"Onur Baştürk" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Onur Baştürk" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Onur Baştürk

Garsonların havada uçtuğu mekanik yemekteydim

Dev bir cam sarayın içindeyim.

Yemek masalarını yan yana, sıra sıra olmak suretiyle dizmişler. Masaların arasına da ray sistemi kurmuşlar.
Neden böyle bir şey yapmışlar ki?
Masaların arasından tren filan mı geçecek?
Ben onu bunu bilmem, fena halde açım! Bir an önce yemek başlasın istiyorum.
Neyse ki benimle beraber yemeğe davetli 150 kişi, yavaş yavaş yerlerine oturuyor ve servis başlıyor.
Önce su ve şarap servisi. Ama öyle normal bir şekilde gelip şarabınızı ya da suyunuzu doldurmuyor garsonlar. İşi zorlaştırmışlar!
Şişeleri küçük bir vinç mekanizmasına tutturmuşlar, bu şekilde uzaktan uzağa dolduruyorlar bardağınıza!
Aslında bu daha bir şey değil, önümüzdeki dakikalarda nasıl numaralar çekilecek henüz haberim(iz) yok.

İYİ DE BEN NEREDEYİM?

Çünkü bu bir MEKANİK yemek. Servisten tutun da masadaki çatal bıçak, bardak, tabak düzeneğine kadar her şey Tim Burton filmleriyle Zihni Sinir projeleri arasında bir ambiyansta, tatta. Konsept bu yani.
Peki bu konsepti yapan kim? Ben neredeyim, kiminleyim, kimlerleyim? Rüya filan mı görmekteyim?
Yapanlar, tabii ki Fransızlar. Zevk ve de keyif milleti. Ben de Paris’teyim.
Şehrin dışındaki semtlerden birinde, Pantin’de yer alan Hermes’in o meşhur Birkin ve Kelly çantalarının üretildiği en büyük atölyesinde, merkez üssünde...
Ve bulunduğumuz yemek de, Hermes’in her yıl yaptığı tema yemeği.
Geçen yılki tema, “masal gibi yaşam”mış, bu yılki ise “atölyenin kalbi” olarak belirlenmiş. Çünkü 140 yıllık geçmişe sahip Hermes markası, ürünlerini evladiyelik hale getiren, tek tek ve ince ince işleyen ustalarına saygı duruşunda bulunmak istemiş.
Aynı zamanda tabii, kendini diğer lüks markalardan bir kez daha ayırmak, ürünlerini yaparken bu çağda, bu zamanda makineyi ne kadar az kullandıklarının altını çizmek için...
Yemekteki her şeyin bu kadar dolaylı olması, garsonlar dahil bizim de yemek yerken normal yemek yeme düzenimizin dışına çıkmamız bundan. -Mış meğer.

HAVADAN KARABİBER SERVİSİ!

Ve işte olayın koptuğu an. Bu rayları neden kurmuşlar masaların arasına diyordum ya. Meğer ana yemeği servis etmek içinmiş!
Dev bir çemberin içine tüm tabakları yerleştirmişler.
İşte o çember rayların arasında bir yandan ilerliyor bir yandan garsonlar tabakları oradan alıp masanıza koyuyorlar.
Şahane! Ama bitmiyor. Hani nerede benim kırmızı etimin karabiberi?
O da geliyor! Ama havadan taarruzla. Çünkü garsonları vinç makinesinin ucuna bağlamışlar bu kez, masanızın üstüne gelip akrobatik hareketlerle tabağınıza karabiber döksünler diye!
İyi ki garsonlardan biri davetlilerin üzerine düşmüyor emniyet kemeri gevşeyip filan.
Düşünsenize rezaleti: “Yemeğine karabiber dökülen davetli üzerine düşen garson nedeniyle sizlere ömür.”
Neyse, fesat düşünmeyelim, pozitif olalım.
Olalım da benim ekmeğim nerede? Normalde ekmek yemem, ama bu Fransızlar’ın bageti ve diğer türlü türlü ekmekleri insanı her daim baştan çıkarır.
İşte ekmek geliyor. Ama o da ne?
Ekmeği de normal bir şekilde servis etmiyorlar ki, artık garsonlar coştu.
Küçük bir mancınık düşünün. Onun ucuna koyuyorlar ekmeği. Ve sana doğru fırlatıyorlar, tut tutabilirsen.
Ekmek mancınığın ağzında diye boşuna dememişler!

X