Gündem Haberleri

    Eskimiş fesleri kırpıp keçe terlik yaptık

    Hürriyet Haber
    12.12.2001 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Biz, 1826'dan sonra resmi başlık olarak kabul ettiğimiz fes konusunda çeşit çeşit nizamnameler çıkarttık. Fesin nerede ve nasıl giyileceği, hatta püskülünün şekli ve rengi hep bu nizamnamelerle düzenlendi.Eskimiş fesler ise hiçbir zaman atılmadı, maharetli ev kadınlarının elinde terlik haline geldi.Yüz yıl boyunca başımızda taşıdığımız fesle 1826'dan hemen sonra, denizciler sayesinde tanıştık.İkinci Mahmut'un yeniçeriliği kaldırması sırasında Akdeniz'de seferde olan Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa, padişahın yeniçerilerden hiçbir eser kalmaması konusunda çaba gösterdiğini işitince, Tunus'tan bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi.İstanbul'a geldiğinde askerleriyle beraber padişahın huzuruna başında fesle çıkınca, bu yenilik İkinci Mahmud'un hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti.İstanbul fesle böyle tanıştı ve Tunus'tan hemen 50 bin adet fes sipariş edildi. Ancak daha sonra hammaddesi yün olan fesin üretiminin kolaylığı farkedildi, bir imaláthane kuruldu ve başına İzmir'li Katipzáde Mustafa Efendi getirildi. 1828'de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Daha sonra genişleyen Feshane Fabrikası bütün ihtiyacı karşıladığı gibi imparatorluğun ilk yünlü mensucat fabrikası haline geldi ama fes ithali hep devam etti.Fes, kullanıldığı yıllar içerisinde birçok değişikliğe uğradı. Tunus'tan ordu için sipariş edilen fes, yıllar geçtikçe artan talep doğrultusunda çeşitlendi. Birçok renk, kalite ve kalıp farkı ortaya çıktı.Fesler arasındaki farkı gösterecek iki belirti vardı: Püskül ve kalıp... Önceleri Tunus tarzı püskül benimsendi. Mavi renkli bu püskül çok büyük ve uzundu. İlk zamanlar arka kısmı ve tepeyi tamamen kaplayan püskül zamanla küçüldü, kısaldı ve fesin sadece arkasında kaldı. 1848'de bir de püskül nizamnamesi çıkartıldı, püskülün uzunluğundan rengine ve ağırlığına kadar bütün ayrıntılar ortaya kondu.Bu yeni başlığın formunu koruması için zaman zaman yapılan yenileme, fesin kalıba konmasıydı. İzmit'te Todori adında bir Rum tarafından keşfedilen kalıplama tekniği daha sonra İstanbul'da yaygınlaştı. Sultanahmet Parkı'nın karşısındaki sıra dükkanlar ile Süleymaniye, Fatih ve Aksaray'da bulunan birçok mağaza bu işi yapardı.Eskiyen ve artık kalıba da gelmeyen fes atılmaz, maharetli ev kadınlarının elinde terliğe dönerdi. 1925'e kadar, eski fesleri hep terlik yaptık.Mevláná hakkında bir beyitProf. Dr. Ali Alparslan şimdi Konya'da, Mevláná Müzesi'nde bulunan bu talik hattında Mevláná'yı anlatan bir beyit yazmış: 'Muhammed ümmetine Mustafá-yı sánidir / Ukulden mütealli kemál-i Mevláná'. Hattın altındaki imzada 'Ketebehu Ali, tilmiz-i Necmeddin' yani 'Bunu, Necmeddin'in talebesi Ali yazdı' deniyor.Ateş istidasıBir yabancı tüccar gemisi İstanbul limanına geldiği zaman liman ve devlet memurlarından haksız muamele görürse, kaptanlar dürbünle sarayı gözetleyerek padişah yalı köşküne çıktığında geminin direklerinin başında ateş yakarlardı. Padişah ateşi görünce, şikáyetleri bizzat dinlerdi. Buna 'ateş istidası' denirdi.1720 şenliğinde ipte arabayla gezen canbazlar.Yaratılışın sebebi sadece insandırSufiler, ruhu, yaşayış kabiliyeti olarak kabul ederler ve dört kısma ayırırlar: 'Ruh-ı cemádi', 'ruh-ı nebáti', 'ruh-ı hayváni' ve 'ruh-ı insani'. Bu sonuncusu, anlamak, söylemek, hayrı ve şerri idrak etmek kabiliyetine sahip olan insana aittir ve asıl insanlık bu kabiliyetle olur.İnsan, sufilerce álemin özüdür, özetidir; Tanrı mazharlarının en üstünüdür en olgunudur. Kainatın gayesi, yaratılışın sebebi insandır. Varlıkların her biri Tanrı'nın bir adının, bir sıfatının mazharıdır; insan bütün varlıkların sonudur; Tanrı sıfatlarının tümünün tecellisine mazhar olanıdır. Káinat adeta bir cesettir, İnsan onun canıdır. Káinat bir bedendir, insan onun gözüdür.Sufiler, ruhu, yaşayış kabiliyeti olarak kabul ederler ve dört kısma ayırırlar:Cansızlarda bu kabiliyet, şeklini ve varlığını korumak suretiyle görünür; buna 'ruh-ı cemádi - cansızlara ait ruh' derler. Bitkilerde, özlüğünü koruma kabiliyetine, bir de cinsini üretme ve büyüyüp yetişme kabiliyeti katılır ki buna 'ruh-ı nebáti - bitkilere ait ruh' denir. Hayvanlardaki bu iki kabiliyete, duymak ve hareket etmek kabiliyeti de eklenir. Buna da 'ruh-ı hayváni - canlılara ait ruh' denir. İnsanda, bu üç kabiliyetten başka, anlamak, söylemek, hayrı ve şerri idrak etmek kabiliyeti de vardır. İşte asıl insanlık, bu kabiliyetle olur ve buna 'ruh-ı insani - insana ait ruh' adı verilir.İnsandaki öbür üç ruh, cesetle vardır. İnsan ölünce onlar da asıllarına gider; yani ceset çürür, dağılır gider; onlar da cesetle beraber dağılır ve ceset, adeta yeniden yaradılış potasına girer.
    Etiketler:

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı