"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Eski sevgili çağırsa gider misiniz

Bazen kadın olmayı arzu ettiğim anlar vardır.

Mesela Georges Moustaki’nin telefonunun çaldığı o gece...
O an, Moustaki değil de, telefonun öteki ucundaki kadın olmayı isterdim.
Size, bitmiş bir aşk üzerine yaşanabilecek en güzel hikâyelerden birini anlatmak istiyorum.
Beni mahveden bir hikâye.
Yaşanmış bir aşk hikâyesi.
Onun için 1958 yılının şubat ayına gideceğiz...

SIMONE DE BEAUVOIR’IN SAINT GERMAIN’İ

Gerçek adı Giuseppe Mustacchi’ydi...
İskenderiye’de yaşayan, Yunanistan’dan göç etmiş Yahudi bir ailenin çocuğuydu.
Evde İtalyanca konuşuluyordu, ama iyi bir Fransızca kitaplığı vardı.
Hayat onu Paris’e götürmüştü.
“Belle epoque du Saint Germain”in tam ortasına düşmüştü.
Yani Sartre’ların, Juliette Greco’ların, hatta Miles Davis’in Paris’iydi.
Tabii bir de hâlâ Edith Piaf’ın...
Küçücük boyuyla dev erkekleri fetheden kadın.
Benim için ise aynanın önünde çırılçıplak, saçlarını toplayan Simone de Beauvoir’ın Saint Germain’i.
Adını Georges Moustaki olarak değiştirmişti.
Georges adını, taparcasına sevdiği Georges Brassens’den almıştı.
Gitar çalıyordu. Şarkı sözü yazıp beste yapıyordu.
Bir de kadınları fethediyordu...
Büyük âşıktı, ama aşkları en fazla iki yıl sürüyordu.
Açık açık “Ben sadık kalamam. Beni olduğum gibi kabul edin” diyordu.
Çekip gidiyordu, kadınlardan ayrılıyordu, ama şeytan tüyü vardı.
Koynundan çıkan bütün eski sevgilileri onun arkadaşı olarak kalıyordu.
Jeanne Moreau hariç...
Başka kadına gittiği için 25 yıl boyunca onunla tek kelime konuşmamıştı. Onları bir başka kadın, şarkıcı Catherine Lara barıştırmıştı.
Ve kader onu 1958 yılının şubat ayında, Edith Piaf’ın önüne çıkarmıştı.

GECE YARISI TELEFON ÇALIYOR ARAYAN O KADIN DİYOR Kİ

Büyük, çok büyük bir aşktı.
O 24 yaşındaydı, Piaf 42...
Bir gitarist arkadaşının davetiyle, Edith Piaf’ın evine gitmişti. Avcı kadındı. Fetheden kadındı. Aşk daha o gece başlamıştı.
Atlantik kıyısında el ele yürürken çekilen fotoğrafları Chanson française’in efsane karelerinden biri olarak kalacaktı.
Kural bozulmamıştı.
Büyük aşk sadece bir yıl sürmüştü.
Ama o araya Fransız müziğinin en güzel şarkılarından biri girmişti.
Piaf ondan, Londra’da ayrılan iki sevgili üzerine bir şarkı yazmasını istemişti.
O olağanüstü “Milord” şarkısı böyle ortaya çıkmıştı.
Kim kimi bırakmış, hiç önemi yoktu.
Edith Piaf başka bir erkeğin, Moustaki başka bir kadının koynuna gitmişti.
Aradan yıllar geçmişti ve bir gece yarısı Moustaki’nin Ile Saint Louis’deki evinin telefonu çalmıştı.
Arayan Edith Piaf’tı...
Sesi tuhaftı.
“Georges hemen bana gel” demişti.

GEORGES SENİ NİYE ÇAĞIRDIM BİLİYOR MUSUN

Moustaki eski sevgilisinin hasta olduğunu, ona acilen ihtiyacı olduğunu düşünmüştü. Bir saniye bile düşünmeden motosikletine atlayıp onun evine itmişti.
Hasta bir kadın bekliyordu, ama karşısında elinde kadehi ile muzip bir kadın duruyordu. Muzip bir çocuk edasıyla ona bakmış ve “Georges seni neden çağırdım biliyor musun” diye sormuştu.
Cevabını beklemeden sözünü tamamlamıştı: “Eğer istersem, yine benim için Paris’i bir başından ötekine yürür müsün?”
Büyük Moustaki...
Bir saniye bile düşünmeden yürümeye başlamıştı...
Edith Piaf büyük kadındı...
Georges Moustaki büyük erkekti...
Ve biliyordu ki, kadın çağırdı mı gidilir...

Eski sevgili çağırsa gider misiniz

Hiç çağrılmayan Yakup olmaktansa umutlu erkek olmayı tercih ederim

‘LE METEQUE’ şarkısının bestecisi ve şarkıcısı Georges Moustaki geçen mayıs ayının 23’ünde, Nice’deki evinde öldü.
Paris Match dergisinde o gecenin hikâyesini okuduğumda hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Karmakarışık bir ağlamaydı.
Heyecandan mı, her ikisini de çok iyi anladığımdan mı, sevincimden mi, son günlerde beni fena halde basan hüznümden mi?
Yoksa hepsinden birden mi...
Her ikisini de anladım. Çok iyi anladım.
İçime bir kadın çöktü ve bana, bir kadının eski erkeğini yoklamasının ne anlama geldiğini anlattı.
“Hâlâ orada mısın? Orada ol... Ne olur gitme...”
Egoistçe bir şey mi dediniz? Demeyin. Tam aksine çok güzel, çok insani bir şey.
Her büyük aşkın arkasından böyle güzel bir şımarıklık jokeri kalmalı, kalabilmeli...
Aşk hiç bitmeyecek bir tasavvurdur... Olağanüstü bir şımarıklık halidir.
Ve geriye mutlaka böyle bir şımarıklık jokeri bırakmalı.
Issız bir gecede, mutsuz ve yalnız bir gecede, yapayalnızken ve o, bir telefon çalışı uzaktayken...
“Hadi, hemen gel...”
Ve “Benim için hâlâ Paris’i bir baştan ötekine yürür müsün” diyebilmek.
Bu hikâyeyi geçen hafta bir gece bir kadın arkadaş grubunda anlattım.
Hepsi çığlık atarak karşıladı.
Çok hoşlarına gitti...
Onlara “Eski bir sevgili sizi böyle çağırsa gider miydiniz” diye sordum.
“Çağırmaz ki” dediler.
Sonra onlar bana sordular...
Cevabım şu oldu:
Ben, İstanbul’u bir başından ötekine yürürdüm...
Hiç bitmeyecek çölleri bile yürürdüm.
Elimde bir pusula olmasa, attığım adım daha kuma oturmadan bir önceki adımım kumlarda silinip gitse, hiçbir iz bırakmasa bile...
Yürürdüm.
Çünkü bilirim.
“Çağrılmayan Yakup” olmaktansa, bir gece ansızın çağrılma umuduyla yaşayan bir erkek olmak daha iyidir.
Büyük erkekliğin raconuna da çok uygundur...
Gurur yapmaya, mutluluk oynamaya değmez...

X