Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Gazeteci sorar, siz yanıtlamayın…

Sadece Hüseyin Çelik değil, hemen hemen her siyasiden aynı yaklaşımı duymuşumdur. “Kardeşim, her önünüze gelene mikrofon uzatıyor ve aklınıza gelen her soruyu soruyorsunuz. Olur mu böyle şey?” derler. Buna benim çok kesin bir yanıtım var.

Geçen gün, Ak Parti sözcüsü konumunda olan Hüseyin Çelik iktidarı eleştiren muhalefet kanadına yanıt verirken, medyaya da bir uyarıda bulundu.

Hepimizin, kimi yakalarsak bir mikrofon uzattığımızı ve aklımıza gelen her soruyu sorduğumuzu söyledi.

Açıkça, bizim de bu konuda sorumluluğumuzu bilmemiz gerektiğine dikkat çekti. Ancak bu sorumluluğun sınırlarını çizmedi. Neye göre karar vereceğiz?

Bir devlet adamı gibi mi davranmamız isteniyor, yoksa buna bir siyasetçi gözlükleriyle mi bakacağız?

Gazeteciliğin dışında, hangi değer yargılarıyla hareket etmeliyiz?

Üstelik, bizler gazeteceyiz. Haber unsuru olan herşeyi yayınlamak isteriz. Bu amaçla da, ilgili herkese mikrofon uzatırız.

Hüseyin Çelik’in bu yaklaşımı yeni değil.

1960-1990 arasında sık sık tekrarlanırdı. Askeri yönetimlerde daha ileri gidilir ve “Ülkenin bölünmezliği ve laik-demokratik sistemini koruyup kollamak da sizin görevinizdir. BM gözlemcisi gibi davranamazsınız” denirdi.

Ben tam aksini düşünüyorum.

Gazetecinin görevi, devleti kollamak, siyasetçi gibi davranmak değildir. Onun görevi, doğru haber  yapmaktır. Mikrofon uzattığı kişinin doğruluğunu kontrol de edemez. Eğer muhatabı yalan söylüyorsa, bu durumdan kendi sorumlu olur, gazeteci değil.

Gazeteci mikrofonu uzatır, ancak kimseyi konuşmaya zorlayamaz. Her mikrofon gördüğünde çenesi boşalan politikacılar söylediklerinin hesabını verirler.  Kimse gazeteciye “neden mikrofon uzattın, soru sordun?” diyemez...

Gazeteci sorar, hangi soruya yanıt vereceğine, hangisine vermeyeceğine de siyasetçi karar vermeli. “Ne yapayım, soru sordunuz, ben de yanıtladım” yanıtı kabul edilemez.

Bizim meslekte çok iyi bilinen, uluslararası bir deyiş vardır: Aptal soru yoktur. Aptal yanıt vardır.

OSMANLI, MISIR’LI MUHALİFLERE NE YAPARMIŞ?

Haftalardır Le Monde, New York Times ve Guardian gibi gazetelerden olayları izlerken ikide bir “baltai” adı verilen ve bizde “lümpen” anlamına gelen  bir kelime kullanıldığı gözüme çarpıyor. Özellikle de, devletin harekete geçirdiği sokak serserilerinden oluşan bu vurucu güçler Tahrir Meydanı ve diğer kitlesel gösterileri sindirmek üzere örgütlenmişler.  Balthagi, bu heriflerin arapça adı.
 
Bunu tarihçi bir Arap arkadaşımdan araştırdım, neyin nesi diye. Meğerse deyimin aslı Osmanlı'nın “baltacı”larından kaynaklanıyormuş.
 
Osmanlı döneminde hizaya gelmeyen, çizmeyi aşan, ya da devlet-i şahaneye itibar etmeyen Mısır seçkinlerinin,  ya da ahali arasındaki muhaliflerin, adı üstünde,  “balta”  ile kafalarını keserlermiş.(!)  Mısır  Osmanlı yönetiminin özel vurucu gücü imiş.
 

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ’NE YAZIK OLDU...
 
Biri bir kuyuya taş atar, yüzlerce kişi çıkaramazmış diye bir söz vardır ya, işte Selçuk Üniversitesi’nin düştüğü durum aynen böyle.
 
İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Orhan Çeker bir cümle sarf etti, bunca yıldır binbir emekle büyütülen bir üniversite, kamuoyunda birden bire, dekolte giyinen kadınların saldırıya uğramalarının normal görülmesi gerektiği gibi, çağdışı bir düşünceyle özleştirildi.
 
O güne kadar hiç tanınmayan Prof. Çeker, bu sözleriyle birden ünlendi ve tüm TV kanallarına çıkıp kendini gösterdi, ancak olayın faturası üniversiteye çıktı.
 
Rektör Süleyman Okudan ne kadar kızsa, ne kadar sinirlense haklıdır.
 
Gerçekten de, çok emek verdi ve bu üniversitenin dünya standartlarına çıkarılmasında da büyük katkıları oldu.
 
Ancak gelin görün ki bir yol kazası, onca çalışmayı kamuoyunun gözünde sıfıra düşürdü.
 
