Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Estetik sorunu değil, demokrasi sorunu...

Kars’taki heykel tartışması, ciddi bir konu aslında. Türkiye’deki “yönetim zihniyeti”ndeki tehlikeli bir eğilimi ortaya koyduğu için öyle. Söz konusu “yönetim zihniyeti”nin arka planındaki bir “değer ölçüsü’nü yansıttığı için daha da ciddi.

Konu nereden çıktı?

Başbakan, “İnsanlık Anıtı” adı verilen ve tanınmış heykeltraş Mehmet Aksoy’un elinden çıkmış olan ve üstelik henüz tamamlanmamış durumdaki, Türkiye’nin en büyük heykeli için “ucube” dedi ve “yıkılacaktır” diye hüküm verdi.

Başbakan’ın ardından Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, daha “sofistike” bir hükümle Başbakan’a destek oldu. “İnsanlık Anıtı”nın “Kars’ın mimarisine uygun olmadığını” söyleyerek, “Kars, gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminden mimari bir geleneğe sahip. Bu mimari estetik arasında bu anıt mimariyi yansıtmıyor. Kars’ın kültürünü yansıtmamış. Mimari estetiğe uymamış. Mimari dokuya uygun eserler yapmak lazım. Bu kadar zengin bir mimarinin arasında iyi durmamış” diye konuşmuş.

Yani, heykel yıkılsın!

Ne Selçuklu-Osmanlı mimarisi; Rus hatta Baltık mimarisi...

1.      Kars’ın mimarisinde Selçuklu-Osmanlı mimari uslubu pek ön planda değildir. Kars mimarisi diye “özgün”müş diye öne sürülen doku, Rus ve Ermeni binalarına ilişkindir. Kars, 1878-1918-20 (ya da 1877-1917) arası Rusya’ya aitti ve bugünkü Kars’a özgün kişiliğini kazandıran tüm yapıtlar o Kars’ın Rusya’ya dahil olduğu o 40 yıllık dönemin izlerini taşır. Söz konusu binaların “Baltık mimarisi” olduğuna ilişkin görüşleri de bir kenara not edin.

Davutoğlu, kusura bakmasın ama bugünkü Kars’ın “gerek Selçuklu, gerekse Osmanlılar döneminden gelen bir mimari geleneğe sahip olduğunu” doğrulayan bir durum yok.

2.      Eğer, herhangi yeni bir yapıt, “mimari geleneğe aykırı” durduğu için yıkılmalı ise, başta İstanbul, tüm Türkiye’yi yerlebir etmek gerekiyor.

Başta İstanbul. Nereden bakılsa görülen Gökkafes’in (Ritz Carlton Oteli), güzelim Taşlık’ı mahveden, Dolmabahçe Sarayı’nın üzerine kabus gibi çöken Swissotel’i, giderek Conrad’ı, Sarayburnu yönünden bakıldığında çürük bir diş gibi tüm İstanbul siluetini berbat eden Park Otel’i yıkmak gerekmiyor mu?

Çanakkale Anıtı’nı da yıkalım mı?

Peki, Gelibolu Yarımadası’nın ucunda, çok geniş bir alandan görülebilen Anıt’ın (Çanakkale Şehitleri Anıtı) bir “mimari ucube” olduğu da iddia edilemez mi?

Başbakan’ın “estetik” ölçüleri, Çanakkale Şehitleri Anıtı’nı da “ucube” olarak nitelediği takdirde, onun da yıkılması mı gerekecek?

Geçen yıl Türkiye’nin en güney ucundaki Samandağ’a gittim. Ülke topraklarında gördüğüm en çirkin yapılaşma idi. Birkaç kilometre ötedeki Suriye yerleşim merkezlerinde ise hiçbir “estetik falso” yoktu; üstelik Samandağlılar, az ötelerinde Suriye topraklarında yaşayan insanlar ile aynı etnik ve mezhep kökenine sahiptiler.

Ya Antakya... Sen Piyer Kilisesinden yeni Antakya’ya bir bakın, çirkin mimariden içiniz acır. Bir de bir saat ötedeki Halep’in geleneksel ve bozulmamış mimari dokusuna bakın. İçiniz daha çok acır.

İşin ilginç yanı, Samandağ ile tam ters yönde, Karadeniz kıyısındaki son büyük ilçe Hopa arasında “estetiksizlik” bakımından müthiş bir uyum var.

Ülkenin herhangi bir köşesindeki yapı ve yapıtın ayakta kalması veya yıkılması, Başbakan’ın onu “ucube” görüp görmemesine bağlı olacaktır? Soru, budur. Sorun da budur.

Başbakan’ın sözleriyle konu, üstelik, bir de uluslararası siyasi boyuta taşınmıştır. Wall Street Journal gazetesinin dünkü haberinin başlığı “Türkiye Dostluk Anıtını Yıkıyor” idi ve şöyle başlıyordu:

“Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, haftasonu Türkiye ile Ermenistan arasındaki dostluk anıtının yıkılmasını emrederek, iki komşu ülke arasında sınırların açılması ve ilişkilerin düzelmesi çabalarının dondurulması durumunun ne kadar derin olduğunu ortaya koydu.”

Yasakçı zihniyet

Başbakan’ın Kars’taki anıta ilişkin “bu ucube; yıkın bunu” açıklaması, Başbakan Yardımcısı’nın “Muhteşem Yüzyıl” adlı bir televizyon dizisindeki Kanuni Sultan Süleyman sunumunu beğenmeyerek “ecdadımıza saygı” gereği, gösterilmemesi üzerinde durmasının ardına geldi.

RTÜK Başkanı, “durumdan vazife çıkartarak” “Muhteşem Yüzyıl” dizisine yapılan şikayetlerin, bir yıl içinde yapılmış ortalama şikayeti de aşan bir oranı bulunduğundan dem vurarak, “yasakçılık”a yeşil ışık yaktı.

Gülay Göktürk, dün, “Sanat eserlerinin iyi olup olmadığına, yayın değeri bulunup bulunmadığına ya da yasaklanıp yasaklanmamasına genel oyla mı karar vereceğiz?” diye sorarak, “İşte burada durun. Çünkü burada demokrasi işlemez” yazdı.

Zaten tüm bu tartışmaların önemli yönü bu. İktidar partisi ve hükümet yakın zamana dek, kendi değerlerine “hoşgörüsüzlük”ten şikayetçi idi ve dolayısıyla “yasakçılık”tan uzak durarak puan topluyordu.

Gelinen noktada, “devlet yöneticisi” olarak iki dudaklarının arasından çıkanlar “yasakçı” bir zihniyetin ürünü olarak “emir” haline dönüşürse, işimiz iş.

Zira, öyle bir durumda demokrasi işlemez.

Ve, işlemeyen demokrasi döner dolaşır, bir “bumerang” olarak en şiddetli biçimde onlara vurur.

X