Noel Baba karakteri, kırmızı renk giysisi filan Coco Cola’nın 1930’lardaki reklamlarının ana unsuruydu ve satışları arttırmak için piyasaya sürülmüştü.
ANAP döneminin bir Kültür Bakanı, iş başındayken Noel Baba’ya karşı yeşil cübbeli, beyaz sarıklı Hızır Aleyhisselam (Hızır Baba) figürünü yerleştirmeye çalışmıştı. Ama bu güçlü teşebbüs hayat bulmadı.
Yılbaşını 1 Ocak’ta başlatan Gregoryen Takvimi’nin ortaya çıkışı 1582 yılındaydı Türkiye’de Gregoryen Takvimi 1926 yılında kabul edildi. Ondan önce, yılbaşı olarak Muharrem Ayı’nın birinci günü sayılıyordu. 1935 yılında çıkartılan kanunla, 1 Ocak Yılbaşı günü resmi tatil ilan edildi.

İNSANLAR TAKVİMİN DEĞİŞMESİNİ ÖNEMSEDİ

Geçen zaman içinde, kitle iletişim araçlarının da etkisiyle yılbaşı olayı toplumun tüm kesimlerince benimsenir hale geldi. İnsanlar takvimin değişmesini önemsediler. “Din dışı” bir gelişme olarak 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gecede “kendi çapında” kutlama, eğlenme etkinlikleri; karşı çıkanları dahi içine alarak yaygınlaştı. Kültürel ve dini kimliklerine bağlı milyonlarca aile, yeni yıl için bir araya gelip eğlenmeyi doğal bir olay olarak ele alıyor artık.
Aslında hangi zaman dilimini içine alırsa alsın ve hangi gün başlarsa başlasın yeni bir yılı görmek önemli. Yeni yıllara, yeni zamanlara ulaşmayı başardığımız bu 1 Ocak 2012 gününe de şükürler olsun! Şimdiden sağlıklı ve mutlu yıllar!
X