Bunlara yol kazası demek daha doğru.
 
Selçuk Üniversitesi, böyle bir dünya görüşüne sahip olmadığını, rektörünün ağzından dünyaya ilan etti. Bundan sonra, gerçek yüzlerini göstermeli ve bu kafaların -ne kadar akademik özgürlük denirse densin- hiç değilse gençleri zehirlemelerini engellemeliler. Hiç değilse, gençlerin farklı görüşleri de algılamalarına yardımcı olmalılar.
 
Geçmiş olsun.

ERGİN SAYGUN ’A GEÇMİŞ OLSUN...

Emekli Orgeneral Ergin Saygun, 30 yıldan beri tanıdığım, ailesiyle tanıştığım, evinde yemeğini yediğim ve  arkadaşım diyebileceğim bir askerdir.
 
Entellektüel kapasitesi, dünyaya bakışı ve bilgisiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önde gelen isimlerinden biri olmuştur.
 
Hoşgörüsü, insanlara yaklaşımı, demokrasiye inancını yakından bildiğim Saygun’ın Emret Komutanım kitabımı yazdığım dönemlerdeki katkılarını bildiğim için, bendeki değeri daha büyüktür.
 
Ergenekon davasına karıştırılması onu herkesten çok sarstı.
 
Gazetelerde okuduğum kadarıyla iki defa kalp krizi geçirmiş.
 
Dostlarıma kötü günlerinde sırt çevirmem.
 
Göreceksiniz, Saygun sonunda beraat edecek. Yeter ki, bu insanlık dışı, dava boyunca tutukluluk uygulamasına dayanabilsin.
 
Saygun, benim gibi onu yakından tanıyanların vicdanında çoktan beraat etti. Eminim yargı da onun suçsuzluğunu kabul edecektir.
 
SAKLIKÖY'Ü MUTLAKA GİDİP GÖRÜN...

Sevgililer gününü 12 eski arkadaş birlikte Saklıköy Country Hotel ve Club'da geçirdik. Emekli Büyükelçi Murat Sungar' ın yaş günüydü.

Ünlü Polenez Köy'e çok yakın. Şile'ye doğru giderken İshaklı Köyü’ne giriyorsunuz ve muazzam bir ormanlık sahanın ortasında, son derece zevkli hazırlanmış bir Country Club ve Otel ile karşılaşıyorsunuz.
 
Son derece modern bir köy inşa edilmiş.
 
Biri kerpiç otel, diğeri Fransız stilinde taş otel.
 
Odalarının dekorasyonu tam bir köy evini andırıyor, ancak son derece zevkli döşenmiş.
 
At biniliyor... Dışarıda son derece geniş bir havuzu, etrafında şezlongları... Diğer yanda, dev mangallardaki ateş üstünde etler pişiyor ve kalın battaniyeler altında ve dev ateş etrafında yemek yiyebiliyorsunuz... Köy kahvesi ayrı ... Maç seyredebileceğiniz geniş oturma salonu ve iki ayrı restoranı.
 
Son derece kibar personel, çok hızlı bir servis ve harika yemekler.
 
İnsan daha ne isteyebilir ki...
 
Sizlere tavsiye ederim. Aileniz veya sevgilinizle gidilecek çok farklı bir yer. (www.saklikoy.com)
     

NTV’NİN NEFİS TARİH DERGİSİ

Bir süredir büyük bir merakla izliyorum.

Eğer meraklıysanız ve hala  görmedinizse NTV’nin  aylık Tarih  dergisini mutlaka alın.  Birazcık ilginiz varsa, kaçırmayın. Hiç ilginiz yoksa dahi, bir defalık göz atın. Eminim, tiryakisi olacaksınız.

Gürsel Güçlü’nün yönetiminde hazırlanıyor. Son derece değerli bir yayın kurulu var.  Harika  bir baskı ve iç tasarıma sahip.

Neden beğeneceksiniz biliyor musunuz?

Tarihteki olaylarla, bugünü çok başarılı şekilde bir araya getirip, harika bir karışım çıkmış. Murat Bardakçı ile başlayan  tarihin popüleştirilmesinde bu dergi, bir adım daha ileri gidiyor.

Bayılacaksınız.

KİTAP KÖŞESİ
      
MAVİ DÜŞ

Aydın Sezer'in son kitabı “Mavi Düş” Doğan Kitap'tan çıktı. Sezer, 1997 ile 2000 yılları arasında Rusya büyükelçiliğimizde Ticaret Müşaviri olarak Mavi Akım projesinde görev aldı. İşte şimdi “Mavi Düş” kitabı ile bize hem Mavi Akım'ı hemde Rus-Türk ilişkilerini anlatıyor. Mavi Akım, çok önemli bir proje. İlk dillendirildiği tarihlerde “Mavi Düş” demişlerdi imkansızlığına vurgu yapmak için. Ancak 1997'de başlayan çalışmalar 2005'de bitti. Hem bu süreci hem de Rus-Türk ilişkilerini anlamak için güzel bir çalışma olmuş. (0212 373 77 00)

X