Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gıcık yazı

Ben eleman seçmeye gelmiştim kendi ülkemde, kendi ülkesinde karnını doyuramayan insanlar, ülkemde beni seçmeye kalkmışlardı ve beğenmemişlerdi. Ha suçlu kimdi; biz!

Efendim merhabalar, dikkatli okurların gözünden kaçmamıştır, diğer okur dostları da ben bilgilendireyim, yaklaşık 10 gündür hem hurriyet.com.tr’den hem de Kelebek’ten izinliydim. Beş senedir gazetemden ilk kez bu kadar uzun bir izin istedim, sağ olsunlar kırmadılar, “buyur git” dediler.
Ha çok mu yoruldun, eşekler gibi mi çalıştın derseniz evet, kendimce yorgundum, beynim çok yorgundu, düşünmekten, ona buna kafa yormaktan yine kendimce sürmenaj kıyılarında dolaşmaktaydım.
Peki, ne yaptım, gittim tatil beldelerine uzandım, kumsallara mı saldım kendimi, denizin mavi sularında kayıp mı oldum; hayır.
Anamın “Bodrum’a gel hadi kızım” yakarışlarına dahi “ha bugün, ha yarın” diyerek türlü bahaneler uydurdum. Çünkü hayalim kendi inimde, yani evimde, bahçeciğimde kitaplarımla baş başa kalmak, akşamları mangalımı yakıp keyif yapmaktı.
Bir sürü kitap almıştım, hepsi kişisel gelişim kitabı; güç, uyanış, spritüel yasalar, Rabb’in nefesi, meleklerden cevaplar ve birkaç tane daha... Bayılırım bu tip kitaplara. (Gerçi yıllardır okur dururum. Hadi ben gelişip duruyorum da yakın çevremdekiler okumadıkça, onlar yerinde saydıkça ben okuyorum da ne oluyor sinir stresten başka diye de düşünüyorum ara sıra.)
Neyse tam keyif yapacağım, her şey yolunda derken kazık geliyorum demeden geldi. Yardımcım Emine baktım pılı pırtıyı toplamış, evi terk ediyor. (Kendisi buranın vatandaşı değil, adından yanlış anlaşılmasın.)
“Hayırdır?” dedim, “Çoluk çocuktan kötü haber mi var, memleketine mi dönüyorsun?”
“Yok, onlar iyi ama dün gece size çekirdek getirdiğimde bana neden bu tabakla getiriyorsun dediniz, ona alındım.”
“Bunun için mi gidiyorsun? Yani git, zaten böyleysen kalma da birini bulayım öyle git” dedim. “Bekleyemem ben” dedi ve kapıyı çarpıp gitti. Sinirlendim, çünkü hiçbir yardımcımı kendimden farklı tutmam, yalnız da yaşadığım için can yoldaşı bellerim. Kaldım dımdızlak.
Sabah olunca hırs, sinir ve daha önce yenmiş olan kazıkların da verdiği deneyimler neticesinde eski çalıştığım ajansı aramamaya karar verdim.
Hâlbuki onu aramak işime gelir, çünkü ona komisyon vermeyeceğim. Yeni ajansa bir de komisyon vermek lazım. Ben yardımcıya verdiğim parayı bile lüks olarak görüyorum ve de öyle.
Neyse en büyük hatayı yaptım, ülkemizin sayılı zenginlerinden olan arkadaşımı arayıp ona ajans numarası sordum.
Gıcık yazı
işte, adı üstünde. Verilen numarayı aradım, limitimi söyledim, edeplice aşağılandım ama randevuyu aldım. Oturdum koltuğa, sıra sıra hanımlar, başladık mülakata. Tam ben soru soracağım, ilk soruyu o bana sordu.
“Lütfen anlatır mısınız, bir gününüzü nasıl geçiriyorsunuz?”
- Muhabbet; “Haftada kaç gün evinize büyük temizlik için eleman geliyor, ben cam silmem”
- Vala; “Aşçınız var değil mi? Ben de rejim yapıyorum, un, şeker, tuzu Türkiye’ye geldikten sonra hayatımdan çıkardım.”
- Taria; “Ajans sahibi hanım söyledi de biz hiç konuşmayalım, bahçede kedileriniz varmış, görünce tiksinirim, ondan gelemem size.”
- Katia; “Ben evliyim, siz bekârsınız, sizde çalışmayı çok isterim Ayşe Hanım ama evinize erkek arkadaşınız gelir mi acaba, eğer gelirse kocam kızar da, evli olsanız sorun olmaz ama erkek arkadaş olunca kıskanır kocam.”
Bunlar sadece karşılaştıklarımdan bazılarıydı, diğerleri de verdiğim para için öyle laflar ettiler ki bir an kalkıp içimden bağırmak ve şöyle demek geldi; “Siz ülkenizde kaç para kazanıyorsunuz da bizim ülkeye gelip bir dünya paraya laf ediyorsunuz? Hem de ben bu parayı kazanmak için çalışıyorum, hadi beni de geç, benim ülkemin insanı bu paranın bilmem ne kadar azını asgari ücret olarak alıyor.”
Tabi ki bunu asla demezdim, bilakis benim ülkemin insanının asgari ücretinin 3 bin dolar civarlarında olduğunu söylemek isterdim, o an tuhaf duygular içine girdim.
Ajans sahibini çağırdım, hırsımın bir kısmını ondan çıkarmaktı amacım, aşağılanmıştım. Ben eleman seçmeye gelmiştim kendi ülkemde, kendi ülkesinde karnını doyuramayan insanlar, ülkemde beni seçmeye kalkmışlardı ve beğenmemişlerdi. Ha suçlu kimdi; biz.
Benim de kesin payım vardı bu işin bu raddeye gelmesinde. Olan kime oluyordu; bize ve yurtdışından gelen, gerçekten normal fiyatlara, bütün çalışkanlığıyla çalışan, tüm ailesini orada bırakmak zorunda kalan Ivanka’m gibilere.
Ajans sahibine olanları anlattım. Şaşırdı, “Aaa” dedi, “Böyle şeyler mi dediler?”
“Evet” dedim, uzatmadım, zaten baştan hatalı bir seçimdi benimki. Sonra yine aradım eski ajansımı, “Bir kız var” dedi, “Adı Ece, halasıyla konuştum, çok memnun kalırsın dedi.”
“Yaşı kaç?” dedim.
“20” dedi.
“20 olmaz, kızımla aynı yaşta, ben iş buyuramam ona.”
“Ne olur Ayşe Hanım” dedi, ev işi yapmaya bayılıyor, yemek yapma delisi, onu koruyacak bir ablaya ihtiyacı var, Gülay Hanım sana kefil.
Düşündüm; benim kız zaten babasıyla yaşıyor, kendi kızım gibi bakarım ona, ciciler biciler de alırım, valla çeyizini bile yaparım.
Ece geldi işte. İyi de oldu valla. Abla-kız geçinip gidiyoruz. 10 günden sonra sevgili okur dostlar tekrar merhaba...

X