Seyahat Estetik, doğa ve gusto: Kendine has tarzı ile eşsiz Provans
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Estetik, doğa ve gusto: Kendine has tarzı ile eşsiz Provans

Fransa’nın güneyinde, doğal ve tarihi hazineleriyle dikkat çeken bir bölge Provans. Kıyılar ziyaretçileri Akdeniz’le buluştururken dağlık iç kısımlar farklı zenginlikler sunuyor. Yemyeşil doğanın kucakladığı köyler sevimli evleri, benzersiz manzaraları ve sakinlikleriyle sanatçıları da kendine çekiyor.

Frankofon bir aileye gelin gittiğimden beri değişti Fransa ile ilişkim. Hatta değişti demekten de öte, yoktu, var oldu demem gerekir. Benim o güne kadarki deneyimim ben çocukken ailece yaptığımız bir Paris yolculuğuydu. Aklımda kaldığı kadarıyla üçüncü günde yürüme kapasitemin sona geldiğini belirterek tek başıma otel odasında kalmıştım ve Paris’in sokaklarını arşınlamak yerine o rahat yatakta uzanıp kitap okumaktan büyük keyif almıştım. Bir de büyük bir grup halinde Chamonix’ye kayak yolculuğu yapmıştık. İkinci yolculuktan kalan karelerin hepsi harika ama orada da Fransa ile kurulmuş bir ilişkiden bahsetmek zor. Olsa olsa raklet peyniri ile kurulmuş bir ilişkiden bahsedilebilir! Ne zaman ki büyüdüm, hatta geçen her senenin büyümekten çok yaşlanmak olarak tarif edildiği yaşlara geldim, eşimle ve ailesiyle tanıştım, işte o zaman işin rengi değişmeye başladı. Fransız ahbaplarım oldu, sonra onların Paris’teki evinde ağırlandım. Paris yolculuklarıma dair ‘vazgeçilmezlerim’ oluşmaya başladı. Fransız tipi balkon, küçük meydanlar, şarap ve peynirli öğle yemekleri, çubuklu pantolon, babet ayakkabı... Sevdim, sevmek ne kelime, âşık oldum Paris’e.
Artık ilişkimizi bir adım ileriye taşımamızın vakti geldiğini (!) hissetmiş olmalı ki eşim, “Bu sefer de Güney Fransa’ya gidiyoruz ama bu defa sahil tarafı değil, iç kesimler. Bayılacaksın” dedi.
Gidiş rotasını Philippe çiziyormuş. Zaten Fransız, zaten gezmeye meraklı, fazla soruya gerek yok diyerek yollara düştük. Philippe bizi Nice Havalimanı’nda karşıladı. Cannes’da bir duraklayıp bizi bekleyen 4-5 saatlik otomobil yolculuğu öncesinde çene çalmaya, karnımızı doyurmaya oturduk.
Cannes benim için bu kadar yakınına gelmişken görmeden olmaz diyeceğim bir adresti. Belki bir daha yolum düşmez diye düşünerek bakındım etrafıma. Lafı da yemeği de fazla uzatmadan bindik otomobilimize. Sahilden biraz yol aldıktan sonra kendimizi dağlara vurduk. Önce arkamızda kaldı, derken görülmez oldu deniz. Mavi biterken alabildiğine yeşillik ve sıra sıra dağlar devraldı nöbeti. Ve derken o eşsiz lavanta tarlaları belirdi ufukta. Mor rengin çeşitli tonları ile kaplı kilometrelerce alan, yol boyunca bizi yalnız bırakmadı. Doğa bir kez daha, yeni baştan nefesimizi kesti.
390 kilometrelik yolculuğun sonunda ilk durağımız olan Roussillon’a vardık. Küçük bir tepeciğin üstüne kurulmuş olan Roussillon, bölgenin en çarpıcı yerlerinden biri. Kimilerinin ‘başka bir dünya’, kimilerinin ‘Mars’ benzetmesi yapmasının nedeni, kasabanın hemen yanı başında yer alan madenlerden çıkan kil rengindeki toprak. Hani toprak tenis kortlarının rengi vardır ya, işte tüm kasabanın bu renkte olduğunu hayal edin.
Köyün girişinde arabamızı park ettikten sonra tepeye tırmanmak üzere yürümeye başlıyoruz. Bizim Belgrad Ormanı’nın girişini andıran bir kulübeden biletimizi aldıktan sonra bir patikadan tepenin çevresinde dönmeye başlıyoruz. 5 dakikalık bir yürüyüşün ardından kasabaya rengini veren ünlü kil renginin çıktığı madendeyiz. Fosforlu sarı ile kiremit karışımı bir renkle kaplı bir tepe ve çevresinden ona nazire yaparmışçasına fışkıran yeşil doğa...

/images/100/0x0/55ea9230f018fbb8f888ad49

AŞK ACISINDAN KIRMIZIYA BULANAN TOPRAK

Bir yandan bu renk havuzunun içinde kaybolmuşken bir yandan da bu rengin nereden geldiğinin hikâyesini dinliyoruz Philippe’den. Ortaçağ’da Roussillon’un lordu Raymond d’Avignon ve eşi Sermonde burada yaşarmış. Lord, ava çok düşkün olduğundan evini ve eşini arkada bırakarak oldukça uzun süren av yolculuklarına çıkarmış. Bu uzun ve yalnız geçen dönemlerin birinde Sermonde gönlünü köyün halkından birine kaptırmış. Eve döndüğünde olup biteni öğrenen Lord, karısının âşık olduğu adamı yakalatıp kalbini çıkarttırmış ve akşam yemeğinde karısına servis ettirmiş. Ancak yemeği bitirdikten sonra ne yediğini öğrenen Sermonde bu acıya dayanamayıp kendini evlerinin penceresinden aşağıya atmış. O gün bu gündür de toprak, Sermonde’nin kanı dolayısıyla kırmızıymış. Meğer ayaklarımızın altındaki, aşk acısından kırmızıya bulanmış bir toprakmış.
Ne kadar kaldık, kaç fotoğraf çektik bilmiyorum, ama o ilk fotoğraf silinmemek üzere belleğime yazıldı, bunu çok iyi biliyorum. Yavaş yavaş iniş yürüyüşümüze başlıyoruz. Meydana inip bu sefer de diğer yoldan, kasabanın üzerine oturduğu tepeye doğru, köyün dar ve renkli sokaklarından kıvrılarak yukarı yürüyoruz. Evlerin rengine zıt renklere boyanmış kapılar ve pencereler insanı masal âlemindeymiş gibi hissettiriyor.
Bu keyfe ancak bir şey eklenebilir: Buraların tadını, kokusunu içine çekmiş, güzel bir yemek! Roussillon’da yemek sorun olacak gibi değil. Bölgede adam başına en çok restoran düşen köylerden biri. Tepedeki meydanda sıralanmış restoranlar da, daha şık ve ağırbaşlı bir yer arayanlar için uygun olan Restaurant David de muhteşem lezzette yemekler sunuyor.
Ertesi gün hemen yakınımızda başka bir kasabaya doğru yola koyuluyoruz: Lacoste. Philippe’e sorarsanız Lacoste’u ünlü ve ilgi çekici kılan pek çok özelliği var ama içlerinden en popüler olanı Marquis de Sade’ın kasabası olarak bilinmesi.
Özellikle Katolik Kilisesi’ne başkaldırı niteliğindeki erotik, hatta pornografik ve felsefi yazıları, alenen yaşamakta ömür boyu ısrar ettiği cinsel hayatı ile biliniyor Sade. Bizim dilimizde de kullanılan sadist, sadizm sözcüklerini borçlu olduğumuz Sade, birkaç Fransız hayat kadınının şikâyeti üzerine polis tarafından takibe alınır ve hapis cezalarının problemi çözmemesi üzerine 1768 yılında Lacoste’taki kaleye sürülür. 1770’lerde bu çok renkli (!) hayatını Lacoste’da geçirir.
“İşte Lacoste!” Philippe heyecanlı. Yeşil bir tepeciğin üstüne kurulu, grinin tonlarının ağırlıklı olduğu bir kasaba izlenimi veriyor burası. En tepede duran kale Sade’ın malikânesiymiş; şimdilerde tiyatro ve sanat festivaline ev sahipliği yapıyormuş.
“1400’lerden bu yana çok da bir şeyin değiştiği söylenemez” diyor Philippe, yüzünde hafif bir tebessümle. Burada öyle onlarca kafe, restoran yok; yeme-içme değil sanat ve kültür damgasını vurmuş. Pierre Cardin’in desteklediği Lacoste Festivali, temmuz ve ağustos aylarına denk geliyor. Ve bu küçük kasabayı, Fransa’nın önemli bir sanat merkezi haline getiriyor. Festivallerle kalmayıp küçük sanat okulları da açılmış. Okullar sanatçıları çekmiş, sanatçılar da sanat galerilerini...
Dar sokaklarından Sade’ın malikânesine doğru tırmanırken ‘Luberon’ isminin bir daha çıkmamak üzere benliğime çivilendiğini hissediyor gibiyim...
Café de la France’ın terasında otururken aklımdan geçen tek şey, daha uzun kalabilme arzusu. Bana kalsa daha aylarca gezerdim buralarda ama bu seyahate ayırdığımız vakit yavaş yavaş tükeniyor. Ayrılık noktamız olan Uzes’e gitmeden önce çok merak ettiğimiz bir diğer köy Menerbes’e uğrayacağız.
Karnımızı doyurduktan sonra Lacoste’ta konaklayabileceğimiz bir yer bulmanın peşine düştük. Odaya yerleştiğim gibi derin bir uykuya dalmışım.

MENERBES KÜÇÜK BİR İNCİ TANESİ GİBİ

Menerbes’e en güzel giriş kuzeyden yaklaşarak geliş. Luberon Vadisi’ne yerleşik, Ortaçağ’dan kalma köylerin o tipik, sakin ve huzurlu hayatını sürerken, Peter Mayle’nin ‘A Year in Provence’ adlı romanıyla ünlü olmuş Menerbes. Bir anda her bir santimetresinin fotoğrafını çekmek isteyen insanla dolu otobüslerin uğrak yeri haline gelivermiş. Bugün, Philippe’in “Allahtan o günleri çok da yara almadan atlattı!” dediği Menerbes eski haline kavuşmuşa benziyor. Bir ucunda 16. yüzyıldan kalma kalesi ve diğer taraftaki ekspresyonist ressam Nicolas de Stael’in yaşadığı Castellet Şatosu’nu birbirine bağlayan minik sokaklarına sıralanmış 16. ve 17. yüzyıl mimarisinin örnekleri, kilisesi ve mezarlığı ile Menerbes, küçük bir inci tanesi gibi. Belki de bu yüzden Picasso sevgilisi Dora Maar ile bu köydeki evlerden birinde yaşamış. Şair Cloves Hugues de bu köyün bir sokağına ismini vermiş. Kısacası kimler gelmiş, kimler geçmiş bu dar sokaklarından Menerbes’in...
Her perşembe sabahı kurulan pazardan kendimize bir sonraki -ve maalesef son- yolculuğumuz için meyve satın alırken içime çekebildiğim kadar çektim buraların havasını. Kim bilir belki biraz ressamlık veya şairlik bana da bulaşıverir diye umarak...
Seyahati noktalayacağımız durağımız olan Uzes’deyiz. Uzes küçük bir kasaba olmasına küçük ama özellikle bahar ve yaz aylarında turistlerin çok ilgi gösterdiği bir yermiş. Özellikle sahil kalabalığından kaçmak isteyen, yemeğe ve içmeye düşkün turistlerin gözdesi olduğu hemen anlaşılıyor.
Ama şimdilerde sokaklar sakin, size bir iki kişi ya eşlik ediyor ya etmiyor. Eski binaların pencere ve kapılarından sarkan çiçekler insanın içini ısıtıyor. 1635 tarihli şapeli de tıpkı Uzes gibi alımlı ama gösterişten oldukça uzak. Şapelin çıkışında kasabaya bir de yukarıdan bakmak için Uzes’teki üç kuleden biri olan ‘Chateau de Duche’ye tırmandık. Yaklaşık 5 dakikalık bir tırmanıştan sonra kasaba ve onu çevreleyen yeşil mi yeşil ova ayaklarımızın altında. Burada biraz nefeslendikten sonra Philippe ve ailesi ile son iki gecemizi geçireceğimiz evlerine gittik. Çoluk çocuk bahçedeki o upuzun masada oturmuş bir yandan envai çeşit peynir, meyve, ekmek ve şarabı mideye indirirken bir yandan da Phillip’den Uzes’in sırrını, Cannes Film Festivali sırasında sahil şeridinin keşmekeşinden kaçmak
isteyen ünlülere ev sahipliği yaptığını dinledik. Alain Delon’dan tutun Sophia Loren’e kadar uğramamış ünlü yokmuş buraya... Etrafınıza şöyle bir göz atınca anlamamak, hak vermemek mümkün değil.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle