Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Evet, Türkiyeli! (II)

<B>‘TÜRKİYELİLİK’ </B>kavramını işlediğim dünkü yazıma tepki ileten bir okuyucu, malûm küfür ve tehdit faslından sonra, <B>‘Türklüğünden mi utanıyorsun’</B> diyordu. <br><br>Ne cevap vereyim ki?

Hayır beycağızım, utanmıyorum, zira ben kendimi Türk ‘his-se-di-yo-rum’.

Zaten aslını inkár eden namerttir, hem soyda sopta ‘su katılmamış’ etnik Türküm; hem de işte İslam, Sünni, Hanefi falan, ‘esas çoğunluk’ temsilcisiyim.

Fakat, ‘Türkiyelilik’ üst kimliğini savunduğumda mesele ‘ben’ değilim ki!

Daha doğrusu, benim böyle bir meselem yok ve olamaz.

Ülkemin esenliğine ilişkin perspektif düşünmek dışında da, olması imkánsızdır.

Çünkü yineliyorum, ben kendimi Türk hissediyorum ve akan sular orada durur.

* * *

OYSA durmuyor, zira sorun kendisini öyle ‘hissetmeyen’den kaynaklanıyor.

Tabii bununla en önce, ‘Kürt’ kimliğini benimseyen insanlarımızı kastettim.

Yani şimdi hálá, ‘hayır efendi, ‘Kürt’ kökenli olsan da sen ‘Türk’sün, çünkü ‘Türk’ tanımı etnisite değil ortak TC yurttaşlığı yansıtır’ dayatmasını sürdürerek, seksen yıldır gerçekleşememiş bir ‘kimlik projeksiyonu’nunda inat mı edeyim?

Tutsaydı amenná ve başımın üstünde yeri var ama, heyhat işte tutmadı!

Kendimizi kandırmaya çalışmayalım, bundan sonra hiç mi hiç tutmayacak.

Zira, sonsuz çetrefil bir nitelik taşıyan ve en önce ruhi, sonra manevi ve ancak neden sonra maddi tabana oturan ‘aidiyet dürtüsü’nde illá rasyonellik aranamaz.

Burada tek, ama tek bir kural vardır: kim kendisini ne hissediyorsa, o, odur!

Gerisi laf-ı güzáftır ve ne güzellikle, ne de sopayla değiştirilebilir.

* * *

PEKİ bu durumda pragmatik davranıp, çelişkileri törpülemek ve ‘üst kimlik’te toparlamak için, alan Türkiye’sine türev ‘Türkiyeli’ sıfatını kullansam fena mı olur?

Coğrafi ögeden dolayı terim kendisini ‘Türk’ hissetmeyenler tarafından da onaylandığına göre, tanımlama ulus birlik ve bütünlüğümüzü sımsıkı pekiştirmez mi?

Soruya ‘asla’ cevabını verip hışımla ayağa kalkanlar tekrar ve tekrar, yukarıdaki, ‘Türk’ kavramının etnik değil sosyolojik tanım olduğu tezine dönüyorlar.

Gerçekten öyle mi?

Önce ‘hayır’ demek kaydıyla, hem hayır, hem evet!

* * *

HAYIR, çünkü Çincenin ‘Batıdan gelen’ anlamındaki ‘T’kue’ veya ‘Tu-ku’ sözlerinden türemiş ‘Türk’ kelimesi, zaten çağ o, hiç şüphesiz etnisite içeriyordu.

Tarihte sayısız örneği görüldüğü gibi, ‘ben’i benden önce tanımlamış olan ‘öteki’ bu kelimeyi kullanarak soyu, sopu, klanı, inancı belli bir grubu adlandırdı.

Sonra göçlerle, Çinlilerden Hintlilere ve Araplara; onlardan da Frenklere ve yine tarihte hep olduğu gibi, tanım yeni coğrafyalara taşındı. Oralarla harmanladı.

Ancak, belki yakın Batı’daki yeni ‘öteki’ zamanla etnisiteyi tali kılıp sosyal coğrafya insanını ‘Türk’ diye genelleştirdi ama, hákim kavme rağmen kendini asla öyle görmeyen bizzat ‘ben’; yani İmparatorluğumuz, sırf Anadolu - Rumeli köylü ve göçerlerine bu sıfatlandırmayı yaparak sözcüğü daima etnik boyutla donattım!

Nitekim, yeniçeri adayı genç devşirmelerin dil, din, usul, adáp öğrenmeleri için aynı köylülere ‘Türke vermek’ deyimiyle gönderilmesi dahi, bunun en somut delilidir.

O halde, ‘Türk’ kelimesinin en baştan beri hem ‘ben’im; hem de bilhassa, kendisini ‘öteki’ addedenin kolektif hafızasında etnisite çağrıştırdığı bir vakıadır.

Bunu ‘üst kimlik’le aşabilecek ‘Türkiyeli’ kavramını yarın da işleyeceğim.
X