GeriSeyahat En devrimci kadınların bile daracık elbise giydiği komünist ülke
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
En devrimci kadınların bile daracık elbise giydiği komünist ülke

En devrimci kadınların bile daracık elbise giydiği komünist ülke

Ona göre hem coşkulu hem de huzursuzluk verici bir ülke Küba, "tatlı-ekşi" diyor kitabının son sözünde. ABD’de yaşayan İngiliz seyahat yazarı ve gazeteci Christopher P. Baker Küba’ya bir seyahat rehberi yazmak için gitti. 1997’de bir rehber kitap yazdı ama asıl Küba macerasını anlatan kitabı "Küba’yı Keşfederken" 2001’de basıldı.

Bir rehberden çok Küba’yı tarihi ve bugünüyle anlatan, özellikle komünizmin izlerini gözlemleyip ülkenin yaşamını gerçekçi bir dille ele alan bir kitap. Orijinal adı Küba hükümetinin tepkilerine rağmen Fidel Castro’ya da gönderme yaparak "Mi Moto Fidel" (Benim sadık motorum) olan kitap, Baker’ın motosikletiyle adada 11.300 kilometre yol yapıp yazdığı gerçek bir seyahat romanı. Naitonal Geographic’in "tüm zamanların en heyecan verici keşif öyküleri" başlığıyla derlediği kitap geçtiğimiz yıl Türkçe’ye de çevrildi. Baker, "Kendimi günümüzün Che Guevara’sı olarak görüyordum. Güney Amerika’yı keşfetmek için 1952’de o da antika bir Norton motosikletin üzerinde Buenos Aires’ten yola koyulmuş hatta motosiklet günlükleri ölümünden sonra 1995’te yayınlanmıştı" diyor. Baker’a göre Küba erotik bir ülke, her yerde kadınların çekiciliği ve cilveleri üzerine gözlemler yapmak mümkün. Hatta devlet dairelerinde çalışan en devrimci kadınlarda bile bu izleri görebiliyorsunuz. Bu nedenle kitap Baker’ın seks maceralarını da içeriyor. İşte Baker’ın eleştirel ve esprili gözüyle Küba seyahatinden küçük bölümler...

Depoyu doldurdum, kilometre saatinin 18 bin olduğunu not ettim ve ıssız balıkçı köylerinden otları dibine kadar yenip golf sahasına dönmüş otlaklardan geçerek Havana’dan batıya doğru uzanan Autopista La Habana-Mariel yoluna çıktım... Tarlalara gümüş kaplı Korint sütunları gibi yükselen palmiyelerin gölgesi vuruyordu. Deniz inanılmaz bir tavus rengiyle parlıyordu. Daha sadece Havana’nın 32 kilometre batısındaydım ama gerçek Küba manzaralarına ulaşmıştım bile.

Las Pozas adlı tozlu bir köyde, El Lambi adlı bir lokantada (iki gündür rastladığım ilk lokanta buydu) bir Etrüsk amforasını andıran çömlek fıçıya daldırılan kepçeyle verilen leziz, tatlı taze sıkılmış portakal suyu refresco’yu kana kana içtim. Sadece yedi pesoya salatalık turşusu salatası, yağlı kızarmış domuz, siyah fasulye ve pilav yedim. Daha batıdaki La Palma’da da Havana’dan sonraki ilk dükkanları gördüm. Bana al, al diye yalvaran hiçbir tabela ya da reklam görmedim. Belirgin bir reklamsızlık vardı.

BAŞTAN ÇIKARAN ADA

Pinar Del Rio’nun güneyindeki bilardo masası kadar yassı ve şekerkaşımışlarıyla zümrüt yeşiline kesmiş düzlüklere indim. Traktörler tarlarları sürüyor, yeni işlenmiş topraktan nemli tropikal kokular yükseliyordu. Los Palicios levhasını gördüm ve kıyıya doğru inmeye başladım. Bu güzel tarım kasabası, ana caddeye kadar uzanan paslanmış demiryolu hattının çevresinde kurulmuştu.

Caimito’nun sütunlu ana caddesinin sevimli bir eskimişliği vardı, yolun kenarlarındaki kemerler korkuluklarla birbirine bağlanıyordu; kırlaşmış fırça bıyıklı bir adam kollarını korkuluğa dayamıştı. Geniş kenarlı saman şapkasının altında gözleri parlıyor, öğleden sonra güneşi yüzüne vuruyor, aydınlatıyordu. Kalın bir puro içiyordu. Yanından geçerken bana baktı ve dostça gülümsedi.

Küba’nın tek otobanı olan Autopista Nacional (halk dilinde Ocho Vias) Havana’nın doğusunda kırsal alandan geçen 560 kilometrelik, sekiz şeritli beton bir yoldu. Dümdüz yolda birkaç çukurla tek tük katır arabası ya da başıboş inekten başka uğraşacak şey yoktu. Saatte 120 kilometre hızla, yeşil şekerkamışı tarlalarının yanından geçerek doğuya doğru giderken otoyol sadece bana ayrılmıştı... Tek başıma alışılmış her şeyden milyonlarca ışık yılı uzakta motosiklet sürmek çok heyecan vericiydi. Sadece ben ve "mi moto Fidel."
/images/100/0x0/55ea634df018fbb8f87cacd0


YANKİ DEĞİL AMİGO

Trinidad’ın doğal güzellikleri çok zengindi, rüzgarları yakalayan ve Karayipler’e bakan bir tepenin iki yanına kurulmuştu, arkasındaki yeşil Topes de Collentes dağları göğe yükseliyordu. Motel Las Cuevas’ın manzarası muhteşemdi ama zamanın akıntısının içinde bir kenara çekilmişti.

