« Hürriyet.com.tr

Gece güneşinde Tromso

21 Haziran haftasında Kuzey Yarımküre yılın en uzun gündüzlerini yaşarken kutup dairesine yakın bölgede hava kararmak bilmez. Güneş neredeyse hep gökyüzündedir. Norveç’in ıssız şehirleri işte bu dönemde festivallerle şenlenir. Halk evine girmek istemez.

Mehmet YAŞİN
X

Kuzeye yolculuğun en zor yanı bence bavul hazırlamak. Kışlıklar çoktan ortadan kalkmış, ketenler gardıroptaki yerini almışken, yeniden kışlıkların peşine düşmek insanı yoruyor. Ayrıca yaz başında soğuğu hayal etmek güç. Sadece iki ay önce yaşanan soğuk, insanın aklından uçup gidiyor hemencecik. Kaç derecede ne kadar üşüyordum acaba?
Paltonun altına bir kazak yeterli mi? Eldivenleri nereye koymuştum? Botlar hangi cehennemde? Yün çoraplar? Kışlıkları şimdi mi giymeliyim, orada mı? Atkıya gerek var mı? Dışarıda 30 derece sıcak varken insanı yoran sorular bunlar.

6 AY KARANLIKTA

Norveç’e gidiyordum. Bir kez daha kuzeyin yemekleriyle haşir neşir olacaktım. Geçen yıl da bu zamanlar oradaydım. Norveç Deniz Ürünleri Konseyi’nin gezi programı heyecan vericiydi. Aslında program kadar beni heyecanlandıran ‘Gece yarısı güneşiydi’. Kuzeyin en zengin ülkesinde bu aylarda güneş hiç batmıyordu. Gökyüzüne asılıp kalıyordu adeta.
Uzun bir yolculuk sonrasında Tromso’ya vardım. En tepedeki en güzel şehirdi burası. Yaz güneşi bir kez yüzünü gösterince, 6 ay gitmek bilmiyordu. Burası dünyanın bir ucuydu. Kutup Dairesi’nin de 400 kilometre kuzeyinde öyle bir yerdi ki, kuzeye doğru birkaç adım atsanız, sanki kayıp, dünyanın altına düşecektiniz. Böyle bir duyguya kapılıyordu insan. Yazın sıcaklık 10 dereceye kadar yükselirken, kışın eksi 25-30 dereceye kadar düşebiliyordu.
Bu dönemde sadece ışığın sözü geçiyordu. Yorgun vücutlar gecenin karanlığını özlese de karanlık kendini göstermemekte kararlıydı. 1 Mayıs’ta başlayan aydınlık, hâkimiyetini 11 Ağustos’ta karanlığa terk ediyordu. Bu bölgede zaman diye bir kavram yoktu. İnsan kendi zamanını kendisi ayarlıyordu. Acıkınca yemek yiyor, uykusu gelince yatıyor, canı isteyince sevişiyordu. Bu uzun bitmeyen günleri geçen yıl bir kere yaşamıştım. Bir kez daha yaşayacağım için heyecanlanıyordum.
Yolculuğum gemi turuyla başlayacaktı. Küçük bir balıkçı teknesiydi bu. Başka yolcular da vardı. Başaltındaki minik kamarama yerleştim. Sonra kıç taraftaki küçük restorana geçip, aşçıyla tanıştım. Tekne açıldı, fiyortlara doğru yol aldı. Deniz sakin görünüyordu ama ölü dalgalar beşik gibi sallıyordu.
Yolculardan bazıları, üst güvertedeki sıcak su havuzuna girmişti. Yağmur çiseliyor, kuzeyden buz yalayıp gelen rüzgâr üşütüyordu. Havuzdakiler yeterince ısınınca, kendilerini buz gibi denize attılar. Ben ise onları izlerken en kalın giysilerimleydim.
Fiyortların tepesindeki pamuk pamuk uçuşan bulutlar yere öylesine yakın duruyorlardı ki, elimi uzatsam sanki tutabilirdim. Dağlardan aşağı küçük şelaleler dökülüyordu. Bunlar zirvede eriyen karları küçük derelere taşıyor, dereler buz gibi suları denizle buluşturuyordu. Şelalelerin sesini duyamıyordum ama tahmin edebiliyordum. Sessizliği yırtan şırıltılardı.

