Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Geldiğine geleceğine pişman olan bir İngiliz...

Parish ailesi, emekli olunca 1997’de İngiltere’deki herşeylerini satıp Milas’a yerleşmiş, 3 parselden oluşan 800metrekarelik bir toprak alıp, kendilerine küçük bir ev yapmışlar. 5 yıl sonra birgün kapıları T.C. Devleti tarafından çalınmış. Ogün bugün hayatları zehir olmuş.Türk toplumunun bir bölümünde  garip bir korku vardır. Yabancıların ülkemizde gayrimenkul almaları, “vatan topraklarının talan edilmesi” veya “cennet vatanımızın satılmas” anlayışı ile eşit görülür. Kimileri daha da ileri gider ve Güneydoğu’da Arapların büyük topraklar kapattıklarını, Hatay’da yer aldıklarını, Rum’ların Pontüs imparatorluğunu yeniden kurmak için Karadeniz’de, Ermenilerin’de Kars-Ardahan’da ev satın alıp “Büyük Ermenistan” rüyasını gerçekleştirmeye çalıştıklarını iddia ederler. İşin garip yanı, bu söylentileri resmi yetkililer de ciddiye alırlar. Birkaç kafadan çıkan ses, herkesi etkiler. O kadar ki, kısa bir süre öncesine kadar, Türkiye’nin neresinde olursa olsun yabancıya gayrimenkul  satılmazdı. Hala bazı bölgelerde yasak sürüyor. Hala askerden izin alınması gerekiyor. Dünya mümkün olduğunca yabancıları yatırım yapmaya, gayrimenkul almaya cesaretlendirir, biz ise kornkutup kaçırmak için elimizden geleni yaparız. Ancak bu kadar önlem almamıza hiç gerek yok. Ne Genelkurmaşy izni ne birşey... Bırakın, bizim bürokrasimiz ve çarpık düzenimiz vatanı koruma görevini (!)  her kurumdan daha etkili şekilde gerçekleştiriyor. İşte basit bir örneği... PARISH AİLESİNİ PERİŞAN ETTİK... Nigel Parish ve eşi Milas’ta oturan altmışlarında bir İngiliz  çift. İngiltere’nin bir bankasının üst düzel yöneticiliğinden emekli olduktan sonra , hayran kaldıkları Türkiye7ye yerleşmeye karar verirler. Herşeylerini batıp, 1997 yılında Ören kasabası Yalı mahallesinde 3 ayrı parseli sahibinden alıp ev yapma planlarını uygulamaya koyarlar. İlk şoklarını “burada yabancıya mal satılmaz. Asker yasağı var” ile yaşarlar. Türkler canım koyları mahvedip, birbirinden çirkin gecekondular ve yasak inşaatlar yaparken kimse sesini çıkartmaz, ancak bayancı gelince hemen kaşları çatılır. Parish ailesi “boşver canım, arsayı en iyi tanıdığın bir Türk üzerine yaparsın, olur biter” diye yol gösterenlerin mantığını, bizlerin kendi kendimizi aldatma alışkanlığımızı, anlayamazlar, ancak artık  yola çıkmışlardır. Tapudan, arsaların temiz olduğu, özel sahibi bulunduğu ve inşaat yapılmasında  hiçbir sakınca olmadığına dair belge alırlar. Ardından 3 parseli birleştirip 1998’de de evlerini inşa ederler. Artık çok mutludurlar. O kad rki, genç bir İngilizce öğretmeninin ricasıyla yerel okula yardım ederler. Bizzat İngilizce sınıfını boyar, ruhsuz ve renksiz sınıfları  renklendirirler. Okulun müdürü aydın bir kişi olduğu için, aralarında güzel bir ilişki kurulur. Ancak,  herşey  5 yıl sonra (2002’de) değişir. Maliye Bakanlığı, aldıkları üç parselden birinin kendine ait olduğunu, ertesi yıl (2003’te) da Orman İdaresi diğerinin Orman malı olduğunu belirtip, arsaları boşaltma istemiyle hamkeme açarlar. Parish ailesi ne olduğunu şaşırır. Ellerindeki tapuları gösterirler, tanıklara koyarlar, mahkeme koridorlarında sürünürler, bilirkişiler, yerinde incelemeler, hiçbir işe yaramayan avukatlar ve dünya kadar da masraf. Sonuçta mahkeme Tapu’ya değil, DEVLETE hak verir. Üstelik 675 milyar TL ceza da keser. Parish ailesinin şaşkınlığını herhalde tahmin edersiniz. Nereden baksanız, akıl ve mantığa sığmayan  bir durum. Bizlerin dahi kaldıramayacağımız bir karmaşa. Parish’ler çaresiz ve üzgün. Herhalde herşeylerini satıp, Türkiye’yi ikinci vatan görüp yerleşmiş olmaktan  pişmanlar. Ziyaretlerine gelen İngiliz dostlarına  başlarından geçenleri anlatınca, herhalde düşünenler dahi Türkiye’de  mal almaktan vazgeçerler. Dedim ya, Cennem Vatanı korumak için Askerden izin almaya veya kısıtlayıcı yasalar çıkartmaya hiç gerek yok. baksanıza  satış yöntemimiz, kayıtların kötülüğü ve adalet mekanizmamız yeterince caydırıcı oluyor. Parish ailesi şunu bilmeli... Bu durum sadece onlara özgü değil. Yabancı olduklarından dolayı böyle bir muameleyle karşılaşmış değiller. Aynı durumda canı yanan Türk vatandaşlarını bir görseler, kendi sorunlarını unutur, bizi teselli ederlerdi... *                  *                    *BAKIM ZAMANI...  Bu ay Bodrum İngiltere’nin önde gelen besin uzmanlarından Amanda Hamilton ve ekibini ağırlıyor. Ekip müşterilerine 1 hafta süren detoks kürü uyguluyor. Bu kürle,  hiçbir yemek yemeden, sadece taze meyva suları ve tamamen doğal ilave destekleyici haplar alınarak tüm vücut dinlendiriliyor. Bir çeşit oruç yani...Yanında yoga ve meditasyon da var. Bir de masaj...  Böylece vücut toksinlerini atıyor. Organlar sindirim ile uğraşmadıklarından vücuda yararlı salgılar salabiliyor. Bağırsaklar tamamen boşaltılıyor. Karaciğer gibi organlar, yıl boyunca kullanılan içki, sigara, ilaç, çikolata, ağır yiyecekler ve alınan ilaçların biriktirdiği toksinlerden temizleniyor. Katılımcılar, bu temizleme ve yenilenmeyi sadece iç organlarında hissetmekle kalmıyor. Fazla kilolarının önemli bir bölümünü veriyorlar. Deri ve saç güzelleşiyor.  Yeniden doğmak isteyenler Bodrum’a.... (www.dreamlands.com.tr -- Tel: 0212 263 86 42 veya 0533 241 21 11 Gül Kaynak) BİZİM YASALARIN SADECE 118 SAYFASI HAZIR Avrupa Birliği muhteviyatı (bugüne kadar kabul edilmiş ve uygulamaya sokulmuş yasalar) ekleriyle birlikte 80 bin sayfa tutuyor. Şu sıralarda en çok telaş yaratan konu da bu. 80 bin sayfalık AB yasalarının Türkçeye tercüme edilmesi  gerekiyor.  Henüz küçük bir bölümü yapılabildi. Bu tercüme konusu son derece önemli, zira bu yasaları ilerde bizler aynen uygulayacağız. Madalyonun öteki yüzünde de bizim yasalarımız var. Onlarda onbirlerce sayfa tutuyor. Belki inanmayacaksınız, ancak şu ana kadar 118 sayfası tercüme edilmiş durumda. Bu karşılıklı, tercüme alışverişi hayati derecede ciddi bir iş. Nedeni de, “Tarama” denen, yani AB uzmanlarının bizim yasalarla, kendi yasaları arasındaki farkı  görmelerinden kaynaklanıyor. Türk yasalarının ne olduğu anlaşılacak ki, fark bulunabilsin. Size belki çok teknik bir konu gibi gelebilir, oysa değil. İşin temelinde bu karşılaştırmalar yatıyor. Müzakerelerin başlayabilmesi, belirli bölümlerin (çevre, sanayi, mali konular, vs...) açılması, tartışılması ve uyumun nasıl gerçekleştirilebileceğinin saptanması, ancak aradaki farklılıkların bilinebilmesiyle gerçekleşecek. 3 Ekim’den itibaren başlayacağı belirtilen “Tarama” ne kadar çabuk bitirebilirse, müzakere süreci o kadar çabuk başlayacak ve o kadar hızlı bitirilebilecek. Aynı sorunlar başka ülkeler, içinde sorun olmuştur. Hepsi zorlanmışlar, ancak eninde sonunda tercüme  konusunu halledebilmişlerdir. Bizim çözmememiz  için de bir neden göremiyorum. İşki fazla uzatmadan kolları sıvayalım... MUTLUYUM, DEMEK GARİBİMİZE GİDİYOR Bilmem dikkatinizi çekti mi, Perşembe günkü gazetelerde Devlet İstatistik Enstitüsünün bir anketi yayınlandı. Sonuçlar hepimizi şaşırttı.            Genelde yüzde 50’nin biraz üstünde dahi olsa, toplumun kendini mutlu görmesi garibimize gitti. Gazetelerin manşetlerinde, kimi köşe yazılarında hep bir kuşku vardı. Sanki “acaba bu işin içinde bir iş mi var? Acaba DİE rakkamlarla oynadı mı? Acaba güvenilir bir anket mi?” sorularıyla dolu haberler ve yorumlar okuduk.            Aynı anket “Türk toplumunun yüzde 70’i mutsuz. İnsanlar şikayetçi “ diye çıksaydı, hiç kimse sorgulamadan kabul ederdi.            Neden ?            Neden böylesine kötümseriz ?            Neden mutluyum demekten korkuyoruz veya mutlu olmak- kendini mutlu hissetmek ve bunu da açıkça söylemekten rahatsızlık duyuyoruz ?            Biz hasta bir toplum muyuz ?            Hayır, hasta değiliz. Ancak mutsuzluğa öylesine alışmışız ki, kendimizi bir türlü farklı göremiyoruz.            Ayrıca bir de utanıyoruz.            Mutlu olduğunu söyleyince hemen “aman nazar değer” diyenleriniz yok mu ?            İşinizde dahi, hayatından ve maaşından memnun olanlar bunu açıkça söylemezler. Ne olur ne olmaz, diyerek şikayet etmeyi daha garantili bulurlar.            Hep sorunlu olmak, her sorundan dolayı dışımızdakileri suçlamak daha bir kolayımıza gider.            Artık bu alışkanlıklardan kurtulmamız gerekiyor. Türkiye artık farklı bir dünyaya giriyor. Avrupaya yelken açmaya hazırlanıyor ve biz toplum olarak hala geçmişte yaşıyoruz.                                                      *                     *                   *(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com.) yayınlanmaktadır
X