"Taha Akyol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Taha Akyol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Taha Akyol

Evlat acısı

SIRRI Sakık’ın oğlu Sedar’ın intihar ettiğini ilk duyduğunda eşim iki elini dizlerine vurarak ‘vah, vah, evlat acısı’ diye inledi. Ben de çok üzüldüm.

Başsağlığı diliyorum, Sakık ailesinin acısını paylaşıyorum.

Sedar’ın annesi merhume Gülsima Sakık 2007’de vefat etmiş, Gölbaşı Mezarlığı’na defnedilmişti. 2010 yılında mezar taşı yapılması üzerine Gölbaşı Belediyesi’nin birkaç üyesi bir takım nefret ifadeleri kullanmıştı. O zaman şöyle yazmıştım:

“Kürtçü ve Türkçü etnik milliyetçilikler birbirini besliyor... BDP’nin ılımlı milletvekillerinden Sırrı Sakık’ın merhum eşinin mezarı hakkındaki çirkin sözler de bunun örneklerinden biridir...”

O çirkin söz ve davranışları anlattıktan sonra şöyle diyordum:

“Halbuki bir eşi, bir anneyi Ankara topraklarında defnetmek, bölünmezliğin bir işareti değil mi?!

Bir cenaze için nasıl böyle konuşulur?!”
(Milliyet, 16 Nisan 2010)

Sanal örgütleşmeler

Bir trajedi olarak Sedar’ın intiharı, elbette bir mezar taşından çok daha fazla, bütün ülkede yankılandı. TV’ler, gazeteler haberi üzüntüyle verdiler. Fakat ‘sosyal medya’ denilen ‘gayya kuyusu’nda müthiş bir nefret söylemi patladı.

‘Gayya kuyusu’ diyorum, çünkü sosyal medya hem ifade hürriyetine yeni ufuklar açıyor, toplumsal eleştiri ve kontrol işlevi görüyor... Hem nefret söylemini körüklüyor.

Sosyal medya mecralarında özgürlüğün yanında fanatizm, yıkıcılık ve linç irinleri akıyor! Bizde de dünyaya da böyle.

Kültürel ve insani değerlerin bilinçaltına ittiği kin ve nefret duyguları bu mecralardan sanal âlemde örgütleşiyor. Toplumdaki çatlamalar derinleşiyor.

Prof. Yasemin İnceoğlu sanal mecralardan hastalıklı “kolektif bir aidiyet” duygusu yaratıldığını belirtiyor, Benedikt Anderson’un “Hayali Cemaatler” teorisini hatırlatıyor.

Çözüm elbette yasaklamak değil, sağduyunun hâkim olmasına çalışmak ve nefreti marjinalleştirmektir.

Şehit evlatlar

Dün eşimle evlat acısı üzerinde konuşurken TV’lerde “son dakika” diye bir kara haber daha geldi: Bingöl’de 8 polis şehit!

Çatışmada falan da değil, kalleşçe, mayınlı tuzakla...

Onlar da anne ve babalarının “evlat”larıydı... Onlar da öksüz ve yetim “evlat”lar bırakıp gittiler...

Sultangazi’deki terörist saldırısında şehit düşen polis memuru Bülent Özkan beş gün sonra evlenecekti, düğün davetiyeleri dağıtılmış, beyaz gelinlik dikilmiş, heyecanla bekliyorlardı.

Böyle, Yunus’un deyişiyle, “gök ekini biçer gibi” toprağa düşen binlerce evlat, binlerce evlat acısı.

Öbürleri evlat değil mi?

Peki dağlarda öldürülenler de anne ve babalarının “evlat”ları değil mi? Elbette öyle!

Silahlı çatışmalar, ölümler karşılıklı nefreti körüklüyor. Bilimsel kitaplar zaten öteden beri yazar bunu, silahlı metotlar nefreti besler diye.

Gerçekten, “Onlar çözüm için dağa çıktılar” diyerek kan ve ölümü alkışlamak, evlat acısını körüklemektir! Erich Fromm’un siyasette “ölüseverlik” dediği hastalıktır.

Hayır, hayatı sevelim. Evlat acısı getirmeyecek metotlarda ittifak edelim. Bunlar evrensel demokrasinin metotlarıdır.

Yüreği evlat acısıyla yanan herkes... Bu acıya ahlaki saygı duyan herkes!

Gelin, evrensel demokrasi ilkelerine uymayan her metoda, her uygulamaya, her eyleme birlikte karşı çıkalım. Sorunların çözümünde tek metodun evrensel demokrasi olmasında ittifak edelim.

Bu, hem ateş düşen yüreklere, hem genç insanların hayatına karşı ahlaki bir sorumluluktur. En büyük ahlak sınavıdır bu.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI