"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Erkek olsaydım babam bırakmazdı

Pazar günü başlayan Elif Güney Pütün röportajı devam ediyor.

Erkek olsaydım babam bırakmazdı
Kitapta tamponla bekâretinizden kurtulma öyküsü anlatıyorsunuz. Yaşadığınız nasıl bir şeydi?
- 16-17 yaşındayım. Fatoş, çok kontrolcü bir anneydi. “Aman her şey yolunda gitsin, Elif yanlış bir şey yapmasın, yanlış yollara gitmesin!” diye koruma amacıyla, sağı solu kontrol eden biriydi. Mesela Türkiye’deyken doğum günü partilerine gidemezdim, “Aman bardağına uyuşturucu atarlar, seni iğfal ederler!” diye. Bunu anlatmak ne kadar uygun bilmiyorum ama inanılmaz tüylü bir genç kızdım. Bacaklarımı çok geç aldırdım. Çünkü izin yoktu. İzin verilmezdi böyle şeylere. “Feminite”, çok tehlikeli bir olay gibi görülürdü. Kadınlık, dişi olmak, göze batmak çok tehlikeli! Erkekler, mal gibi kullanıp atarlar seni. Bunlar, hep çocukluktan işlenmiş olaylar. Ama ben kendimi bildim bileli, “Kız olduğum için erkeklerden ne farkım var?”ı sorguluyordum. “Neden benim pipim olmadığı için değerim düşsün?” Ama aynı zamanda şöyle bir çelişki de yaşıyordum: “Erkek olsaydım her şey farklı olacaktı. Kız olduğum için tehlike yaratıyorum. Kız olduğum için babalığım bana zarar verebilir, fena şeyler yapabilir diye annemden kopardılar!” Bunların hepsi kafamdan geçiyordu...

Peki namus sizin için ne ifade ediyordu?
- Taşıması ağır bir yüktü. Her zaman, “Sen ailenin namususun!” denirdi. Bir kız çocuğu için ne büyük bir sorumluluk! Bekâretini kaybedersen, aileni de kirletmiş oluyorsun. Sonunda bir gün tepem attı, “Hayır, namus bacaklarımın arasında değil! Kafamda, gönlümde, olaylara bakışımda, dürüstlüğümde, kalbimin temizliğinde. Karşımdakini kontrol edemem ama kendimi ederim” dedim ve bir tamponla bekâretimi bozdum. Bunu da regl olmadığım bir zamanda yaptım ki, kan geldiğini görebileyim...

Hiç kimseyle paylaştınız mı bunu...
- Kitabı yazana kadar hayır. Yazın iki arkadaşıma söyledim, tepkilerini ölçmek için, biri “Aaa yazık etmişsin. Sevdiğin birine verseydin!” dedi. “Sen hiçbir şey anlamamışsın!” dedim. “Mesele, bunu sevdiğime vermek değil, kimseye vermemek” dedim, “Namusum sadece bana ait. Kimsenin bana sahip çıkmasına ihtiyacım yok.”

Fatoş Güney o tokadı atmasaydı

Kitapta yazdığınız gibi Fatoş Güney size o tokadı attığı için mi pedagog oldunuz?
- Mutlaka etkisi vardır. Aramızda bir tartışma geçti. Bana, “Kardeşinin odasını topla” dedi. Tabii ki toplayabilirim, o benim kardeşim, topluyordum da. Ama o gün, “Toplamam” dedim. “Neden?” dedi, ukalalık ettim, “Bir çocuk böyle yetiştirilmemeli” dedim, “Ona sorumluluk verilmeli! Ben nasıl kendi odamı topluyorsam, kendi işlerimi yapmak zorundaysam, o da yapmak zorunda. Niye yapmıyor? Erkek olduğu için mi?” dedim. “Bu yaşta sen bana ders mi vereceksin?” dedi, tokadı yedim. İlk ve sondur, bir daha asla bir el kaldırma olmadı. Hâlâ da bu meseleyi konuşur, güleriz. Ama sonradan demişimdir, “Ben pedagog olacağım ve çocukları doğru dürüst eğiteceğim!”


Benim gibi olan kız çocuklarına
Yalnız değilsiniz hesaplaşın, yüzleşin

Fatoş Güney bu kitabı okuyunca kızacak gibi endişeleriniz var mı?
- Hiçbir fikrim yok. Bir yorum yapamam.

Kitabınızdan sevgi dolu bir üvey anne fotoğrafı çıkmıyor...
- Fatoş için “üvey anne” lafını hiç benimsemedim. Ona da “anne” dedim, biri büyük harfli anne, küçük harfli anne. Fransızcada bu ayrım daha kolaydır. Tabii ki diğeri benim “Anam”dı.

Onu rakibiniz gibi mi hissettiniz?
- Hayır hayır. Kimse Fatoş’a “anne” demem için boynuma çökmedi. Ben seçtim. Ama yine de bunun üzüntüsünü yaşadım. İnsanın iki tane annesi yok, bir tane var. Fatoş bu kitabı yazacağımı biliyordu, kaç senedir de “Yaz!” der.

Erkek kardeşiniz Yılmaz Güney’le ilişkiniz...
- İyidir. Ankara’da oturuyor. Kendine sakin bir hayat kurdu. Evli.

Onun dertleri olmadı mı babayla...
- Mutlaka vardır ama anlatmak bana düşmez.

Bu kitabı yazarken aldığınız eğitimin ne gibi bir faydası oldu?
- Bilinçaltı, insanı yöneten bir unsur. Eğer bilinçaltınızı temizleyememişseniz, o sizi yönetir. Bilinçaltını temizlemek için de çok derinlere inmek lazım. Bir çocuğun her şeyine, kukusunun kokusuna kadar. Tüm bunları da otizmli çocuklardan öğrendim. Kendini çok yalnız, güvensiz ve tehlikeli durumda hisseden bütün çocuklar, o kokuyla kendilerini güvende hissederler. Buna “oto-erotizm” denir. Annenin, babanın koltuk altını koklamakla, insanın kendi kukusunu koklaması benzer şeylerdir. Ben bunu otizmli çocuklarda çok yaşadım.

Kaç yıl çalıştınız bu alanda?
- 20... İşimde, gerçekten başarılı olduğuma inanıyorum. Onlarda kendimi görürdüm. Otizmin ve psikozun yanından meğer teğet geçmişim ben. Kendimi tamamen bir kabuğa da kapatabilirdim. Acı bazen dayanılmaz oluyordu.

Kitabınızı çok sevdim, iyi ki yazmışsınız. İnşallah, bundan sonraki hayatınızda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Ama okurken aynı anda şunu da düşündüm: Çok sevdiğiniz babanıza, vurulabilecek en büyük darbeyi vuruyorsunuz. Artık kendisini savunamayacak birini, kendi gerçeklerinizle anlatıyorsunuz...
- İyi ama yalan yazmadım ki. Yaşadığım gerçeği anlatıyorum. Ve kendi hesaplaşmamı yapıyorum. “Ben bu adamı böyle sevdim. İyisiyle, kötüsüyle. Ama onun beklentilerine cevap veremedim. Halkın da, ‘dava adamı’ denilen bu insanların çocuklardan birtakım beklentileri oluyor. Onlara da cevap veremedim. Bu yüzden ömür boyu ezik yaşadım” diyorum. Kendi gerçeğimi anlatmam, neden babama darbe vurmak olsun ki? Ama evet içimde çelişkiler barındırıyorum. Bir taraftan olan biteni bütün saflığıyla anlatıyorum, bir taraftan da onu ‘kötü bir baba’ olarak yansıttığı için, vicdanımla muhasebeye giriyorum. Bunun de ezikliğini yaşıyorum.
Ama gerçeğim bu, n’apabilirim?

Siz acınızı haykırıyorsunuz ama hayatta sizden daha kötü şeyler yaşamış insanlar vardır...
- Mutlaka vardır. Ama benim de yapım bu, başıma gelenleri çok derinden yaşadım. Benim gibi hisseden kız çocuklarına “Yalnız değilsiniz kendinizle hesaplaşıp bu duygulardan kurtulmak mümkün!” demek istedim. “Hesaplaşın, yüzleşin, yoksa hayat boyu o acılar sizi takip eder!”

Nebahat Çehre’yi çok sevdim

Nebahat Çehre’yi tanıdınız mı?
- Çok çok seneler sonra. 30 küsur yaşındaydım. Babamın hayatına giren insanları tanımak isteğiyle yanıp tutuştuğum bir dönemdi. Biriyle tanıştım, laf lafı açtı, “Nebahat Çehre’yi tanıyorum, hatta telefonu var bende” dedi, “Arasana” dedim. Öyle tanıştık ve birbirimizi çok sevdik.

X