Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ey Rumeli

Hadi ULUENGİN

O Filibe değil midir ki Annemizin çeyiz sandığında ağlayarak sakladığı gelinliğe Boçkova bahçelerinin gül kokusunu sindirmiştir ? O Ohri değil midir ki Hanımablamızın ballandıra ballandıra anlattığı göl balıklarıyla biz Boğaz çocuklarının gözünde çinekopun gradosunu düşürmüştür ?

BUGÜN pazar ve normal olarak ‘havaiyat’tan bir makale yazmam gerekiyor.

Ama Kosova'da olup biteni görmezden gelmeye çalışıp şaklaban satırlar karaladığım takdirde kendimi affetmeyeceğim. Şu an kalbimin yarısı orada.

Fakat biliyorum hayat devam ediyor. Bu yüzden de Çetnik zulmünden, NATO harekatından, muhacir acısından dem vurarak büsbütün keyif kaçırmayacağım.

Rumelililik olgusu üstünde durmak istiyorum...

* * *

SOY ağacım en az yedi kuşaktır bu şehrin toprağında kök bulduğundan ve Pendik'in ötesini ‘taşra’ addeden bir familyada boy attığımdan tabii ki esas olarak İstanbulluyumdur ama, ‘te be kızanım’, Annemin baba tarafından dolayı kendimi çeyrek Rumelili addederim. O kültürle haşır neşir oldum.

Bayramlarda lavanta kokulu ipek mendiller veren ve mukaddes ellerini ‘payidar ol evladım’ diye öptürten aile efradımın bir bölümü ‘doksan üç harbi’nin ve ‘muhacir’ efsanelerinin iyilik insanlarıydı.

Dolayısıyla, ikindi istirahatlerindeki masum uykuların koynuna, bütün dağlara ‘Balkan’ ve bütün nehirlere ‘Tuna’ diyen ‘haminne’lerin yine ora ağzıyla terennüm ettiği ‘Dandini dandini destana / Danalar girmiş bostana’ ninnileriyle girdim. Ben pek beceremem ama, ‘gel be yahu, be’, eşref saatine rasladığında Kardeşim bu ağzı iyi taklid eder. Zaten bizde başkası bilinmez.

Paylandığımda ise, yine o kutsal coğrafyanın deyimi, ‘nato kafa, nato mermer’ lafını işittim. ‘Sofya ovasında kışla inşallah’ diye azarlandım.

Ve de bilhassa, sütümde ödenmez hakkı ve avucunda kaka bezimim çiviti var, Panait İstrati romanından çıkmış ve muhacir rıhtımından ailemize inmiş sarı Köstence kızı, ilk biberonumu azizeler azizesi Fatma Ablam'ın elinden emdim.

Rumence, Bulgarca, Rumca, Ladino, kulağım eski İmparatorluk uygarlığımın liman lisanlarına en önce O'nun ‘çetra, petra’larıyla alıştı.

Kuşku yok, bende Rumeli var ve ben Rumeli'yle varım.

* * *

HADİ bırakın bunları, işte Pomak muhallebici, işte Arnavut dondurmacı, işte Boşnak bahçıvan, çocukluk kentimin gündelik hayatındaki etnik yelpaze de Balkan'a dönük bir pay-i tahtın bütün temel özelliklerini henüz koruyordu.

‘Suyun öteki yakası’ Haliç'in iki kulaçlık karşı kıyısı kadar yakındı.

Zaten, örneğin gırtlak bab'ında, acılı kebabı ve hamurlu lahmacununu daha tatmamış olan şehrimiz sakinleri dışarıda bir şeyler yediklerinde, tabelalarındaki mıntıka isimleri onların kollektif hafızasında hala tüm güncelliğiyle duran bir ‘Filibe Köftecisi’nin, bir ‘Selanik Lokantası’nın, bir ‘Ohri Fırını’nın masa veya tezgahına otururlardı.

O Filibe değil midir ki Annemizin çeyiz sandığında ağlayarak sakladığı gelinliğe Boçkova bahçelerinin gül kokusunu sindirmiştir ?

O Selanik değil midir ki Allah yürü ya kulum demeden önce Kayınpederimizin kordon üzerindeki züccaciye dükkanında çıraklık yaptığına şahit olmuştur ?

O Ohri değil midir ki Hanımablamızın ballandıra ballandıra anlattığı göl balıklarıyla biz Boğaz çocuklarının gözünde çinekopun gradosunu düşürmüştür ?

O sevgili Rumeli değil midir ki yalnız yakın aile çevremi değil geniş toplumsal ortamımı da belirlemiştir ?

* * *

DOLAYISIYLA, şimdi söyleyin, kaldırım meyhanesinde iki kadeh parlattığımda ve Çigan çalgıcı ‘Vardar ovası’na başladığında benim ‘kazanamadım sıla parası’ diye gerisini getirmemem mümkün olabilir mi ? ‘Drama Köprüsü’nü işittiğimde ‘dağlar inlesin’ diye nara basmamam düşünülebir mi ?

Ve sonra, ve sonra, yolum Mostar'a düştüğünde Koski Ahmet Paşa külliyesinin ‘Ve sekaahüm Rabb’ümün şeraben tahüran' ayeti önünde el açmamam; güzergahım Silistre'den geçtiğinde şehitliğe uğrayıp ecdadımın ruhuna Fatiha okumamam; uçak lumbozundan Sırp başkentini gördüğümde‘Belgrad’dan çıktım beş idi / Kur'an'ımla martinim eş idi' türküsünü hatırlamamam; otomobilim Şumnu'da durduğunda Tombul Camii'nin sabah ezanı avlusuna bakarak taze kaşkavalla kahvaltı atıştırmamam tasavvur edilebilir mi ?

Hayır, hayır, hayır ! Bin defa hayır !..

* * *

RUMELİ'yi unutur veya unutmaya çalışırsam beni ben yapan şeyleri de inkar ederim. Aidiyetini taşıdığım kültürler bütününün namusunu satmış olurum.

Dolayısıyla, insani ve ahlaki yükümlülükler bir yana, son tahlilde benim kültürümün ve emperyal ufkumun uzantısı olan Kosova'ya da asla ihanet edemem.

Zaten etmiyorum ve şaklaban pazar makalesi değil Rumeli yazısı yazıyorum.

Ve, dayan te be kızanımn, dayan ! Mori Kosova, dayan !

İşte filintama, martinime, mavzerime, piştovuma davrandım ve işte Meriç, Tunca, Vardar, Drina atladım, pazar rehavetine rağmen okuyucuyu ‘havaiyat’a terketmeyerek imdadına yetişiyorum. Kayıtsız kalabilecekleri dürtüklüyorum.

Ve Rumeli, sana ‘Mezmurlar’ın mukaddes yeminini tekrarlıyorum:

Ey Rumeli, eğer seni unutursam sağ elim kurusun !

Ey Rumeli, eğer seni anmassam dilim damağıma yapışsın !

X