Gündem Haberleri

    Gerçekleşmeyen felaketlerin yılı 2009

    Planet
    24.11.2009 - 00:40 | Son Güncelleme:

    Küresel ekonominin çöküşünden, ticaret savaşına, kuzey-güney bölünmesinden sosyal anarşiye 2009 korku senaryolarının yılı oldu. Ancak korkulan olmadı. İşte 2009'un gerçekleşmeyen felaket senaryoları

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">ESQUIRE                                                       

    Thomas P.M. Barnett: Bu yıl iyi bir yıl değildi ama aşağıdaki korkulan felaketler gerçekleşmedi:               

                                                                 

    1) Küresel ekonomi tamamen çökmedi. Evet, 1930’lardan beri ekonomik faaliyetlerdeki en büyük düşüş yaşandı ve dünya ticareti yüzde12 azaldı. Ama ekonomi ve ticaret tekrar büyümeye başlıyor. Biraz tarihsel perspektif faydalı olabilir: Dünya ekonomisinin değeri 1980–1995 yılları arasında 10 trilyon dolardan 30 trilyon dolara çıkmış, sonra bir beş yıl neredeyse yerinde saydıktan sonra sekiz yılda iki katına çıkarak 2000’de 60 trilyon dolar olmuştu. Bu yılki kriz sadece yüzde1’lik bir küçülme getirdi. Taş Devri’ne ya da Mad Max’e dönmüş değiliz. 

                            

    2) Küresel savaş çıkmadı. Nükleer savaş, askeri yığınaklar bekleyenler vardı. Bunun yerine çok sıkıcı bir şey oldu ve dünyanın büyük ekonomileri ekonomik canlandırma paketlerini koordine ettiler. En fazla Hindistan ve Çin orduları arasında sınırdaki dağlık bölgede gerilim yaşanma ihtimali var. Obama’nın Doğu Avrupa’da füze kalkanından vazgeçmesi dışında en büyük devletler arasındaki askeri meselelerle ilgili en büyük haber Somali açıklarındaki korsanlara karşı artan işbirliği oldu. Savaş çığırtkanları her zaman Çin ve Hindistan’ın artan savunma bütçeleri hakkında yakınabilir ama bu iki ülkenin savunma bütçelerinin toplamının (85 milyar dolar) Pentagon’un araştırma geliştirme bütçesinden (75 milyar dolar) sadece biraz fazla olduğunu unutmayalım.

                  

    3) Korkulanın aksine yeni ve eski küreselleşme arasında bölünme olmadı. Batı krizi fırsat görerek Doğu ve Güney’in yükselen güçleriyle ilişkilerini bir üst seviyeye çıkardı. G8 G20’ye çıktı, IMF G20’nin fiili anlamda sekretaryası haline geldi. Katılan ülkeler dünya ekonomisinde geçen 10 yılda oluşan yapısal dengesizlikleri (Batı çok harcıyor ve tüketiyor, Doğu çok tasarruf ediyor ve çok ihraç ediyor) düzelterek yeniden dengelendirme konusunda anlaştılar. Evet bunlar bağlayıcı taahhütler değil ama ülkeler karnelerinin diğer hükümetler tarafından değerlendirilmesini ve IMF’nin buna aracılık etmesini kabul ettiler.

     

    4) Büyük bir ticaret savaşı çıkmadı. Herkes elinden geldiğince kendini korumaya ve Dünya Ticaret Örgütü kurallarında boşluklar bulmaya çalıştı ama 1930’larda yaşanan türden bir ticaret savaşı yaşanmadı. Bunun yerine gelişmiş ülkelerden parasının değerini düşük tutmasına nedeniyle Çin’e karşı sınırlı uyarı nokta atışları yaptığını gördük. Doha’da ilerleme yaşanmazken Doğu ve Güney ise ikili ve bölgesel ticaret anlaşmaları ile atılgan bir görüntü çizdi. Yeni bir küresel para hakkında konuşuldu ama Çin parası dönüştürülebilir bile değilken bunlar için erken. Doların çöküşünden korkanlar olsa da Pekin bir yandan ABD’yi harcamaları konusunda disipline yönlendirirken öte yandan da dolar konusunda endişeleri rahatlatmaya çalıştı.    

     

    5. Gelişmekte olan ülke ekonomileri çökmedi. Gelişmekte olan ya da az gelişmiş hiçbir ekonomide finansal panik yaşanmadı. Bu ekonomilerin küresel para piyasalarından nispeten kopuk olması onları kurtardı.Çin’in ABD’den sonra ikinci büyük canlandırma paketiyle beraber hızlı büyümeye devam etmesi hammadde fiyatlarını yükselterek bu ekonomilere can verdi.

     

    6. Sosyal anarşi yaşanmadı. Bazı şehirlerde sokak gösterileri yaşandı ama yıllık Başarısız Devletler Endeksi’nde kırık not alan ülke sayısı 12’den sadece 14’e çıktı(177 ülkenin sadece yüzde 8’i, ve sadece yüzde 15 artışla).

