Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ercan Kumcu: Bankalarımız sertleşmeyi ve aceleciliği kaldıramaz

Ercan KUMCU

IMF'ye verilen Niyet Mektubu'nun en önemli bölümlerinden biri, bankacılık sektörü konusunda izlenecek politikalar. Yaşanan krizin de etkisiyle, bankacılık sektörünün sağlığı ön plana çıktı. IMF'nin diğer ülkelerdeki deneyimleri çerçevesinde, sektörde yapılması istenenler ekonomik istikrarın kendisi kadar önemli olmaya başladı.

Bankacılık konusunda IMF de, biz de bir ikilem içindeyiz. Sağlıklı olmayan bir bankacılık sektörüyle kalıcı ekonomik istikrarı yakalamak mümkün olmuyor. Bu gözlem doğru. Fakat, bankacılık sektörünü kısa sürede sağlığına kavuşturmaya çalışmak da ekonomik istikrarı tehdit eden en önemli unsurlardan biri oluyor. Bu gözlem de doğru.

Bu ikilem içinde, sektörde izlenmesi gereken strateji, hayati bir önem taşıyor. Sektörün sağlığına kavuşması konusunda çok fazla aceleci davranmak orta dönemde sektörün sağlığa kavuşmasının önündeki en büyük engellerden biri oluyor. Örneğin, içinde yaşadığımız kriz, bankacılık sektörünü her açıdan geriletmiştir. Sektörün rehabilitasyonuna darbe vurmuştur.

DEVLETLEŞTİRME

Bu çerçevede, Niyet Mektubu'nda söz edilen iki konuyu ele alalım. Güçlük içine düşen bankalara devletin zaman kaybetmeden el koyması isteniyor. Bu şekilde, bankaların devlete yük olmadan sistemden çıkarılması ya da durumlarının daha da kötüleşmesinin önüne geçilmesi öngörülüyor.

Gelinen noktada bu bakış açısı yanlış. Durumu bozulan bir bankanın, devletin yol göstericiliğiyle, asıl hissedarları ve yönetimleri tarafından yeniden canlandırılabilmesi olasılığı çok daha yüksektir. Devletin bir bankaya el koyması o bankadaki yasal olmayan işlemleri durduruyor, ama bankanın sağlığını daha da bozuyor. Çünkü, devlet, ‘‘top geçer, adam geçmez’’ taktiği ile el koyduğu bankaları yönetmektedir. Yani, yönetememektedir.

Kaldı ki, şu sıralarda, gerçekçi muhasebe kuralları içinde sermaye yeterliliği yüzde 8'in üzerinde kaç tane bankanın olduğu da büyük bir merak konusudur. Konuya ders kitabı kalıpları içinde yaklaşmak her zaman istenilen sonuçları doğurmamaktadır.

İkinci konu, ‘‘piyasa riskleri’’ kavramını da içeren sermaye yeterliliği ilkesinin bizim bankalarımıza da uygulanmasıdır. Mektuba göre, bu ilke 2001 yılının başında mevzuata girecek ve 2002 yılının başında yürürlüğe girecek. Dayak yemekte olan bankacılık sektörünün söz konusu ilkeye bir yılda uyum gösterebilmesi mümkün değildir.

Bu süre içinde ‘‘piyasa riski’’ hesaplaması konusunda dahi bir görüşbirliği oluşamayacaktır. Düzenlemeyle bankalarımız daha fazla özkaynak ihtiyacı içine gireceklerdir. Kısa sürede bu işlerin başarılması zor görünüyor.

KIRK YILLIK SORUN

Bütün bu gerçeklerin IMF ve Dünya Bankası'na da iyi anlatılması gerekir. Kırk yıldır kuralsızlık içinde yaşamış bir sektörü kırk günde ödün vermeden sert kurallara bağlamak çok gerçekçi görünmemektedir. Aksi takdirde, daha çok krizler çıkarırız.

Geçiş döneminin biraz daha uzun tutulup yapılması gerekenlerin bu süre içinde ödün verilmeden ve geciktirilmeden uygulanması daha akılcıdır. Bankacılığın devletleştirilmesi orta dönemde hiç kimsenin çıkarına değildir. Daha gerçekçi yaklaşım, bankacılık sektörünün özel sektörün elindeyken sıhhatine kavuşturulmasıdır.

X