Amigo! (Arkadaş) Bu, sokakta saygılı bir selamlama biçimiydi. Bana hor görerek gringo, yanki hatta Amerikalı bile diyen yoktu. "Biz de Amerikalıyız" demişti bir Kübalı bana. Ben bir amigo idim, bir yabancının hoş karşılanan arkadaşı. Beni selamlayan, derisi Mısır mumyalarına dönüşmüş siyah bir adamdı, bambudan yapılmış basit bir guajira çalıyordu. Evinin basamaklarında oturmuş duvara asılı bambu kafesteki gösteri kuşlarıyla bir Trinidad geleneğini yerine getiriyor, karşılıklı serenad yapıyordu.

* Neredeyse bir ay geçmişti, vizemi ve gümrük iznimi uzatmak için Havana’ya dönmem gerekiyordu. Batıya döndüm ve Carretera Central’i izleyerek geniş caddelerine ağaç gölgelerinin vurduğu tozlu kasalardan geçtim; kaldırımların kenarlarında kementli geniş kenarlı şapkalı, koyu tenli vaquero’ların (sığır çobanı) bindiği atlar için eski moda hayvan bağlama parmaklıkları vardı.

Santa Clara yayılmış bir kentti ve doğu bölgelerine açılan bir kapıydı ve bu yüzden Küba’nın bağımsızlık savaşları devrimde önemli rol oynamıştı. 29 Aralık 1958’de Che Guevara’nın isyan ordusu kente saldırdı ve Batista’nın Oriente’deki askeslerine takviye güçle silah taşıyan treni raydan çıkardı... Kentin dış kesimlerinde yurttaşlara "Anavatana karşı göreviniz çok çalışmak" diyen bir levha gördüm. Fabrikalar berbat görünüyordu.
/images/100/0x0/55ea634df018fbb8f87cacd2

FİDEL HAYRANI BAYAMO

Bütün günü timsahların diş gıcırdatarak süründüğü mangrow bataklığıyla çevrili boz renkli tenha güney sahilini keşfetmek için doğuya uzanan Carretera merkezinde gezinerek geçirdim. Denizin üzerindeki puslu ufukta asılı kalmış ve ters dönmüş serap görüntüsünün üzerinde yüzen çok sayıda mercan adacıklarına "Jardines de la Reina" (Kraliçe’nin Bahçesi) ismi verilmişti.

Gördüğüm kadarıyla Castro özellikle kırsal kesimde bütün Kübalıların sadakatini ve hayranlığını kazanmıştı. Kentliler ise en fazla kayıtsız görünmekteydi; konuştuğum çoğu kent insanı Fidel’den artık bıkmıştı. Bayamo farklıydı; Fidel hayranlığı çok derindi.

Küba’nın ikinci büyük şehri Santiago’da, Havana’nın tumturaklılığı yoktu ama kent duygusal bir cazibeyle dolup taşıyordu. Buranın egzotik havasını sevmiştim... Bütün adada durum aynıydı. Birkaç dakika önce tanıştığım Kübalılar beni amigo diyerek kucaklayıp evlerine davet ediyor, açık yüreklilikle karşılıyor, cerdo asado (kızarmış domuz) pilav ve fasulye yemeyi, ucuz rom ve bira içmeyi teklif ediyorlardı.

GUANTANAMO: AŞAĞILAYICI BİR DİKEN Mİ?

Guantanamo. Dünyada yankılanan isim. Herkes buranın ABD’nin deniz üssü ve Castro Kübası’na saplanmış aşağılayıcı bir diken olduğunu bilir. Aslında Guantanamo, 180 bin nüfuslu bir Küba kenti, Santiago de Cuba’nın 130 kilometre doğusunda kentin ve ABD üssünün adını aldığı derin koya hakim bir tepede bulunuyor... Tarihi merkezin ötesinde Guantanamo kesinlikle ruhsuz bir kentti. Bir asker kenti. Kollarının altında evrak çantaları, kısa kollu giysileri ve hardal renkli üniformalarıyla dolaşan askerler, kasabanın büyük bir parçası.

HOLLYWOOD DESTANI İÇİN UYGUN: BARACOA

Fantastik derecede yabancı ve büyüleyici güzellikteki Barcoa insanı derinden etkiliyordu. Şehir, bir Hollywood destanı için uygun bir yerdi. Dümdüz bir tepenin eteklerinde uzanıyordu... Güzelliklerini şafak vakti fark ettim. Yeni başlayacak olan sağanak yağmur kendini güzel bir kokuyla hissettirdi. Ancak Baracoa h l güneşin tadını çıkarıyordu.
Yorumları Göster
Yorumları Gizle