    7. Küresellik karşıtı aşırılık artmadı. G20 üç zirve yaptı hiçbirinde Seattle’dakine yakın düzeyde şiddetli protesto olmadı. Bir çok ülkede seçim olmasına rağmen sola doğru belirgin kayış olmadığı gibi çoğu yerde muhafazakarlar daha başarılıydı. Krizin terör gruplarının çekiciliğini ya da faaliyetlerini arttırdığına dair bir işaret de yok ve radikal İslam’ın çekiciliği azalmaya devam ediyor. Dünya Bankası’nın yıllık “İş Yapma” raporunda da görülebileceği gibi 2009’da birçok gelişmekte olan ülke ciddi ekonomik reformlar yaptı. Geçen yıl ABD’nin popülaritesi bile arttı. Bu yıl şaşırtıcı bir yıldı ama küresel bir kaos yaşanmadı. Ama domuz gribine dikkat etmek gerekebilir. 

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">LOS ANGELES TIMES<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Martin Jacques: Batı Çin’i anlamıyor. Obama’nın gezisi öncesi Çinliler insan hakları ve ifade hürriyeti gibi konuları tartışmak istediklerini belli ettiler. Niye? Çünkü iki ülke arasındaki ilişkide denge değişti: İlişkide artık Çin daha güçlü ABD ise daha zayıf hissediyor.

     

    Bu geçici bir değişim değil. ABD borç belasından kurtulsa bile eskiye dönüş olmayacak. Çinlilerin kendine güveni, kültürel olarak oldukça temkinli olmalarına rağmen, görülebilir şekilde artıyor. Çinlilerin kendi kimlikleri ve değerleri konusunda güçlü bir anlayışları var. Batı’ya hiçbir zaman ricada bulunan bir tavır içinde yaklaşmadılar. Batılılar bunu anlamakta güçlük çekiyor.

     

    Hep Çin’in de sonunda bizim gibi olacağını varsaydık. Hala da öyle düşünenler çoğunlukta. Çin hiçbir zaman Batılı olmayacak. Modernleşmenin kaçınılmaz olarak Batılılaşmayı getireceği düşünüldü.Ama modernleşmeyi şekillendiren sadece piyasa, rekabet ve teknoloji değil, tarih ve kültür de ciddi faktörler. Ve Çin’in tarihi ve kültürü Batı’nın milli devletlerinden oldukça farklı.

     

    Çin’i anlamakta yaşanan başarısızlık onun hareketlerini tahmin etmede de başarısızlığa neden oluyor: Yanlış bir şekilde Çin Komünist Partisi çökeceği, ülkenin bölüneceği, büyüme hızının korunamayacağı, büyüme istatistiklerinin abartıldığı, Hong Kong’la ilgili “bir ülke iki sistem” anlayışının samimi olmadığı ve sonunda Batılılaşacağı iddia edildi.

     

    Çin’i anlamıyoruz çünkü tarihini iyi bilmiyoruz. Çin aslında milli devlet değil “medeniyet devlet”tir. Tarihin en uzun süre devam eden siyasi devamlılığına sahip (M.Ö. 221’den beri) ülkesi olan Çin’in kimliği Batılı milli devletlerden farklı olarak onun uzun medeniyet devletliğinden geliyor. Elbette başka medeniyetler de var ama Çin tek medeniyet devlet. Çin’in tarihi, coğrafyası, demografisi büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Birlik en büyük önceliği, çoğulculuk ise varlığının şartı.

     

    Çin devletinin toplumda Batılı devletlerin kendi toplumlarında sahip olduğundan daha fazla otoritesi, meşruiyeti ve saygınlığı vardır.Ve bu kendisi için tek bir oy verilmemesine rağmen böyledir. Çünkü Çinliler devletlerini medeniyetlerinin koruyucusu, kahyası ve cisimleşmiş hali olarak görürler. Devletin görevi birliği korumaktır. Devletin meşruiyeti tarihin derinliklerinde yatmaktadır.

     

    Çin’i anlamak istiyorsak Batı’nın gerçekliğinden ve tecrübesinden süzülenlerden farklı kavramlarla düşünmeliyiz. Batı en az 200 yıldır başkalarını anlamak zorunda olmadı. Çok gerekirse “Öteki” kontrol altına alınıyordu. Çin’in küresel bir güç olarak yükselişi bu dönemin sonu anlamına geliyor. Artık Çin adlı bu “Öteki” ile giderek daha eşit bir ilişki içinde olmak durumundayız.

     

     Ayrıca Çin’in de kendine göre evrenselliği var. Çok uzun zamandır dünyanın merkezi ve diğerlerinden üstün olduğuna inanıyor. Son dönemdeki başarılarla beraber bu his daha da güçleniyor. Çin ekonomisinin ABD’yi yakalamasının yaklaşacağı mesela 2019’da iki ülke liderleri buluştuğunda Çinlilerin kendini beğenmişliği daha da artmış olacak.

     

    Çin’in ne olduğunu ve nasıl davrandığını anlamaya çalışmalıyız. Yoksa ilişkiler mevcut kibar ve resmi düzeyinden ileri gitmez ki bu da gelecek için kötü bir işaret olur.

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">THE JERUSALEM POST <ı style="mso-bidi-font-style: normal"> 

    Kenneth Pollack: Ekonomik ambargolar da işe yaramayacak. İşgal dışında İran’ın nükleer ilerlemesini durdurmak mümkün değil. Ama İran Irak’tan çok büyük bir ülke. Burayı işgal etmek için zorunlu askerliği geri getirmek gerekebilir.

     

    Aradaki mesafenin büyüklüğü ve bunun getirdiği lojistik zorluklar ve İran nükleer programının gizli, çok parçalı ve yayılmış olması İsrail’in başarılı bir askeri harekatta bulunma şansını sınırlıyor. İsrail vursa bile buİran’ı sadece yavaşlatır, durdurmaz. Saldırı İran muhalefetini zayıflatır. Ambargolar da rejimden çok halka zarar verir. Irak’a 90’larda uygulanan müeyyideler şimdi İran’a karşı düşünülenlerden 10 kat daha sertti ama işe yaramadı.

     

    Ancak belki İran şirketlerine yatırımı kesen ambargolar düşünülebilir. Eğer İran nükleer kapasiteye ulaşırsa geriye tek yol kalıyor: Çevreleme. Bu İran’ın etrafında resmi ittifaklardan oluşan bir zincir oluşturmak ve belki ülke içindeki ayaklanan gruplara destek vermek demek. Çevreleme geçmişte Sovyetler’e karşı işe yaramıştı. Ama Amerika İran’ı Sovyetler’i anladığından çok daha az anlıyor.

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">FINANCIAL TIMES<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Wolfgang Münchau: Van Rompuy görev için doğru adam. Yeterince ihtiraslı olmadığı için ve faaliyetlerini koordine edemediği için Avrupa Birliği’ni (AB) eleştirmek kolay. Göreve Blair’in seçilmemiş olması kaçan bir fırsat değil. Çünkü görev tanımında temsil ve iletişim öncelikli değil.

     

    AB’nin üç temel problemi var: 1) Net amaçlar belirleyememek, 2) Alınan kararları ısrarla kovalamadaki eksiklik, 3) Koordinasyon ve kriz yönetimi zaafı. Geçtiğimiz yıl ekonomik kriz yaşanırken ne oldu? Komisyon başını kuma gömdü, Sarkozy Merkel’i krize uyumlu ortak bir stratejiyle karşılık vermeye ikna edemedi. “Kafaları birbirine çarparak” uyum ve disiplin sağlayacak başka biri de yoktu. Jean-Claude Juncker de bu rolü oynayamadı ki bu başarısızlık kendisinin AB Başkanı olmasını engelleyen faktörlerden biriydi.

     

    Alman-Fransız ilişkisinin düzelmesi Avrupa’da yönetişimin gelişmesi için gerekli ama yeterli değil. Van Rompuy, Belçika’nın Başbakanlığını yaparken etnik gruplar arasındaki gerilimi yatıştırmakta başarılı olmuştu. Avrupalı liderleri etkileyen de bu performans oldu.

     

    AB bir anlamda Belçika’ya benziyor, dil ve kültür olarak parçalı bir yapı. Ülkesinde geniş ve parçalı bir koalisyonda konsensüz sağlayan van Rompuy AB için tam da aranan kan. Topluluğun ihtiyacı olan vizyon sahibi bir lider değil. Van Rompuy ile Obama’yı kıyaslamaya gerek yok.

     

    Belçikalının seçilmesi AB’nin küresel liderlik isteğinden vazgeçtiği anlamına da gelmiyor. Önümüzdeki 10 yılda AB büyük bir anlaşma konusunda tartışma, müzakere ya da onayla süreci içinde olmayacak. Ağırlık mevcut kurumları daha iyi çalıştırmaya ve küresel anlamda daha fazla sorumluluk almaya verilecek. AB’nin küresel kurumlarda “aşırı temsili problemini” çözmek için önemli sonuçları olacak ciddi bir siyasi süreç yaşanması gerekecek.

     

    Böyle bir süreçte tüm AB’yi temsil ettiği izlenimi verecek bir “tokalaşma başkanı” uygun olmazdı. Rompuy’un başarılı olacağı kesin olarak söylemek mümkün değil. Belki de olmaz. Ama AB’nin şimdiki sorunları ile cebelleşmeye uygun özellikleri var.   

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">SPIKED

    Frank Furedi: Neredeyse bütün Batı toplumlarında eğitimde sorun var. Ne yazık ki, herkes problemin nedenleri değil de temel konularda tatmin etmeyen test sonuçları, yeteneğinin veya ortalamanın çok altında performans gösteren büyük bir grubun oluşması, sınıfta disiplinin kaybolması gibi işaretleriyle ilgili. Modern eğitim teorisindeki sakatlığın sonucu hakikat, bilgi ve anlam gibi şeyleri ancak geçici, öznel ve kısmi olarak gören bir değişim fetişizmiyle karşı karşıyayız.      

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı