Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Erbakan gizli halife

    Faruk BİLDİRİCİ
    09 Ekim 1997 - 00:00Son Güncelleme : 09 Ekim 1997 - 00:01

    İslamcı yazar Yesevizade, yine İslamcı kesimin şimşeklerini üzerine çekecek. İslami kesimin ‘aforoz’ ettiği Yesevizade, bu kez ‘İslami’ şiddeti ve irticayı eleştiren yeni bir kitap hazırlıyor. İslam adına ortaya çıkan şiddetin kaynağının da ‘Şeriatçı İslam anlayışı’ olduğunu savunan Yesevizade, alternatifini de sunuyor: ‘Kurani ve demokratik İslam.’

    Yesevizade adı İslamcılar arasında Edip Yüksel ve Reşat Halife ile birlikte anılan bir yazar. İslamcı dergi ve gazeteler, onu ‘müslümanca düşünmemek’ ile suçluyor. Hakkındaki suçlamaların en ilginci RP'nin yayın organı Milli Gazete'de 27-29 Kasım 1990 tarihli yazıdaydı:

    ‘‘Hezeyannamesinin son ilavesi de bu yılın mart ayında öldürülen mason Çetin Emeç'e ayrılmış. Öldürülen Prof.Muammer Aksoy'u da unutmamış Yesevizade. Bir ağıt yakmadığı kalmış, bu şeriat düşmanlarına. Çok görmüyorum. Ne de olsa, artık kendisi de onlar gibi şeriat düşmanıdır.’’

    Evet, gördüğünüz gibi Yesevizade'nin suçu, Süleyman Demirel ile ilgili kitabının sonunda Emeç ve Aksoy cinayetlerine karşı çıkması; şiddeti lanetlemesi. Eleştiriler bu kadarla da kalmıyor. Ünlü Hintli lider Mahatma Gandhi'yi, ‘insan-ı kamil’ olarak nitelendirmesi de eleştiriliyor. Yazının sonunda Yesevizade, uyarılıyor:

    ‘‘İlim ve felsefe diyip duruyorsun. İlim ve felsefe de ne oluyor ki, Allah'ın mutlak müessesesi olan şeriatı beğenmeyip onların ışığında yeniden İslam inşa etmeye kalkışabiliyorsun?’’

    ‘‘Farklı düşünen adam olmayı bırak. Müslümanca düşün. Farklı düşüneceğim diye irtidat uçurumuna nasıl yuvarlandığını gör ve geri dön!’’

    İslamcıların gözünde, ‘farklı düşünmek’ ten büyük suç yok. Farklı düşünen, sorular soran herkes hemen düşman ilan ediliyor. Ya da ‘paranoyak’ damgası basılıyor. Kişinin geçmişine de bakılmıyor, samimiyetine de.

    Sadece Müslümanlar mı kardeş?

    Oysa Yesevizade, lise yıllarından itibaren ‘politize olmuş’ bir Müslüman. Kitapları, yazıları hep İslamı konu ediniyor. Soyunun Hoca Ahmet Yesevi'den geldiğini ifade ederek, kitaplarında, asıl adı olan Alparslan Yasa yerine ‘Yesevizade’ imzasını kullanıyor. Bu ismi kullanmasının nedeni de İslamiyete olan inancı.

    ‘Şeriatçı İslam anlayışı’na karşı çıkana kadar da İslamcılar, Yesevizade'yi kendilerinden saymış; Yeniden Milli Mücadele, Sebil, Milli Gazete, Yeni Devir, Vesika, Şura ve Zaman'da yazdığı yazılara hiç itiraz etmemişler. Ama ne zaman ki, İslam adına demokrasiyi savunmaya başlamış, o zaman sorun çıkmış. Hele en çok kızılan da ‘‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde Kuran'a aykırı birşey yok. Bunun altına imzamı atıyorum’’ sözleriymiş. Hiç bütün insanlar kardeş olur mu? ‘Geleneksel şeriatçılar’a göre, ‘‘Sadece Müslümanlar kardeştir.’’ Tersini savunan da zaten kafirdir.

