Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Erdoğan Washington’da: “Stratejik ortaklık” mı, “Dar alanda paslaşma”mı?

Washington’a yine bir “Türk Çıkarması”. ABD başkentine ne vakit bir Türk başbakanı ya da cumhurbaşkanı gelse, böyle olur. Beyaz Saray’a yakın otellerde Türkiye’nin birçok tanıdık simaları, Washington’dan aldıkları takviyelerle lobileri hareketlendirir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Barack Obama ile yapacağı görüşme nedeniyle benzeri bir “akın” bu sefer de söz konusu. Başbakan, Beyaz Saray’a yürüyerek 5 dakika mesafedeki ünlü Willard otelinde kalıyor. Şu dünya dillerine “lobi” sözcüğünün hediye edildiği otel orası. Kalabalık heyet mensuplarının bir kısmı orada, bir kısmı bitişiğindeki Washington otelinde.

Obama görüşmesinden gayrı, Başbakan, John Hopkins Üniversitesi’nin prestijli lisans üstü okulu SAIS’de bir konuşma ve SETA Vakfı’nın Washington Ofisi’nin açılışını yapması tasarlanmıştı. Benim dahil olduğum grup “SETA kontenjanı”ndan, açılışın ve bugün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun konuşma yapacağı, bizim de konuşmacılarından olduğumuz “Yön mü Değiştiriyor? Türk Dış Politikasını Tartışmak” başlıklı panelin düzenlendiği tarihi Mayflower otelinde.

Yani, Tayyip Erdoğan’ın trafiği Willard-Beyaz Saray-Mayflower üçgeninde ve yerleşim itibarıyla yaya onbeş dakikalık bir alan için gerçekten bir “Washington üçgeni”nde cereyan ediyor.

Bu kadar “dar alanda kısa paslaşmalar”la alınacak (veya alınamayacak) sonuçların çok geniş bir coğrafyada etkisini yayacağı bir üçgenin içinde hareket ediyor Tayyip Erdoğan ve Washington, kendisini “kucaklamak” üzere bekler bir havada gözükmüyor.

“Türkiye’nin yönü”ne ilişkin kuşkuların Washington’da havayı zehirlemese bile belli ölçülerde bulandırdığı ayak bastığımız ve “ortak konuları” konuşmaya başladığımız andan itibaren anlaşılıyor.

Başbakan’ın açılışını yapacağı SETA panelinin başlığı bile, Washington’un Türkiye söz konusu olduğunda kafa karışıklığının ne olduğuna işaret ediyor.

***              ***          ***

Obama-Erdoğan görüşmesinin ana 6 başlığı var. Herbiri dünya politikasının belli başlı 6 dosyası. Bunları şöyle sıralanıyor: Afganistan, İran, Irak, Rusya, Kıbrıs ve Güney Kafkasya; bir başka deyimle Türkiye-Ermenistan normalleşmesi.

Burada karşılıklı beklentilerin Obama-Erdoğan görüşmesini ustaca yapılacak bir “al-ver” ilişkisine dönüştürmesi gereken bir doğası var. Ancak tarafların birbirlerine karşı tarafın istediği ölçülerde verebileceklerinin, dolayısıyla alabileceklerinin sınırlı olması, Obama-Erdoğan görüşmesini “tarihi” sayılacak nitelikte Türkiye-ABD görüşmelerinden biri olmaktan çıkartıyor.

Bu yazı, iki liderin Beyaz Saray’da Oval Office’de buluşmalarından bir saat önce yazıldığı için “ihtiyat payı” bırakmakta yarar var ama en azından görüşmeye bir saat kala manzara da bu.

ABD’nin Türkiye’den beklentisi öncelikle ve özellikle İran konusunda, kendisiyle aynı “dalga boyu”nda hareket etmesi. İran’a yönelik uygulamaya geçirilmesi söz konusu olabilecek ekonomik yaptırımlar ve buna ilişkin BM Güvenlik Konseyi’ndeki çabalarda uyumlu davranması. İran konusundaki “Türkiye söylemi”nin Washington’da pek anlayışla karşılandığını söylemek ise zor.

Bunun kadar önemli bir başka konu, NATO’nun ikinci büyük askeri gücünü sağlayan Türkiye’nin Obama’nın yeni açıklanan Afganistan Stratejisi’ne asker arttırımı ile destek vermesi. Türkiye, Afganistan’a ilişkin bugüne kadarki taaahhütlerinden bir adım öteye gitmemekte ısrar edecekse, buna ilişkin olarak Washington’da pek olumlu bir kayıt düşülmesini beklememekte yarar var.

