Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Emin Çölaşan: Delinin biri kuyuya taş atınca!

Emin ÇÖLAŞAN

TÜRKİYE'nin başındaki iç ve dış belalar yetmiyormuş gibi, başımıza bir de af olayını sardılar, ortalığı karıştırdılar.

Bir hükümet böyle bir durumu nasıl göze alır?

Bunlar cinnet mi getirdi, kafayı mı yedi, siyasi intihara mı niyetlendi?

Af konusuna toplum en baştan karşı çıktı. Hükümet bunu biliyordu. Ama sırf geçmişte Rahşan Hanım'ın sözü var diye bu anlamsız olayın üzerine gittiler, Meclis'ten geçirdiler, sonra da vetoyu yediler.

Ne oldu?

Türkiye karıştı. Ortalık birbirine girdi. Ne gereği vardı?

İşin ilginç yanı, affı Meclis'ten geçiren üç koalisyon ortağı bile bu konuya açıktan sahip çıkamıyordu. Şimdi vetodan sonra ne yapacaklar? Toplumun ortak duygularına rağmen işi sürdürüp ortalığı karıştırmaya devam edecekler mi?

* * *

Sevgili okuyucularım, bu af konusunda hepimizin gözünden kaçan ilginç bir olay daha vardı. Biliyorsunuz, koalisyon ortakları sırf Necmettin hocaefendi önümüzdeki ocak ayında 4 aylık hapis cezası için cezaevine girmesin diye, yasaya bir madde eklemişti.

Kim nasıl kıvırtırsa kıvırtsın, o madde Hocafendi'yi kurtarmak için konulmuştu.

Fakat işin ilginç yanı, af tasarısı Meclis'te görüşülürken, Fazilet Partisi de bir anlamda bölündü. Oylamaya bunların yaklaşık üçte biri gelmedi, üçte biri (Hocafendi'ye karşı olan yenilikçiler) ret oyu kullandı. Yani Erbakan'ın aleyhine çalıştılar. Yaklaşık diğer üçte bir ise (Hocafendi yandaşları) bu tasarıya yine Hocafendi'yi düşünerek, kabul oyu verdi.

Bu durumda Fazilet'in, çatlamanın da ötesinde, bölünmüş olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

* * *

Türkiye korkunç bir ekonomik kriz yaşamış, uzun uğraşlar sonucu elde edilen olumlu göstergeler bir anda tersine dönmüş, borsa çökmüş, faizler korkunç bir biçimde artmış, ekonomi durmuş, bütün kesimler kan ağlıyor...

Ve siz hükümet olarak af konusuyla uğraşıp toplumun başına bir bela daha açıyorsunuz!

Toplum haftalarca bununla uğraşıyor, afla yatıp afla kalkıyor.

Bundan sonra ne olacağı da hiç belli değil.

Bir hükümet düşünün ki, durup dururken kendi başına iş açıyor. Onu da önemsemiyorum, ortalık gereksiz yere birbirine giriyor.

Lütfen artık akıllarını başlarına alsınlar ve bu konuda ısrar etmesinler.

Delinin biri kuyuya bir taş atarmış, kırk akıllı çıkaramazmış.

Şimdi tam olarak bu atasözünün gerçekliğini yaşıyoruz.

Ama bu saatten sonrası ‘‘Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık’’ hikáyesi. Ayrıntılarını bugün gazetemizde yer alan haberlerde okuyacaksınız.

Bu nasıl iştir ki, koskoca bir hükümet ve onun Adalet Bakanlığı, gelişmelerin çok değil, bir adım sonrasını göremiyor.

Şimdi önümüzdeki günlerde siz seyreyleyin çıkacak gümbürtüyü.

Ne gerek vardı bütün bunlara?

Rahşan Hanım'ın kaprisleri ve çokbilmişliği uğruna Türkiye'yi bu duruma sürüklemeye kimin hakkı vardı?

Dünya siyaset tarihi, ülkemizde şu yaşadığımız olayları bir gün kayda geçirirse, herhalde şöyle yazacaktır:

‘‘Türkiye'de 2000 yılında bir hükümet vardı. Cezaevlerinde egemenliği terör örgütlerine kaptırmıştı. Çareyi af çıkarıp cezaevlerini boşaltmakta buldu.’’

VE ONURLU BİR GELİŞME

Şimdi hükümetin hakkını yemeyelim, önceki gün ülkemiz adına onurlu bir gelişmeye de tanık olduk.

Türkiye, kendisini Avrupa'nın savunma mekanizmasından dışlayan kararı veto etti.

Hem de Clinton'ın Ecevit'e mektup yazmasına, sonra da telefonla arayıp iki kez ‘‘Lütfen veto etmeyin’’ demesine karşın.

AB'nin amacı, AB üyesi olmayan, ancak NATO üyesi olan Türkiye'yi dışlayarak bir Avrupa Ordusu kurmaktı. İleride işi belki de oldubittiye getirip AB üyesi yapacakları Kıbrıs Rum kesimine asker gönderecek, orada Türk ordusuyla çatışmaya sokacaklardı.

Uluslararası alanda Türkiye'nin başına ne geldiyse ‘‘Uysal ve yumuşak çocuk’’ olmaktan geldi.

Amerika rica etti, hayhay!

Avrupa küstahlık etti, başüstüne!

Hep korktuk ve alttan aldık... ‘‘Onları kırarsak ya başımıza iş açarlar, ya da ilişkilerimiz zedelenir, zararı yine biz görürüz’’ diye düşündük.

Anımsayınız, 12 Eylül döneminde Yunanistan NATO üyeliğinden ihraç edilmiş durumdaydı. Ve Amerika'nın ‘‘ricası’’ üzerine biz komşumuzun NATO'ya yeniden alınmasını veto etmedik.

Oysa bunu pazarlık konusu yaparak çok şey elde etmemiz mümkündü. O zaman treni kaçırmıştık.

Avrupa Ordusu da bizim açımızdan bir pazarlık konusu olmalıdır.

Veto etmekle onurlu iş yaptık. Gerekirse sonucuna da katlanırız.

Yeter ki uysal çocukluktan vazgeçelim, ulusal onurumuza sahip çıktığımızı gösterelim.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI