"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Geneleve tahsilata giden bir dünya yazarı

<B>Gabriel Garcia Marquez’</B>in beklenen anıları <B>Anlatmak İçin Yaşamak </B>adıyla yayınlandı.

Her anı kitabının bir mesajı var mıdır? Elbet onun gibi Nobel Ödülü kazanmış, bir ülkenin dilinin, edebiyatının kaderini değiştirmiş bir kişinin okurlara ve yazarlara gönderdiği, ilettiği kural demesek de, yazar olmanın gizli yasası var.

Başlığı biraz daha değiştirsek şöyle de diyebiliriz: Yazmak için böyle yaşamak gerekiyor.

Anıların girişinde çağrışımı bol bir cümle: ‘İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.’

Daha çocukken, annesiyle birlikte ‘öfkeyle köpüren Magdalena Irmağı’nı aşarken, şeytani hámilerimin en sadığı olan William Faulkner’ın Ağustos Işığı’nı okuyordum’ diyen birinin ileride bir yazar olacağını söylemek kehanet olmaz.

Annesi orta sınıf bir evde doğmuş, aileye hakim bir kadın. Denetimini ömür boyu çocuklar üzerinde hissettirmiş. Muz Şirketi’nin sağladıklarıyla iyi bir çocukluk geçirmiş.

Marquez, muz şirketinin oradaki varlığının ekonomik, toplumsal uzantılarını anılarında, ailesiyle, tanıdıklarıyla bağlantısı oranında anlatır ve şöyle der: ‘Şirket gittiği her yerde ardında bir harabe bıraktı.’

Kasabayı anlattığı satırlar beni çok etkiledi, gerçekten hangi memlekette olursa olsun, birbirine benzeyen aynı özellikleri taşıyan, aynı ruhsuzluğu yansıtan yerler.

Çok güzel kasaba tasvirlerini okudum.

Anıların başta satır aralarında, sonradan kitabın ilerleyen sayfalarında yazarlık tutkusu, yavaş yavaş yükselişini izliyorsunuz. Olaylarla, insanların konuşmalarıyla bir yazarın doğuşunu öğreniyoruz.

Çevresindeki gerek aile bireylerini, gerek kasabadaki diğer insanları anlamanız için, o kısırdöngüdeki öyküleri anlatıyor, mutfağı giren öfkeli boğanın yaptıklarının nasıl günlerce, abartılarak anlatıldığını yazıyor.

‘Ama en berbat salgın insandır kuşkusuz’ diyor.

Romanlarının hayattaki kaynaklarını da anılardan izleyebilirsiniz. Yaprak Fırtınası’nın, Kolera Günlerinde Aşk’ın yazılış serüveni, bu kitaplara daha başka zengin açılarla bakmanızı sağlayacaktır. Kolera Günlerinde Aşk’ta anne babası arasındaki aşkın öyküsüne bugün değinirken şöyle diyor: ‘Yaşamla şiir arasındaki sınırları belirleyemedim.’

Bir evliliğin anatomisi, çeşitli yerlerdeki dirençli yaşamı, yalnız bir büyük yazarın kişisel tarihi değil, bir ülkenin ekonomik, siyasal çalkantılar içindeki grafiği.

Annesi ile babası 11 Temmuz 1926’da, Santa Maria Katedrali’nde evlenmişler, altı erkek, beş kız çocuğun ilki de 1927 yılının 6 Mart’ında dünyaya gelmiş; Gabriel Jose de la Concordia.

Tarihi olaylar da sık sık anılıyor, grev yüzünden öldürülenlerin sayısının 3 bin kişiyi bulduğunu belirtiyor.

Yaratıcılık ile yoksulluk arasında bir bağ var mıdır? Marquez’in anılarını okuduğunuzda, mutlaka yanıtını verirsiniz.

Mesleği açısından, en uygun ortamda yaşadığına değiniyor, ‘Dedemle benden başka evde erkek yoktu, hepsi kadındı’ diyor.

İkinci bir roman girişiminde çok düşünüyor, kesin kararını veriyor: ‘Belki de Rilke’nin dediği gibi, ‘Yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma.’’

Edebiyatçıların, her yerde bir toplantı mekánları vardır, onlarınki Mundo Kitapçısı’ydı, tıpkı bizdeki Küllük Kıraathanesi gibi.

Anılarda; yazarın günlük yaşamını, aile ilişkilerini okudukça, onun kişiliğini daha yakından tanıyacaksınız. Çünkü gündelik hayat daima, romanlardan, öykülerden daha saydam ipuçları taşır. Aralarında otuzuna basan bile yoktur, yazar yirmi üç yaşındadır.

Anlatmak İçin Yaşamak’ta içine cinselliğin de katıldığı, kitabı gülümseyerek okutan ironi de var. Tıpkı tam kıvamında dramın olduğu gibi: ‘Annemle babamın Barranquilla’daki yoksulluğu insanı yiyip bitiren cinstendi, ama bana annemle özel bir ilişki kurma fırsatı verdi.’

Latin Amerika yazarlarını yanı sıra etkilendiği eserlerden biri, Dostoyevski’nin Öteki’si diğeri de Alain-Fournier’nin Adsız Ülke (Le Grand Maulnes).

Freud, Engels hakkında düşünceleri de bir dünya yazarının görüşü olduğundan incelenmeye, tartışılmaya değer. Marquez, Kafka’nın Dönüşüm’ündeki dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa’yı okuduktan sonra, ‘Bir daha huzur içinde uyuyamadım’ diyor.

Bir dostu ona ‘İncil’e yelken açmayı öğretmiş,’ bir gün de gelmiş, önüne kalın ciltli bir kitap koymuş: ‘Bu da öbür İncil, dedi. James Joyce’un Ulysses’iydi elbette.’

Şimdi gelelim yazımıza adını veren olaya: Marquez’e bir gün eczanesi olan babası bir tomar fatura verir, ‘Bunları git tahsil et’ der. Gönderdiği mekan El Hora adını taşıyan genelev mahallesidir.

Genç Marquez içeri girer, yarı giyinik bir kadın, onu içeriye alır, soyunur, pantolonunu çıkarttırır, sonra da ‘Sen de beni soy’ der. Genç, yardım olmaksızın onu soyamaz.

İlk deneyimini yaşar. Kadın sorar ‘İlk mi’ diye, ‘Hayır yedincisi’ der. Kadın güler ve arkasından ekler: ‘Kardeşin Luis Enrique sana öğretsin.’ Çünkü küçük kardeşi oraların gediklisidir.

Marquez’in anıları, bir büyük yazarın edebi ve kişisel hayatı, Kolombiya’nın yakın tarihinden kesitler ve sanki bir roman.

KİTAPTAN

Bütün kasabalar bana aynı gelir

Rahip hiç durmadan konuşurken duraklamadan bir köy meydanından geçtik, kalabalık toplanmış, yakıcı güneş altında neşeli bir parça çalan bandoyu dinlemekteydi. Bu köylerin hepsi bana aynıymış gibi gelir. Papalelo (Dedem Albay Nicolas Ricardo Marquez Mejia) beni Don Antonio Daconte’nin meşhur Olympia Sineması’na götürdüğünde de, kovboy filmlerindeki kasabaların bizim trenin içinden geçtikleriyle aynı olduğunu düşünürdüm. Daha sonra Faulkner okumaya başladığımda, onun romanlarındaki kasabalar da bana bizimkilerin aynısıymış gibi geldi. Bunda şaşırtıcı bir şey yok elbette, kasabaların hepsi de United Fruit Company’nin mesihimsi etkisiyle, iğreti ve geçici birer kamp alanı tarzında kurulmuş yerlerdir.

Dedem ressam olacağımı söylerdi

Mesleğim açısından o deli dolu evden ve özellikle de beni yetiştiren kadınların karakterlerinden daha uygun bir ortam düşünemiyorum. Dedemle ikimizden başka erkek yoktu, o savaşlara ait kanlı hikáyeler anlatarak beni yetişkinlerin hüzünlü dünyasına hazırlar, kuşların nasıl uçtuğu ya da akşam alacasında gürleyen gök gürültüleri hakkında akademik bilgiler verir. Resim çizmeye olan ilgimi desteklerdi. Evden kadınlarının çığlıkları göklere yükselene kadar boyamadığım duvar kalmadı: ‘Duvarlar bu piçin resim kağıdı mı!’ Dedem epeyce öfkelendi, işliğinin bir duvarını beyaza boyayarak bana önce renkli boya kalemleri, sonra da bir suluboya takımı aldı; o balıklarını imal ederken ben de canımın istediği gibi resim yapardım.

Don Kişot sıkıcı, yardımcısı ise hiç komik değildi

Okul müdürüymüş. Juan Ventura Casalins’ti adı, onu çocukluk dönemime ait bir arkadaş gibi hatırlıyorum, dönemin ürkütücü öğretmenleriyle ilgisi yoktu. Okul kütüphanesindeki kitapları okumak için eve götürmemize izin verirdi. Don Kişot’u okumam başka bir bölümde anlatılmayı hak eder, çünkü bende Casalins Öğretmen’in öngördüğü etkiyi yaratmadı. Seyyah şövalyenin söylevlerinden sıkıldım, yardımcısının aptallıklarını hiç de komik bulmadım, hatta hakkında onca söz söylenen kitabın elimdeki olmadığını düşünmeye başladım. Öte yandan öğretmenim kadar bilge bir insanın yanılamayacağını düşünüyor, sanki bir müshil ilacı gibi kitabı yutmaya çalışıyordum. Tekrar tekrar okumaya çalıştım, ama her defasında sıkıldım. Ta ki bir arkadaşım kitabı sifonun üzerine bırakarak, günlük ihtiyaçlarımı giderirken okumamı önerene kadar.

DOĞAN HIZLAN'IN SEÇTİKLERİ

Haliç’te Cinayet Barbara Nadel Oğlak

O Ben Ki: Edip Cansever Kolektif Alkım

Kölelerin İmparatorluğu Andre Clot Epsilon

Yıldızların Suya Döküldüğü Feyza Hepçilingirler Everest

Maggie Darling James Howard Kunstler İthaki
X