Washington’un yukarıdaki iki dosya ölçüsünde “Türkiye imajı” bakımından çok önemle üzerinde durduğu bir başka husus, Ermenistan’la imzalanan protokollerin vakit geçirmeksizin TBMM’ye getirilmesi ve uygulamaya geçirilmesi.

Bu noktada Türkiye’nin beklentisi ise Karabağ’a ilişkin bir somut ilerleme görüntüsünün ortaya çıkması ve bunda ABD’nin ağırlığını kullanması. Karabağ, Kıbrıs kadar karmaşık bir sorun ve kısa vadede çok anlamlı bir gelişmenin beklenmesi aşırı bir iyimserlik konusu.

Irak, iki taraf arasında sorunlu bir alan değil. Fakat, Tayyip Erdoğan’ın Washington yolunda “PKK’nın bitirilmesi”ne ilişkin hesaplarının Obama’nın taahhüdüyle somut olarak ne kadar yerine getirilebileceği bir soru işareti.

Kıbrıs’ta Türkiye’nin ABD’den ağırlığını koyma beklentisi var; ABD ise diğer konularda Türkiye’den beklediğini alamadığı ölçüde, bununla ters orantılı olarak Kıbrıs’a yönelik tüm enerjisini nasıl ve ne kadar harekete geçirebilir? Bu da bir başka soru işareti.

Rusya’ya gelince, Nabucco ile Washington’da meydana gelen memnuniyet, Türkiye’nin bununla çelişir görünen Rusya çıkışlı “Güney Akım” projesine de desteğiyle yerini şaşkınlığa bırakmış durumda. Bu şaşkınlık, nasıl giderilebilicek, enerji transit yolları üzerinde netlik ve işbirliği nasıl sağlanacak? Bu da cevap bekleyen bir soru.

Tüm bu konuların ve tarafların durdukları noktaların, 1 saat 45 dakikalık bir görüşmeyle mükemmel bir işbirliği ile sonuçlanması mümkün değil.

Bununla birlikte, bütün bu konular Türkiye ile ABD arasında “ihtilaf alanları” da değiller. Yaklaşım farkları ve çıkarların örtüştürülmesini gerektiren alanlar. Tayyip Erdoğan ile Obama’nın görüşmesinde, bütün bu alanlarda, son zamanlarda görünürde “açılır gibi olan makas”ın daraltılması sağlandığı takdirde Washington ziyareti “olumlu” damgasıyla tarihe etiketlenecektir.

***               ***           ***

Türkiye ile ABD arasında asıl aşılması gerekli zemin, tarafların birbirlerini doğru algılaması ve anlamasında. Bunun için “kamu diplomasisi” denilen resmi açıklamalar dışındaki araçların kullanılması zorunlu.

Washington’da Tayyip Erdoğan ve Ak Parti imajının belirli ölçülerde yamultulmuş olduğu olgusunu teslim etmek gerekiyor. Bunun gibi, Türkiye’de de Obama yönetiminin ne olduğu ve ne yapmak istediğinin, iktidar çevrelerinde çok iyi izlendiği ve anlaşıldığı şüpheli.

Tam da bu konuda dün, güne başlarken elimize geçen Washington Post’ta Fareed Zakaria’nın “Obama, anti-Churchill mi?” başlıklı mükemmel bir yazısı dikkatimizi çekti. Birkaç gün önce Obama’nın kendisi dahil, birkaç kişiyle yaptığı öğle yemekli özel görüşmeden izlenimlerini aktarıyor.

Obama’nın Rusya, İran, Irak ya da Afganistan ile uğraşırken “serinkanlı ve gayet hesaplı olduğu”nu hatırlatıyor. Başkan’ın Irak ve Afganistan ile mücadelenin ABD’nin uzun vadeli güvenlik çıkarlarına uygun olmadığını ima ettiğini söylüyor. Obama’ya göre Amerika’nın “süperdevlet olarak statüsünü korumasının yolu, ekonomik büyüme, teknolojik yaratıcılık ve eğitim reformu”ndan geçiyor.

ABD dış politikasının ve ulusal güvenlik anlayışının da buna göre yeniden düzenlenmesi söz konusu olacak. Nitekim, Irak’tan çekilmeyi, 2011’inde Afganistan’dan çekilme izleyecek. Obama, bunda kararlı.

Tam da bu noktalarda, Türkiye’nin ABD ile “stratejik bakış açısı ve çıkarları”nı uyumlu hale getirebilmesi pekala mümkün.

Tayyip Erdoğan bunu becerebilecek mi?

Göreceğiz.

X