    Yesevizade'nin insan sevgisindeki değişimin önemli bir nedeni Fransa'da yaşadıkları. 1967 yılında öğrenim için gittiği Paris'te bir Fransız kızla evlenmiş. İlk kez de eşinin büyükbabası öldüğü zaman kendisini sorgulamış. Hıristiyan olan büyükbabanın cenazesi bir odaya konmuş. Herkes tek tek girip onun için dua ediyormuş. Odaya girince bocalamış:

    ‘‘Orada yatan insan Müslüman değil, şeriatçı kafayla düşündüğüm zaman bu insan kafir olarak öbür dünyaya gitmiş, o yüzden hayvandan farkı yok. Müslüman olmadığı için benim bu insana dua etmem, rahmetle anmam boş. Fakat o anda bütün ruhum isyan etti. Ben bu insanı bu kadar seviyorum, ne olursa olsun dedim, oturdum, Fatiha okudum, öptüm, dua ettim, Allahım onun günahlarını affet dedim.’’

    Yesevizade'nin fikri dönüşümünde ilk durak bu nokta. Fikri dönüşümünün seyri içinde artık o andan itibaren her duasında sadece Müslümanlar için değil, tüm insanlar için yakarır olmuş. Yıllar geçtikçe kafasında düğümlenen bu gibi sorular, bitmek bilmeyen çözümsüz meseleler, sonunda 1984 yılında onu büyük bir fikir buhranına sürüklemiş. Ve o günden itibaren de İslamı ve inançlarını sorgulamaya yönelmiş. Yesevizade, 1968 olayları sırasında Fransa'da yaşamış; 1973'te Türkiye'ye dönmüş. Ama Fransız eşi, Türkiye'ye uyum sağlayamamış; 1978'de ayrılıp, ülkesine dönmüş. O da fikri çalışmalarını daha da yoğunlaştırmış.

    Sorular ve anlaşmazlıklar

    12 Eylül döneminde bir grup arkadaşıyla birlikte ev toplantılarına başlamışlar. Bu toplantılar üç yıl kadar sürmüş. Sonunda bu tartışmaları üyesi olduğu Yazarlar Birliği'ne taşımış. Tartıştıkça yeni sorular çıkmış; sorular arttıkça da anlaşmazlıklar derinleşmiş. Kafasındaki soruların yanıtlarını İslamiyette bulamamak Yesevizade'yi bunaltmış. Bir gün yazar arkadaşları arasında küçük bir anket yapmış; ‘‘Siz neden Allah'a inanıyorsunuz?’’ Aldığı karşılıklar, kafasındaki karmaşayı daha da artırmış. Çünkü görmüş ki, hiçbiri inancını irdelememiş; sadece bu topraklarda büyümüş olmaktan dolayı Müslüman olmuş. İşte o zaman Müslümanlıktan şüpheye düşmüş ve agnostisizme (bilinemezcilik) kaymaya başlamış. Yine Fransa'ya gidip, kendisiyle ve beynindeki sorunlarla başbaşa kalmaktan başka yol bulamamış.

    1985 yılında çıktığı Paris yolculuğu bu kez iki ay sürmüş. Günler, kitabevlerini dolaşmakla, okumakla, araştırmakla geçmiş. Kafasındaki sorulara yanıtlar bulmuş ve ufku açılmış; Türkiye'ye yepyeni bir kişi olarak dönmüş. Şeriatçılıktan uzaklaşmış ve ‘demokratik İslam’ı' savunmaya başlamış; İslami dergilere bu yönde yazılar yazmış. İslam ile haşır neşir olurken, bir yandan da Faisal Finans'ta Ankara Temsilci Yardımcısı olarak görev yapıyormuş. 1987'de ayrılıp yine Paris'in yolunu tutmuş...

    Milli Görüş ile çatışma

    Niyeti Paris'e yerleşip bir daha dönmemekti; küsmüştü. RP'nin yurtdışı örgütü gibi çalışan Milli Görüş Teşkilatı ile bağlantı kurdu. Paris'teki camide görevlendirdiler. 2500 frank ücret alıyor; camide yatıp kalkıyordu. Türklerin evlerine gidiyor, sohbet toplantıları da düzenliyordu. Müslümanlar arasında barış havası yaymaya başlamıştı. Çünkü o gitmeden kısa süre önce Cemalettin Kaplan ile Milli Görüş arasında çatışma çıkmıştı; kavga tüm hızıyla sürüyordu: ‘‘Büyük bir çatışmadan yeni çıkmışlardı. Kaplancılar camiyi ele geçirmek istemiş, camide birbirlerine kurşun sıkmışlar. Milli Görüşçüler, Kaplancıları camiden kovmuşlar. Cemalettin Kaplan ayrı baş oldu, hilafetini ilan etti. Erbakan da kendini gizli halife ilan etmiş el altından biat topluyordu. Bana da ‘Biz biat ettik, sen de biat et' dediler, reddettim. Hatta o günlerde Berlin'den gelen bir Milli Görüş heyetinin, camide, Erbakan'a biat etmemenin küfür olacağına dair bir vaazına şahit oldum.’’

    O bağımsız kaldı; çabası, siyasi eğilimleri ne olursa olsun, bütün Türkleri cami çatısı altında kenetlemeye yönelikti ama ilişkileri de iyice soğudu. Artık kendi başına davranıyor, Türkleri etrafında toplamaya çalışıyordu. Bir cami yaptırmak için harekete geçince yeni şeyler öğrendi:

    ‘‘Meğer Milli Görüşçüler daha önce de cami için bina satın alacağız diye büyük miktarda para toplamışlar. Cami cemaati olan işçilerden bazıları bir aylık maaşlarını olduğu gibi vermiş ama onlar cami için topladıkları parayı RP propagandasına harcamışlar. Milli Görüş temsilcileriyle tartışınca, ‘Biz cihat ediyoruz, dava uğruna harcadık' dediler.’’

    Yesevizade, etrafına güven telkin etmişti. Cami kampanyasına başladı. Makbuzla para topluyordu; kısa sürede 15-20 bin frank toplandı. Bu gelişmeler, Milli Görüş'ün bazı fanatiklerini rahatsız etmişti. ‘‘Bu da ayrı bir baş olup, tabanımızı parçalar’’ endişesi başlamıştı. Sonunda, Ankara'daki RP merkezinin de onayını alarak camiyi terketmesini istediler.

    3.5 ay süren cami dönemi kapanmıştı. Sonraki günler, inşaatlarda, kaçak işlerde çalışarak geçti. Bir yandan da araştırmaya, okumaya devam ediyordu. Sonunda Türkiye hasreti ağır bastı ve Ankara'ya döndü. Dokuz ay süren son Paris yolculuğu, onu, düşüncelerini daha açık savunmaya itti. Şeriatçı kesimle köprüleri o dönemde attı. 1990'da Demirel ile ilgili yazdığı kitabı basacak yayınevi bulamadı. O da üzerine ‘Hakikati Arayış Neşriyatı' yazıp, kitabını kendisi bastı. Kitaptaki ‘geleneksel islam'ı eleştiren bölümler, aforoz edilmesine neden oldu. Dağıtım şirketleri de almayınca, kitabı satması mümkün olamadı. Yine de yılmadı ve yazmaya, kitaplar yayınlamaya devam etti. Çalışmalarında geleneksel şeriatı eleştirmekten geri durmuyor. Bakalım ‘‘Demokrasinin İlahi Temeli/ İslam Demokrasisinin Teorisi' adlı kitabı nasıl tartışılacak...

    Geleneksel şeriat Arapçıdır

    ‘‘Geleneksel şeriat Arapçıdır’’ diyen Yesevizade, Türkiye'de Kuran'ı baştan sona okuyan insan sayısının azlığından yakındı. Yesevizade, ‘demokratik İslam' noktasına nasıl geldiğini anlattı:

    Şeriatçı kesimle çatışmanızın kaynağı nedir?

    - Geçmişte Masonları, Yahudileri, Komünistleri tenkit ettim, aleyhlerinde birçok yayın ve eylem yaptım. Ama araştırınca şunu müşahade ettim: Yahudilerde isyan ettiğim her ne varsa, hemen hemen aynısıyla, hatta fazlasıy la geleneksel Müslümanlıkta vardı. Yahudiler, insan türünün, daha doğrusu kendileri dışındaki bütün insanlığın düşmanıdır diyorduk. Ama şeriatta da Müslüman olmayan herkes düşmandır. ‘Sevgi Peygamberi' kitabımda, Mahatma Gandi'yi merhum tabiriyle yadettiğim için Diyanet'ten ‘Gayrimüslüm birini nasıl rahmetle anarsın?' tenkidi geldi.

    Bu eleştiriler sizi nasıl etkiledi?

    - Bunları müşahade ettikçe, Müslümanlık bu gibi kötü inaçlarla yoğrulmuşsa Müslüman olamam noktasına geldim. İslamdan ayrılmayı düşündüm, fakat bir türlü kopamadım. Çünkü Kuran'ı didik didik ettikçe, onda geleneksel şeriatın antitezi mesabesinde bir İslam anlayışı olduğunu keşfettim. Tabii Kuran'da da ilk başta problem teşkil eden, cennet-cehennem, kölelik, kadın, cezalar gibi konular var. Ama bu meseleleri kitabın tarihi konteksi içinde çözümleyince, onun alabildiğine hümanist bir kitap olduğu kanaatine ulaşıyoruz.

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı