GeriSpor Gezgin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gezgin

Mehmet YAŞİN

Maskeli Leydi Londra

Londra gözdelerimden biridir.. Yeri yüreğimin başköşesidir...Onu, geceleri maskesini takıp fettanlığa çıkan bir leydiye benzetirim. Gece güne dönünce maskesini çıkarıp, tekrar ağırbaşlı haline döner..

Londra'yı ilk kez uçağın penceresinden görmüştüm... Siyah bulutların arasından alçalan uçak, yağmurlu, gri bir havada, sıra sıra dizilmiş kırmızı tuğlalı evlerin üstünden alçalıp, Heatrow havalanına inmişti... İlk görüşümde kent hakkında ne düşünmüştüm, şimdi pek hatırlamıyorum.. Sanki bir maketi inceliyormuşum gibi gelmişti bana... Aynı yükseklikte, aynı görünümde evler, muntazam sokaklar, yeşil alanlar, futbol sahaları, fabrikalar, otomobillerin park edebilmesi için kutu kutu çizilmiş park yerleri, nehirler, nehirlere kıyı veren yeşil ormanlar... Görüntü benim alışmadığım kadar düzenliydi ve hiç bir şey bulunduğu yerde tesadüfen durmuyordu... Önceden düşünülmüş, taşınılmış, planlanmış ve oraya konmuştu..

Londra hakkındaki ilk izlenimlerim bunlardı galiba... Siyah taksiler, iki katlı kırmızı otobüsler, tersten işleyen trafik, atlı polisler, publar, eşcinseller, menekşe gözlü, sütun bacaklı kızlar, konserler, büyük mağazalar, saraylar, cinsellik kokan Soho sokakları, Piccadilly, Chelsea, Covent Garden, Wembley ve diğer bütün simgeler daha sonra girmişti çerçeveye.

FİLOZOFLARIN KENTİ

Londra'yı düşününce ne söyleyeceğimi hala bilemiyorum... Ne olursa olsun aramızda büyük bir aşk olduğu reddedilmez bir gerçek.

Ben ne söyleyeceğimi bilemiyorum ama Alman edebiyat adamı Heinrich Heine biliyor. Ünlü yazar, 1830'lu yıllarda gittiği kent hakkında yazdığı yazıya şu cümle ile başlıyor: 'Londra'ya bir filozof yollayın ama sakın ola ki bir şair yollamayın...' İngiltere'nin toplumsal ve kentsel yapısını yakından gözleyen yazar şöyle devam ediyor: 'Oraya bir filozof gönderip, onu Cheapside semtinde bir köşe başına oturtun; orada son Leipzig Fuarı'ndaki bütün kitaplardan öğrenebileceğinden daha fazlasını öğrenir... Ama Londra'ya sakın bir şair göndermeyin! Herşeyin üstüne sinmiş olan bu yalın ciddiyet, bu muazzam tekdüzelik, bu makineleşmiş devinim, insanların neşeliyken bile duydukları bir can sıkıntısı, kısacası herşeyi çok abartmalı olan bu kent, insanın düş gücünü ezer ve yüreğini parçalar...'

OTELLER MAĞAZALAR

Londra 'anlat anlat bitmez' kentlerden biri... Herşey yazılmaya kalkılsa ne bu sayfa yeter ne de kitap sayfaları. Örneğin her keseye hitap eden oteller, büyüklük yarışındaki mağazalar nasıl anlatılır?.. En iyisi kalemi burada Namık Kemal'e bırakmak.. 1800'lü yıllarda kenti gezen ünlü yazar öylesine güzel anlatmış ki... Bakalım o zaman oteller ve mağazalar ne alemdeymiş?...Namık Kemal şunları yazmış: 'Baştan ayağa yıldızlara boğulmuş ve sarayları imrendirecek biçimde süslenmiş otelleri vardır ki, içinde üç dört bin kişi yatar, sofralarında dört bin kişi yemek yiyebilir... Dükkanları vardır ki, sözgelimi, terzilerin işlettiği bir mağazada, bizim Üsküdar halkının yedi yaşından yetmişine kadar insanlarının hepsini giydirip kuşatmaya yetecek giysi görülür; içinde eşya göstermek için yedi- sekiz yüz erkek, beş-altı yüz kadın görevli bulunur...' Aradan 200 yıl geçmesine rağmen hiç bir şey değişmemiş. Oteller ve mağazalar, hala Namık Kemal'in anlattığı gibi.

Her keseye göre ayrı bir lezzet

Londra'da karnımı doyurmak hiç bir zaman sorun olmadı. Paramın olmadığı dönemlerde sandviçler, lezzetli pizzalarla ucuz ziyafetler çektiğim gibi, paralı dönemlerimde de, Niko ve Mosiman gibi yıldızlı şeflerin konuğu oldum... Üst katında nefis pizza yeyip, alt katında caz konseri dinlediğim, 'Pizza On The Park'ı da anmadan geçemem. Soho'daki Japon lokantası Wagamama da favori yerlerimdendir. Garsonların kağıt yerine, el bilgisayarlarına sipariş aldıklarını, ilk kez orada görüp hayretlere düşmüştüm... Harley Nichols'ün beşinci katını da çok severim.. Ne zaman Londra'ya gitsem mutlaka oraya uğrarım.. Önce gurme bölümünde vakit geçirir, daha sonra gerçek Londralı'ların geldiği bara geçer, midem kazınınca da ortadaki tezgaha oturup, robotların hazırladıkları Suşileri yemeye koyulurum. Londra'nın ünlü 'Beş Çayı'nı es geçmek olur mu? Küçük otellerin, oturma odalarını andıran lobilerinde, Skon denen şekersiz kurabiyeye, krema ve dağ çileği reçeli sürüp, porselen fincanlarda sütlü çay içmeye bayılırım. Londra'nın caddelerini de çok severim. Oxfort'un kalabalığı, Regent ve New Bond caddelerindeki mağazaların vitrinleri, Piccadilly'nin karmaşası, Knithtbridge semtinin sakin, aristokrat sokakları, ayak basmadan edemediğim yerlerdir... Güzel havalarda, Hyde Park'ın çimenlerine uzanmaya da bayılırım. Hele pazar günü 'bir şenliğe' dönen Covent Garden'da, mim sanatçılarını izleyip, aryalar dinlemek, caz ritimlerine tempo tutmak bana müthiş keyif verir.

Londra geceleri insanı tahrik eder

Londra'nın ciddiyeti kadar, gizli bir fettanlığı da vardır.. Örneğin, gece bastırınca kendini deşifre eden Soho'nun baştan çıkarıcılığı... Günışığında yanyana asla görünemeyecek sınıfların insanlarını, karanlıkta, bu semtin sokaklarında, sarmaş dolaş görmeniz olasıdır. İşadamları, fedailer, sarhoşlar, tiyatro izleyicileri, dükkan çığırtkanları, pezevenkler, hayat kadınları, homoseksüeller, politikacılar, sanatçılar... Veya Mayfair'in kibar barları. Birbirinden güzel ve bakımlı kızların, yüksek iskemleler üstünden bacak sallamaları, insanı gizliden gizliye tahrik eder... Bir de cinselliklerini özgürce seçmiş kadın ve erkeklerin, parfüm kokusuna boğdukları Chelsea pubları. Ve otel odaları ve penthouselar... Gece Londra'yı hep maskeli baloda, maskenin ardına saklanmış bir leydiye benzetirim... Sabaha kadar her türlü çılgınlığı yaptıktan sonra, sabah maskesini çıkararak, yeniden ağırbaşlı kişiliğine bürünen bir leydiye...

Tiyatrolarda hep aynı oyunlar

West End'deki tiyatrolarda oynayan oyunlar, benim kentle tanışmam kadar eskidir. İlk geldiğim günlerde gördüğüm afişler hep aynı yerlerde, aynı oyunları anons edip dururlar: Les Miserables, Miss Saygon, The Phantom Of The Opera, Starlight Express, Sunset Boulevard, Cats... Bu kadar yıldır aynı oyunlar oynanır ama yine de yer bulunmaz.. Londra'ya gittiğimde, Academy of St. Martin İn The Fields orkestrasının, 'Mum Işığı' konserini asla ihmal etmem. Oxfort Street'teki HMW müzik mağazası ile Piccadilly Meydanı'daki Tower Record da mutlaka uğranması gereken adreslerin arasında yer alır. Bu kat kat mağazalarda, müzik dünyasında ne arasam bulurum. Yine Piccadilly Caddesi'nin sonundaki Fortnum and Mason'da, rafların arasında dolaşır, çayları, reçelleri, sosları, tereyağlı büskivileri sepetime doldururum.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle