"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Evde tek başına

Ertuğrul ÖZKÖK

Hepsi aynı yıla denk geldi. Elli yaşıma girdim. Kızım geçen salı akşamı evlendi. Tansiyonum bir-iki puan yukarı fırladı.

Eskiden bir haftalık egzersiz ve rejimle verdiğim kiloları şimdi ancak üç, dört haftada atabiliyorum.

Hayatın şeyleri aniden başka kulvara geçti.

Bir şeyler değişti, bir şeyler oldu.

* * *

Geçen salı, yani kızımın düğün günü, eşim, ‘‘Bugün eve erken gel. En geç öğle vakti evde ol'' dedi.

Ben de dinledim ve on yıldan beri ilk defa hafta içinde bir gün, öğle saatlerinde evime geldim.

Evde kimse yoktu. Üzerimde müthiş bir stres vardı. Çok gerçekçi bir tahlil yapmaya çalıştım.

Acaba kızım evlenip gidiyor diye mi bu kadar gergindim?

Yoksa daha bencilce bir stres mi?

Ne bileyim, mesela artık hayatımın bir dönemi kapanıyor duygusuna mı kapıldım?

Belki ikisi de...

O gün evde tek başıma dört saat geçirdim. Üzerimde bir şort ve bir tişört.

Mendelssohn'un Psaume'larını dinledim. Defalarca dinledim.

Neden Mendelssohn? Onu da bilmiyorum.

Sonra sık sık yaptığım gibi, küçük hayat bilançoları çıkardım. Mesela beni en çok etkileyen cümleler...

Romanlarda, müziklerde, filmlerde beni melankoliye sokan sahneler hangileriydi, hangi küçücük hayat kesitleriydi? İşte küçük bilançom.

* * *

Önce ölüm...

Ölümle ilgili aklımda en çok kalan cümle neydi?

Daha önce birkaç kere yazmıştım. Nereden hatırladığımı da bilmiyorum. Ama cümle veya sahne gözümün önünden hiç gitmiyor.

Rusya kırlarında bir tren istasyonu. Peronun kenarındaki taş verandada yaşlı bir adam oturuyor.

Dizlerinin üzerine bir battaniye atılmış. Galiba başında bir şapka var.

Adam Tolstoy. Rus dilinin en büyük yazarı.

Orada ölüme yakın, son anında ağzından bir cümle dökülüyor:

‘‘Ya mujikler... Acaba onlar nasıl ölürler?''

İşte beynime, silinmeyecek şekilde yazılmış cümlelerden birisi.

Ölüm sadece başkalarına ait bir şeydir. Ve acaba o başkaları nasıl ölürler? Ölürken neler hissederler?

* * *

İkinci konu insanlar ve onların bizi şaşırtan tavırları.

O konuda da en çarpıcı hatıram, Tenesee Williams'ın ‘‘İguana Gecesi'' adlı filminden.

Film küçük bir deniz kenarı kasabasında geçiyor. Orada bir otelin işletmecisi ayyaşlıktan dolayı kiliseden ayrılmış eski bir rahip.

Otele, felçli babası ile gelen çok soğuk görünümlü kadın, bir akşam, rahibe Japonya'da kiraladığı bir kayıkta başına geleni anlatıyor.

‘‘Denize açıldıktan biraz sonra kayıkçı soyunmaya başladı. Pantolonunu, gömleğini çıkardı. Sadece külotla kaldı.''

Gönlündeki muhafazakârlığı hiç atamamış olan rahip şaşkınlıkla sorar:

‘‘Peki sonra ne oldu?''

Soğuk kadının cevabı: ‘‘Kayıkçı külodunu da çıkardı.''

Rahip daha da şaşırır. ‘‘Nasıl yani, çırılçıplak mı kaldı?''

Kadın ‘‘Evet'' der. Gözleri iyice büyüyen rahip devam eder: ‘‘Peki sen ne yaptın? Şaşırmadın mı?''

Ve o soğuk kadının hayatıma ders gibi kazınan sürpriz cevabı:

‘‘İnsana ait hiçbir şey beni şaşırtmaz.''

* * *

Ve son hayat bilgisi dersi, aşkı ispatlama üzerine.

O da Milan Kundera'nın ‘‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'' adlı romanından.

Şimdi isimleri hatırlamıyorum. Ama romanın kahramanı kadınlardan birisi erkeğini fena halde kıskanır. Onu başka kadınların elinden kurtarmak için, çok küçük bir köye yerleşmeye ikna eder.

Romanın son bölümlerinden birinde şöyle bir sahne vardır. Kullandıkları kamyonun galiba lastiği patlamıştır. Adam çamurlar içinde bu lastiği değiştirmeye uğraşmaktadır.

Şehrin zarif erkeği, kırların çamuru içinde kaybolup gitmiş, kişiliği yok olmuştur.

Kadın bu sahneyi görünce kendi kendine şu itirafı yapar:

‘‘Bu adamın beni sevdiğini kendime kanıtlamam için onu ille de bu hallere düşürmem mi gerekirdi?

* * *

Hayat bilançomdaki örnekleri çoğaltabilirdim. Ama düğün saati gelmişti.

Kalkıp hazırlandım. Smokinimi giydim. Papyonumu taktım. Aynanın karşısında, basit sinema sahnelerindeki gibi yanağımın kenarına hafifçe bir yumruk kondurdum.

O akşam İstanbul'da hava muhteşemdi. Kızım bana kuğu kadar güzel göründü.

Elli yaşıma girmiştim. Kızım evlenmişti.

Ve o gece orada, İstanbul gökyüzünün altında bir defa daha kendi kendime sordum.

Acaba mujikler nasıl ölürler? Acaba çamurların içine düşmeden sevgilerimizi ve aşklarımızı nasıl ispat edebilirdik?

X