Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Fatih Altaylı: Senin pisliğin, benim pisliğim

Fatih ALTAYLI

GAZETECİLERİ suçlamak en moda iş haline geldi. İçimizden veya dışımızdan birileri sürekli olarak ‘‘kirli’’ meslektaşlarımızdan bahsediyorlar.

Doğru. İçimizde pislikler var.

Ama doğru olan bir başka şey, biz gazeteciler pisliklerimizle mücadele ediyoruz.

Peki ya bizi içimizde pislikleri barındırmakla suçlayanlar?

Bakın bu ülkede kendi içindeki pisliği bizim kadar deşifre eden bir başka meslek grubu yoktur.

İşte avukatlar.

Cezaevine silah sokan, telefon sokan, uyuşturucu sokan, rüşvete aracılık eden, kara para aklayan avukatlarla ilgili haberler ayyukta.

Peki siz baroların bunlarla ilgili yapmış olduğu bir işlemi duyuyor musunuz? Baro bunları soruşturuyor mu? Barodan atılan tek bir avukat var mı?

Ben duymadım.

Ya meslek odaları?

Bunca üçkáğıtçı ortada işadamı ya da esnaf kimliği içinde dolaşırken, kaç kişi bağlı olduğu odadan atılıyor?

Siz hiç doktor hatasından ölen hasta ilgili yapılan bir şikáyette doktoru ‘‘kusurlu’’ bulan hekim bilirkişisi duydunuz mu?

Bırakın onu, son derece normal bir şekilde, bir dizi filmde bir meslek mensubunu kötü gösteren tipleme olsa, o meslek grubu ayağa kalkıyor, ‘‘Bizde böylesi olmaz’’ diye.

Ama iş gazeteciliğe gelince herkes aslan.

Kesilsinler. Haklılar.

Biz de namuslu, dürüst, onurlu olmak zorundayız.

Önemli olan bizi takip eden ‘‘de’’...

Herkes gibi biz de. Bizim kadar onlar da.

Herkes kendi içindeki pislikle uğraşmadıkça, hepimiz aynı oranda ‘‘pis’’ oluruz.

Şirketler kurtarılsın hortumcular değil!

KORKTUĞUM başımıza geliyor. Günlerden beri banka boşaltanların piyasada haksız rekabete yol açarak, bütün piyasa dengelerini altüst ettiklerini yazmıştım.

Banka boşaltmak yerine, bankadan pahalı kredi alarak üretim yapan ‘‘işbilmez’’ adam, yüksek maliyetli üretim yaptığı için ya önce evini, arsasını, teknesini, ya da pahalıya mal ettiği için pazarını kaybetti. Hatta ‘‘doğru düzgün’’ iş yapmaya çalışan bu gibi adamların pek çoğu çoktan battı.

Zaten bir önceki yıl Türkiye'de batan şirket sayısı 14 bin olmuş. Bunların büyük bölümünün batma nedeni bu. Bir kısım uyanık ise bankadan pahalı kredi kullanmak yerine banka aldı. Bankayı boşalttı.

Oradan elde ettiği ‘‘bedava’’ para ile maliyetinin altına satış yaptı. Kredi kullananın pahalı satmak zorunda kaldığı malı ‘‘bizim paramızla’’ destekleyerek ucuza sattı. Piyasa dengelerini bozdu. Enflasyonu körükledi.

Hatta parayı ‘‘bedava’’ bulduğu için yat aldı, villa aldı, uçak aldı.

Öyle ki, hakiki işadamının ‘‘sermaye yapmak için’’ sattığı yatı, katı, uçağı değerinin de altına aldı. Sonra banka battı.

Şimdi bankayı batıranın şirketi kurtarılacak.

İyi de adam gibi iş yaparak yaşamaya çalışanın, ‘‘bankadan boşaltılmış’’ parayla haksız rekabet yapan karşısında pazar kaybedenin, ‘‘hortumlanmış’’ parayla yatırım yapmaya gönlü elvermediği için geride kalanın günahı ne? Şirketler batırılmasın.

Binlerce insanımız işsiz kalmasın. Ama yapanın yaptığı da cebinde kalmasın.

Devlet o şirketleri, ‘‘onurlu, namuslu, haysiyetli, banka boşaltmamış’’ adamlara satsın.

Piyasa koşulları işlesin. Yoksa bunca operasyon boşa gider. Çalmayan, çırpmayan, hortumlamayan kendini enayi gibi hisseder.

Hortumcuyu kurtarmak, herkesi hortumcu yapmaktan öte bir işe yaramaz.

Sonuca değil teknik direktöre

MİLLİ Takım'ın hezimeti milleti kızdırdı. Ben ise bunu pek önemsememekten yanayım. Çünkü bu bir hazırlık maçı.

Hatalı bir taktik Dünya Kupası eleme maçında deneneceğine, bir hazırlık maçında denensin daha iyi. Üstelik de rakip Dünya ve Avrupa Şampiyonu. Ancak milletin öfkesi bence sonuca değil. Futbolsever Şenol Güneş'e güvenmiyor, inanmıyor. Bu yüzden de Şenol Güneş'ten kurtulmak için bahane arıyor. Aynen Galatasaray taraftarının Lucescu'ya güvenmediği gibi.

Adamların yüzünde ‘‘zafer’’ ve ‘‘inanç’’ yok.

Şenol Güneş halim selim bir memur gibi.

Lucescu ise çok sevdiğim birinin benzetmesiyle, ‘‘Alkol komasından on dakika önce çıkmış suratlı.’’

Bu yüzden de bunlara tanınan kredi daha az.

Öfkenin nedeni bu.

Hepsini çoktan yazdık

MURAT Demirel bankayı, bankanın parasıyla almış.

Dün gazeteler böyle yazdı.

Ben aynı şeyi haftalar önce yazdım oysa.

Murat Demirel, Egebank'ı parasız kaldığı için aldı.

Borcu çok, parası yoktu.

Bir arkadaşı, ‘‘Seni ancak bir banka kurtarır’’ deyince kafasında şimşek çaktı ve gitti Egebank'ı aldı.

Egebank'ı aldığında Murat Demirel'in toplam nakdi 5000 dolardı.

Şirketleri ise borç batağındaydı.

Bankayı Bayraktarlar'dan, Bayraktarlar'ın bankaya olan borçlarına karşılık aldı.

Yani Bayraktarlar'a ait şirketlerin Egebank'a olan borçlarının silinmesi karşılığı banka el değiştirdi.

Mesele bu kadar basit.

Beni okuyun. Boşa yorulmayın...

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Başarılarla girilen gönüllerden, gereksiz ihtiraslarla dışlanmadığımız zaman...

X