Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gezi Parkı şiddetle çözülemez

2004 yılında Tayyip Erdoğan yine Başbakan idi ve Avrupa Parlamentosu’ndaki ‘Evet’ pankartları birinci sayfayı süslüyordu.

Gezi Parkı eylemlerinin, başta Tayyip Erdoğan, iktidarın kimyasını bir hayli bozduğu dünkü Avrupa Parlamentosu kararı üzerine ortaya konulan tepkilerden anlaşılıyor. Bu gibi durumlarda aklıselimden ayrılmayacağı düşünülebilecek olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, AB ile ilgili durumlarda diğer bakanlardan daha duyarlı ve anlayışlı olması gereken Egemen Bağış da tuhaf tepkiler verdiler.
Tabii ki, bu anlamsız tepkilerin başını, kimyası en bozuk olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çekti. Avrupa Parlamentosu’nun Gezi Parkı olaylarına ilişkin kararını “tanımayacağını” ilan etti..
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, karar kendilerine ulaşınca, aynen iade edeceklerini bildirdi. Egemen Bağış’ın söylediklerini tekrarlamak hiç gerekmiyor, zira çocuksu bir öfke nöbetine tutulmuş birisinin sözlerinden ibaret.

Ne demiş Avrupa Parlamentosu? “Kabul edilemeyecek” ne var kararda?
Söz konusu kararda “kınama” sözcüğü bile geçmiyor ve karar, Türkiye’de aklı başında olan herkesin kolaylıkla altına imza atacağı bir içeriğe sahip. AP’nun Strasbourg’da oy çoğunluğuyla kabul edilen kararında “Başbakan Erdoğan ve Türk hükümetinin eylemler karşısında takındığı sert tepkilerin üzücü” olduğu ifade ediliyor ve “Başbakan Erdoğan ve hükümetin uzlaşı için inisiyatif almayı, özür dilemeyi veya Türk halkının bir kesiminin tepkilerini anlamayı reddetmesi Türk toplumunun daha da kutuplaşmasına neden olmuştur” deniliyor.
Nesi yanlış bunun. Her cümlesi, her kelimesi, her hecesi doğru bir karar metni bu.
Kararda, ayrıca, “Polisin eylemcilere karşı kullandığı aşırı ve orantısız güç” eleştiriliyor ve“aşırı şiddetten sorumlu polislerin yargı önüne çıkarılması” isteniyor.
Kararın bu bölümü de doğru. Olayları tetikleyen ve büyük bir siyasi ve toplumsal krize yol açan, polisin 31 Mayıs sabahı barışçıl gösteri yapan insanlara görülmemiş ölçüde biber gazı kullanması olmadı mı? Bunların sorumlularının istifası, görevden el çektirilmesi ve yargılanması söz konusu olsaydı, bugün geldiğimiz noktada olur muyduk?

İktidar sahiplerinin ağızlarından düşürmedikleri “hukukun üstünlüğü”nün en temel özelliği, “accountability” yani iktidarın, bir başka deyimle “yürütme gücünün hesap verebilirliği” ilkesidir. Yürütme sorumluluğundan olan insanlar, asla “hesap vermez” ve sadece vatandaştan “hesap sorar” durumda olurlarsa –ki, Türkiye’deki mevcut görüntü bugün bu- o ülkede “hukukun üstünlüğü”nden söz edilemez. Hemen ekleyelim, demokrasilerde “hesap yeri” sadece “seçim sandığı” değildir. Zira, demokrasi, iktidarlara iki seçim arasında “otoriterlik yetkisi” verilen rejim adı değildir.
Avrupa Parlamentosu’nun kararı, bir de, hükümetten “Türk toplumunun çeşitlilik ve çoğulculuğuna saygı duyması ve laik yaşam biçimlerini muhafaza etmesini” istiyor. Ki, bu da yerinde ve doğru.
2004 yılında Tayyip Erdoğan yine Başbakan idi ve Avrupa Parlamentosu, AB Brüksel Zirvesi’nden önce (Aralık), Türkiye’nin AB ile tam üyelik müzakerelerine başlamasından yana bir karar almıştı. O kararın alındığı oturumda, AP üyelerinin ellerinde tuttukları “Evet” “Yes”, “Oui”, “Ja” şeklinde Türkiye’ye destek pankartları, dünyanın en önemli gazetelerinin birinci sayfalarını süslüyordu. AP, o zaman iyiydi, şimdi niçin kötü olsun?
Değişen Tayyip Erdoğan ve Ak Parti iktidarının demokratik görüntüsüdür. Ona buna ayar vermeye kalkacaklarına, bir düşünsünler, gidip bir aynaya baksınlar; “Bizi bunca zaman yürekten desteklemiş kişiler, niçin karşı çıkıyorlar?” diye kendilerine bir sorsunlar.
Daha iki hafta önce, Tayyip Erdoğan’ı Başşar Esad ile kıyasladığı için, kendisiyle görüşme randevusunu iptal eden ve Ak Partilileri çok sevindiren  AP Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, “Sayın Erdoğan, Türkiye’yi AB değerlerinden uzaklaştırmak istemiyorsa değişmeli” diye konuşuyor. Şu sözler de Swoboda’ya ait:

"Başbakan'ın derin devlet yapılarıyla mücadelesinin takdir edilmesi gerekiyor. Ama gösterilerde hem üniformalı polisler hem de  sivil polisleri görüyoruz. Demek derin devlet hâlâ burada ve derin devleti kendi kullanıyor… Erdoğan Arap dünyası için rol-model olmak istiyorsa, değişmek zorundadır. Bu haliyle, Türkiye'nin Avrupa'da yeri yok."

Daha iki hafta önce Kılıçdaroğlu’na karşı Tayyip Erdoğan’ın “haysiyetini savunan” Swoboda böyle diyorsa, kafanızı iki elinizin arasına alıp düşünün Sayın Başbakan ve Ak Partililer.
AP oturumunda konuşan Ştefan Füle ise, “Türkiye’nin adaylık sürecinde kritik bir dönemdeyiz. Demokrasi seçimlerle sınırlı değildir. Geçen hafta Taksim’e gittiğimde gördüğüm insanlar çapulcu değildi” dedi. Füle, bugünkü Gezi Parkı’nı, ne yazık ki, “sidik kokuyor” polemiği ile meşgul Başbakan Tayyip Erdoğan’dan daha iyi tanıyor. Bu Füle, Türkiye’nin AB tam üyeliğini ilkeli biçimde destekleyen insanların başında geliyor. O böyle konuşuyorsa, düşünün bir, “Acaba bir yerde hata mı yaptık? Hata mı yapıyoruz?” diye. Kurtulun, çıkın artık olayların bu boyutlara ulaşmasında büyük rolü olan nobranlığınızdan ve kibrinizden.
Hadi, ne Avrupa Parlamentosu’nu, ne Swoboda’yı, ne Füle’yi “tanımayacak” noktaya gelecek kadar kendinizden geçtiniz; dünkü Yeni Şafak’taki Ali Bayramoğlu’nun “Tehlike çok büyük…” başlıklı yazısını dikkatle okuyun. Sizin içinizde ya da en azından çok yakınınızda sayılabilecek , Başbakan’ın güvendiği, sevdiği bir düşünce adamı. “Ruh halinizi” iyi görmüyor. “Tehlikeli” buluyor ve “Bu ruh halinin ciddi bir sonucu var” diyor ve anlatıyor; “Demokratik zihniyet ve toplumsal tasavvur için zehir olan bu sonuç komplo fikridir. Toplumsal, meşru ve doğal olanın komplo fikri içine hapsedilmesidir. Komplo fikri toplumsal asayış nesnesi kılar, asayişi toplumsalı tanımlamak için kullanır.

Meraklıları açıp bakabilir, pek çok ülkede, pek çok dönemde pek çok iktidar, yeni ve farklı talepleri, itirazları geçiştirmek ve bastırmak için komplodan söz etmiştir. Ve bunu, baskı, otoriterlik, iktidar tahkimatı takip etmiştir. Biz de öyle oluyor…”
Yani, konu, “Gezi Parkı”nın ötesine geçmiş, iktidar kimliği ve Türkiye’nin kaderi açısından “tehlikeli mecraya” girmiştir.
Ali Bayramoğlu’nu kulak vermezseniz, “İslamcı” kimliği tartışılmaz olan eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu dinleyin bari. “Gezi olayları, vicdan ekseni yerine taraftarlığı ortaya çıkarıyor” başlıklı Taraf’taki yazısında “Hakkaniyet ve vicdan, yerini taraftarlık hislerine bırakmaya başladı. Asıl tehlikeli olan budur” diyor ve yazısını şöyle noktalıyor: “Tayyip Erdoğan Gezi olaylarındaki itici gücün karşısına milyonları mitingle sokağa dökmeyi görürse belki galip çıkacaktır ama barış süreci, demokrasi, ortak hareket ve yaşama kültürü kaybedecektir. Güç ekseninden adalet eksenine geçilmediği müddetçe, galibiyetler aslında ilerdeki mağlubiyetlerin habercisi olacaktır.”

Diyeceğim odur ki, Sayın Başbakan ve Ak Partililer, sakın Gezi Parkı sorununu “şiddet yolu” ile bitirmeye kalkışmayın. Soruyorum; Vicdanınıza ne oldu sizin?
Kısacası: Kendinize gelin artık!

 

 

 

X