"Sedat Ergin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sedat Ergin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sedat Ergin

ERDOĞAN VE BASIN (3) Manşetleri atmanın dayanılmaz cazibesi

TÜRKİYE’de çok partili rejim döneminde basının işini nasıl yapması gerektiği meselesi Recep Tayyip Erdoğan kadar zihninde yer tutan ikinci bir başbakan herhalde olmamıştır.

Başbakan Erdoğan’ın medyaya olan bu yakın ilgisi, doğru bilgilendirme anlayışının yeniden tanımlanmasından, manşetlerin nasıl atılması ve haberlerin nasıl verileceğine, gazete patronlarının köşe yazarlarını istihdam ederken ve onları kovarken uymaları gereken kriterlerden, medyaya toplumun moralini yükseltme gibi işlevler yükleme hedeflerine kadar çok geniş bir alana yayılabiliyor.
Yakın zamandaki açıklamalardan yola çıkarak, Erdoğan’ın bu başlıklardaki zihinsel meşguliyetinden sayısız örnek verebiliriz.

Bir köşe yazarında ideal vasıflar

Öncelikle, köşe yazarlarının görevlerine son vermeleri için medya patronlarına doğrudan kamuoyu önünde çağrıda bulunma eğiliminin Başbakan’da artık tam anlamıyla yerleştiğini söylemeliyiz.
İki yıl önce “Patronlar köşe yazarlarına ‘dükkânda sana yer yok’ diyebilmeli. Çünkü herkes vitrinine layık olanı koyar” çağrısında bulunan Erdoğan, geçen ay bir adım daha ileri gitmiş, bu kez, “Bu adamları köşe yazarı olarak nasıl tutuyorsunuz” diye kürsüden mesaj göndermiştir. Başbakan’ın köşe yazarlığı için aradığı ideal ölçüleri bu vesileyle sıralamış olması daha az önemli değildir. Erdoğan, köşe yazarlarında olması gereken hasletleri -açıklamaları mefhum-u muhalifinden okunduğunda- “hedefi olmak, (Myanmar gibi davalar için) aşkı ve heyecanı olmak, millete, milletin tarihine yabancı olmamak, milletin derdiyle dertlenmek” diye saymaktadır. 
Bu arada Başbakan’ın basının toplumdaki rolünü nasıl gördüğüne ışık tutan çok önemli bir ifadesini büyüteç altına yatırmak gerekiyor. Başbakan, geçenlerde sözü İstanbul’daki köprülerin bakımı sırasında basında yapılan eleştirilere getirerek şöyle demiştir: “Yazılı ve görsel medyanın kopardığı kıyameti biliyorsunuz. Toplumu moralize etmeleri gerekirken karşıt güçlerle beraber demoralize etmenin gayreti içerisine giriyorlar.”
Burada basından gelen eleştirilerin, soyut “karşıt güçler” ile ilişkilendirilerek itibarsızlaştırılması kadar önem taşıyan, Başbakan’ın medyanın bir demokraside nasıl hareket etmesi gerektiği konusundaki tasavvurdur. Erdoğan, bu ifadesinde teorideki klasik tanımlamaların dışına çıkarak, medyaya “toplumu moralize etme” işlevini de yüklemektedir. Bu işlev, örneğin köprünün tıkanması gibi durumlarda da devreye girmelidir.
Gelgelelim basını toplumu demoralize etmekle suçlayan Başbakan aynı konuşmasında “yaşanan sıkıntıları” kabul ederek kendisini ciddi bir çelişkinin de içine sokuyor. Erdoğan, sıkıntıların geride kaldığını anlattıktan sonra, “Ulaştırma Bakanlığım ve belediyelerimiz adına tekrar bizi bağışlamalarını ve affetmelerini diliyorum. Özür gerekiyorsa özür diliyorum” diyor.
Başbakan düzeyinde özür dilenmesini gerekli kılan bir durum varsa, basın kıyameti koparmakta haksız mı sayılacaktır?

Doğru gazetecilik nasıl yapılır?

Bu tür çelişkilere başka örnekler de verilebilir. İlginçtir ki, Başbakan aynı konuşmanın içinde hem olması gerekeni idealleri anlatıp, hemen ardından bunun neden ve nasıl sınırlanması  gerektiğini de vaaz edebiliyor. Bu tutumunun en çarpıcı örneğini özellikle Afyon’daki 25 askerin öldüğü büyük faciadan sonraki tutumda görüyoruz. Erdoğan önce “siyaset kurumu, sivil toplum kuruluşları ve medyanın son derece haklı olarak gerekli soruları sorup, cevap aradığını” belirtiyor, bu sorgulamayı önemsiyor.
Erdoğan, aynı konuşmada hemen ardından, “Yazılı ve görsel medyada sorulara cevap aramak, olayı aydınlatmak, olayla ilgili haber aktarmak gibi hedefler aşılıyor ve sansasyon ve yarış saiki  hadiselerin ve gerçeğin önüne geçiyor, linç kampanyasına dönüşüyor” diye konuşuyor.
Ona göre, mesele habercilikte “hedeflerin aşılması”dır. Zaten aynı konuşmada “Doğru bilgilendirme anlayışının yeniden ele alınması gerekiyor” diyerek, gazetecilik kuralları ve etiğiyle ilgili önemli bir tartışmayı başlatmaya hazırlandığının haberini de veriyor.  

‘Ver onu manşetten...’

Başbakan, bu çerçevede basının nasıl hareket etmesi gerektiği konusundaki kuvvetli görüşlerini kayda geçirmekten geri kalmıyor. Basında onu kızdıran durumlardan biri, yaptıkları hizmetlerin değerinin bilinmemesi, bunlar için teşekkür edilmemesidir. Özellikle geçenlerde hizmete giren Sarıyer-Çayırbaşı tüneli ve açılan yeni kavşaklarla ilgili haberin  manşete çıkartılmaması onu çileden çıkartmaya yetmiştir. Şöyle diyor:
“Bir teşekkürünüz yok mu? Koyun onu bir yerlere, ver onu işte manşetten. Koyamazsınız, niye? Çünkü onların marifet iltifata tabidir diye bir ilkeleri yok, güzel sözleri yok... Onlar hep marifeti tezyif etmekle mükelleftirler. Onların yapısı budur, cibilliyetinin gereği budur ve onu yapıyorlar.”
Görüleceği gibi, Başbakan Erdoğan manşetlere de karar vermek istiyor. Yoksa gönlünde gizliden gizliye genel yayın yönetmenliği de mi yatıyor?
Bu köşe yazarları için hiç de iyi bir haber değil.

DÜZELTME: Dünkü yazımdaki “ademe mahkûm etmek” ifadesinde yokluk anlamına gelen “adem” sözcüğünün üstünde bunu farklı
bir anlama çeken bir inceltme işareti çıkmıştır. Bu dizgi hatasını düzeltiyorum. S.E.

X