Gece güneşinde Tromso

EVLER NEDEN BU KADAR RENKLİ

Kırmızı boyalı evler, önlerindeki küçük teknelerle insanı çeşitli hayallere sürüklüyordu. Hele benim gibi İstanbul yorgunu birisinin aklına neler düşürmüyordu ki bu sessiz yalnızlık. O evde yaşamak, o tekneyle balığa çıkmak...
Fiyortlarda bu hayali kurarken içtiğim Aquavit sayısı da artıyordu. Kuzeyin bu sert içkisi, insanın hayal gücünü nasıl da kamçılıyordu.
Aşçı akşam tüm yeteneğini ortaya döktü, somondan, ringadan, halibuttan damak çatlatan yemekler yaptı. Gece uyumadım, çünkü hava hiç kararmadı. Uyanık düşlerimi, fiyortların kıvrımlarında dört nala koşturdum durdum.
Ertesi gün balık tuttum. Ama çok keyif aldığımı söyleyemem. Çünkü kaptan önündeki ekrana bakıp balığın nerede olduğunu buluyor, biz de oltalarımızı oraya sallıyorduk. Artık hiçbir şeyde sürpriz kalmamıştı. Bu danışıklı dövüşte iki tane büyükçe mezgit balığı, bir morina yakaladım.

BOMBOŞ PENCERELER

Dönüşte ölü dalgalar canlanıp büyüdü. Tekne beşiğe benzedi. Tromso’da karaya çıktığımda bir süre daha sallandım. Yalpalayarak sessiz sokakların arasından kent merkezine doğru yürüdüm. Beni görenler Aquavit’i fazla kaçırdığımı söyleyebilirdi. İki-üç katlı ahşap evler rengârenk boyanmıştı. Sanırım gri kış günlerinin kasvetini kırmak için renklerden medet ummuşlardı. Hâkim renk vişne çürüğüydü. Pencereler tül ve çiçekle süslenmişti. Arka sokaklar bile ülkenin zenginliği hakkında ipuçlarını sergiliyordu. Yaklaşık 5 milyon kişinin yaşadığı ülke, sadece Kutup Denizi’nden çıkan petrolden yılda 30 milyar dolar kazanıyordu. Kişi başına düşen milli gelir 30 bin doları buluyordu. Yine de dünyada en yüksek vergiyi Norveçliler ödüyordu. Refah toplumu olmak yaşam süresini de etkilemişti. Ülkede erkeklerin yaş ortalaması 76’yı, kadınların ise 81.5’i buluyordu. Ayrıca Norveç dünyanın en tenha köşelerinden biriydi. Burada kilometre kareye sadece 11.7 kişi düşüyordu.
Sahildeki bir bara oturup, rakamlardan uzaklaşmaya çalıştım. Gece yarısı güneşi, beyaz bulutların arasından bir görünüyor, bir saklanıyordu ama hiç batmıyordu. Karanlığın silindiği bu günlerde, fiyortların hemen kıyısından yükselen karlı siyah dağları, pencerelerinde hiç kimsenin görünmediği kırmızı evleri, balıkçı teknelerinin üstünde çığlık çığlığa uçuşan martıları, uzaklardan geçip giden karpuz kıçlı mavi balıkçı teknesini, beyaz bir çizgi gibi zirveden aşağıya doğru akan ince şelaleleri seyrederken, geceyi unutmanın keyfini anlatmanın çok zor olduğunu kavradım. Odama gidip, kalın perdeleri çektim. Yapay karanlığa kanıp uykuya çekildim.
Ertesi sabah uyandığımda, güneşin bir gece önce bıraktığım gibi durduğunu gördüm. Güne iyi bir kahvaltıyla başlamak istiyordum. Norveçlilerin kahvaltıda bol tereyağı sürülmüş birkaç dilim ekmek, kayısı kıvamında yumurta, peynir, domates, salatalık, reçel, ringa balığı turşusu yediklerini öğrenmiştim. Ben de aynı kahvaltıyı yaptım. Sadece ringa turşusunu es geçtim. Oldum olası balıkla sabah kahvaltısını yan yana getiremiyordum. Kahverengi renkli tatlı keçi peynirine ise (gudbrandsdalsost) bayıldım. Ondan kestiğim kalın dilimleri, Norveçlilerin peksimeti andıran ünlü yassı ekmeğine (flatbroad) katık ettim. Enerjiye ihtiyacım var bahanesiyle tabağımı iki kere doldurdum. Ardından da koyu bir kahve içince kendimi yeni güne hazır hissettim. Havaalanına giderken, bir süre güneşli, bir süre karanlık, çokça gri olan bu kentte yaşayıp, yaşayamayacağıma karar verememiştim.

Gemiler, güzel kadınlar Bu şehirde yaşamak vardı

Norveç’teki ikinci durağım, ülkenin en eski kentlerinden biri olan Bergen’di. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kent, Kral Olav Kyrre’nin 1070 yılında keşfetmesinden beri önemini korumuştu.
Bergen’i adım adım gezmedim. Zaten hiçbir kenti adım adım gezmiyordum. İlk kuruldukları eski mahalleler, bana kent hakkında yeterli ipuçları veriyordu. Kentin ruhuna, yaşamın anlamına, geçmişin izlerine hep eski sokaklarda yürürken rastlıyordum. Kentlerin yeni mahallelerinde, biz kısa süreli gezginler için görülecek pek bir şey yoktu ve oralarda zaman harcanmamalıydı.
Ben de öyle yaptım. Bergen Limanı’nın çevresindeki kahvelerde, lokantalarda, galerilerde, müzelerde zaman harcadım. Deniz kıyısına sıralanmış o dik çatılı rengârenk evler, küçük kahveler, dükkânlar, üç direkli kocaman yelkenliler, diğer tekneler özellikle de güzel kadınlar insanda burada yaşama arzusu uyandırıyordu.
Hele güneşin alçaldığı anda, gökyüzüne vuran renkleri gören bir kahvede bir bardak şarap içiyorsanız, “işte hayat” demekten kendinizi alamıyordunuz. Bergen Limanı’ndaki yaşam görüntüleri insanı kıskandırıyordu.
Kenti bir kez de tepeden görmek için teleferiğe binip, Bergen Dağı’na çıktım. Ayaklarımın altına serilen manzaraya vuruldum. Limana girip çıkan gemi ve yelkenliler, fiyort, orman, rengârenk evler, süzülüp giden pamuk yığını bulutlar, sonsuzluğa uzanan yeşil çayırlar... Bir kenti anlatan tabloda olması gereken her şey vardı tepedeki kuşbakışı görüntüde.
Ertesi günümün büyük bir bölümünü, yine limanın çevresinde kurulan ‘Balık Pazarı’nda geçirdim. Kuzey Denizi’nin tüm deniz mahsulleri tezgâhtaydı: Dev yengeçler, çeşit çeşit balıklar, kabuklular, istakozlar, boy boy karidesler, konserveler, islenmiş balıklar. İsterseniz balıkçıda pişirtip, kıyıdaki bir sıranın üstünde yiyordunuz.
Gün biterken Bergen’de yaşayabileceğime karar verdim. Çevremdekilerin huzur ve mutluluğunun beni de sarmalamasını diledim. Yolculuğumu batmayan güneşe kadeh kaldırarak bitirdim.

Kaynak: Mehmet YAŞİN

En İyi
Türkiye’nin en güzel 10 nehri
GezginGezgin
Şehirde kalanlara bayram için 20 öneri