Emek, sabır, samimiyet: Manuş Baba

Hürriyet Haber
08.11.2017 - 11:01 | Son Güncelleme:

Son dönemin samimi, kederli, biraz popülariteden uzak ve bir o kadar merak edilen ismi Manuş Baba ile Tarsus’un is kokan sokaklarından Spotify listelerinin zirvelerine uzanan hikayesini konuştuk.

Sanki yaşadığımız çağda doğduğumuz andan öldüğümüz âna kadar belli kategorilere sıkıştırılıp tanımlanıyor, adlandırılıyoruz. Ama kendi adını kendin koydun sen. Adının hikayesi ilginç, dinlemek isteriz ama asıl merak ettiğimiz; sorunun ilk bölümünde bahsettiğimiz meselenin kendi adını koymanda etkisi olup olmadığı?

Ben merakımın, keşfetme arzumun, hayalimin peşinden gittim. Yürüdüm. Çocukluk zamanı anneannemden hatıra olarak kalan "Manuş" adını, geçmişin zamanına ve mekanına dair ne varsa orada saklı kalan merakımı yönlendiren bir isim olarak kalbimde taşımaya devam ediyorum. Tarsus’tan Antalya’ya göç ettiğimiz doksanlar; babamın gücü, şefkati, desteği ile kaldı aklımda ve yüreğimde. O yıllarda oluşan o büyük resimdeki gelecek güzel günlere dair ne varsa aynı zamanda babama dairdir. Manuş’un ardından gelen baba kelimesi böyle bir beklenti ve yüceliğe sahiptir benim için. Manuş ve Baba kelimelerinin bir araya gelmesiyle geçmiş ve gelecek arasında bağlantısını kurduğum o köprüde, insan olmanın, farkında olmanın, değer göstermenin, içindeki çocuğu asla kaybetmemenin hissiyatı ile yaşamaya devam ediyorum.

 

Tarsus çok ilginç bir memleket. Birçoklarınca Mersin ve Adana’nın uydusu sanılan aslında anası olan bir şehir. Çok kültürlü. Çok taşra. Çok eski. Değişime kapalı ve aslında çok da değişik. İlkokul çağında kana karışan ne varsa gerisinin de belirleyicisi odur, derler. Tarsus’ta kanına giren neydi ve Manuş Baba’daki izleri neler Tarsus’un?

Gözümün önüne gelen ilk resim evin karşısındaki bahçede yükselen incir, limon ve dut ağacı. Tarsus, sokaklarında koşturduğum, tren garında simit, şalgam sattığım, kahve önlerinde arkadaşlarla boyacılık yaptığım, okul yolumun eve dönüşlerinde annemin kapı önünde beklediği, sokakları talaş dumanından is karası olan akşamları, babamın çalıştığı bahçelerden elinde getirdiği portakallar demek benim için. Uzun bir hikâye mi bilmiyorum ama zaman gerçekten çok hızlı geçiyor. Ve ben Tarsus’u son gördüğümde, her şeyin eskisi gibi olmasının biraz güç olduğunu anladığımda, hatıraların güzelliği ile sokaklarında yürürken artık küçük geliyordu o sokaklar bana. Büyümek istemezdim bu kadar.

 

Kronolojik olarak sona bırakılmalı belki ama klip de alışıldık bir klip değil. Bir kere senden söz açıldığında doğallık muhakkak lafı edilen şeylerden. Klipte de manken gibi kadınlar, sırım gibi delikanlılar üzerinden kurulmuyor denklem. Böyle bir telaşınız var mıydı klipi planlarken?

Klibi sevgili yönetmen dostumuz Ahmet Can Tekin çekti. Klibin bendeki hikayesini, hatırası olacak bir düğün ile anlatmak istedim. Anılarda ve yaşamın orta yerinde kalan ne varsa öyle de bir klip oldu. Eteği Belinde benim için dramatik bir oyun havası niteliğindedir. Klibin tarzının bahsedildiği gibi algıyı yıkayacak bir hareket olup olmadığından emin değilim. Bu benim kendi yaşadığım, içinde bulunduğum bir hayat. Kendi mahallemde ve dostlarımız ile çektik klibi. Hepimizin yaşadığı, gördüğü uzağından yakından geçtiğimiz ve hala içinde olduğumuz bir klip, bir düğün çekmek istedik. Mahallede bakkallara, dükkanlara gidip yarın düğünümüz var klip çekeceğiz diye duyuru da yapmıştım hatta. Klipte olan herkes en kral dostlar, en güzel kadınlar, en güzel erkeklerdir benim için.

 

Albümsüz turne! Biz artık turneyi bırak, iki şarkıdan fazlasını kaydedip eskiden bildiğimiz gibi albüm yapan insana bile denk gelemezken sen bu tip bir işe giriştin. Nasıl şekillendi bu cesaret isteyen süreç?

Sosyal medya hesaplarımdan paylaştığım demo kayıtlarım ile zamanla büyüyen, ilgi gösteren ve takip etmeye başlayan bir kitle oluştu. İlk dinleyicinin kıymetini bilip ona göre attığım her adımımın öncesinde geçen yıl albümsüz turne ile birçok şehirde, birçok dostla buluştuk. Cesaretle birlikte, müziğin gücünün de önemi büyük. Müzik gücüyle enerjimizi yüksek tuttu. Yollara düşmemizi sağladı. Çok şehir gezdik. Çok dost biriktirdik. Şimdilerde yine eskiden olduğu gibi yollarda olmaya devam ediyoruz.

 

Sosyal medya insanı, hele ki şöhrete kıyısından köşesinden bulaşmış insanı çırılçıplak bekleyen ve bırakan bir şey. O çıplaklıktan faydalanıp bulduğun fırsatı değerlendirmen de mümkün (ki sen değerlendirdin), savunmasızca yakalanıp zarar görmen de. Sen sosyal medyayı nasıl kullanıyorsun ve bu faktörleri nasıl değerlendiriyorsun?

Sosyal medyanın gücünün ve öneminin farkında olan biriyim. Yıllar öncesi ilk YouTube kanalıma attığım ilk demomdan bu yana diğer hesaplarım ile birlikte sağlıklı gelişen, destekleyen bir topluluğa hitap ettiğimi düşünsem de, gittikçe çoğalan takipçi sayılarının artmasıyla endişe duymuyor değilim. Her ne kadar iyi bir sosyal medya kullanıcısı olduğumu düşünsem de, bu çoğalmanın yer yer dengesiz bir şekle bürünmesinden çekiniyorum. Son yıllarda oluşan linç kültürü sizi, iyi niyetinizi suistimal eden durumlar ile karşı karşıya bırakabiliyor. Ben bunca zaman dostlarımı, arkadaşlarımı, dinleyicilerimizi anlayarak ve önemseyerek hareket ettim. Ve ben ne yaparsam bunu sanat algısıyla kabul edip arkamda duran çok özel dostlar biriktirdim. Hepsine kıymet veriyor, özen gösteriyorum. Beni yeni keşfeden arkadaşların telaşla hareket etmelerinden öte Manuş’u anlamalarını, bunu bir bütün olarak algılamalarını isterim. Popüler dünyanın tam orta yerinde zamanın tüketeceği bir ürün değil de, her mevsim sarılmak, birbirimize gelebilmek adına uzun bir yol arkadaşlığının ürünüdür Manuş. Yıllarca sürecek baki dostluktan yana ne varsa paylaşmaya devam edeceğim.

 Emek, sabır, samimiyet: Manuş Baba

 

Sanatla, müzik dışında da sıkı bir bağın var. Şarkıların sözlerinden, albümün isminden göz kırpan bir tanışıklık bu. Öncelikle, albümden bahsederken adını anabileceğimiz edebiyatçılarla, filmlerle bağının tarihi nedir ve sanatında diğer sanatların etkisi, katkısını nasıl değerlendirirsin?

Beni çeken, iten, arzulatan bu zamana kadar ne varsa ikinci soruda konuştuklarımızdır aslında. Antalya, lise dönemi biraz daha kendimi tanımaya başladığım zamanlardı benim için. Ve hala müziğe, fotoğrafa, kamera arkasına dair içimde merakla ve keşfetme arzusuyla yanıp tutuştuğum zamanlar içerisindeyim. Abbas Kiyarüstemi, Theodoros Angelopulos, Emir Kusturica, Tony Gatlif, Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Cemal Süreya, Şükrü Erbaş, Nazım Hikmet, Cahit Sıtkı Tarancı, Erkan Oğur, Nazan Öncel, Sezen Aksu, Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Kardeş Türküler gibi yönetmenler, şairler, sanatçılar, müzisyenler benim edebiyat, sinema ve müzik dünyasında araştırma ve öğrenme arzumun kat kat yükselmesini sağlayan isimlerdir.

 

Şarkı sözlerinin büyük bölümünü de kendin yazıyorsun. Nazan Öncel’e olan hayranlığını da biliyoruz. Şarkı satın almak, şarkı satmak hakkında ne düşünüyorsun ve bir şarkıcı ve sanatçı arasında kendi sözünü yazmak ve müziğini bestelemekle ölçülebilecek bir mesafe olduğuna inanlardan mısın?

Değer, biçim, maddiyat ile ilgili konuşmalar şu an bulunduğum nokta ile çok örtüşecek şeyler değil. Farklı şartlara bağlı olmakla beraber telif haklarını ödeyerek şarkıları albüme alabilmek mümkün. Lakin anlatmak, müziklendirmek, fotoğraflandırmak istediğim çok şey var. Bu konuda kendimce biriktirdiklerimi dinleyicilere sunmanın heyecanını içimde taşımaya devam ediyorum. İlk albümüm "Dönersen Islık Çal"da 11 şarkı bulunuyor. Ahmed Arif ve Cemal Süreya şiirlerini müziklendirdiğim iki şarkı ile beraber, Ülkü Aker sözleri ile bir anonim şarkı, bir anonim türkü ve geri kalan yedi şarkının sözü ve müziği bana ait.

 

Üniversite yılların nasıldı? Antalya nasıldı? İstanbul nasıl? Ya da şöyle soralım, İstanbul’a gelirken arkanda bıraktıklarını (öğrencilik-nispeten daha konforlu bir şehir) ve bulmayı umup bulduğun bugünkü İstanbul’u nasıl tarif eder, anarsın?

Akdeniz Üniversitesi Güzelsanatlar Fakültesi Müzik Bölümü’ndeki öğrenciliğimin heyecanı ile geçen yılların ardından İstanbul büyük bir kaos ama hala güzel bir şehir benim için. Son iki yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Buraların dokusu, yaşanmışlığı beni besleyen şeyler. Bu anlamda İstanbul böylesine hissetmemi sağlayan nadir şehirlerden. Ne kadar yorsa da, İstanbul’un hareketini ve enerjisini seviyorum. Yıllarca biriktirdiğim dostluklarım kaldı geriye Antalya’da. Ne kadar uzağında kalsam da dostlardan, hala aklımda yüreğimde o taraf, çok özlüyorum. Ailem hala orada. Ara ara gidip geliyorum.

 

Zorlu yollardan gelip Spotify’da zirvelere tırmandığın bir süreçtesin. Emek de seni anlatırken muhakkak anılan kelimelerden. Bu bağlamda birlikte emek verdiğin için seni mutlu eden veya bir gün emek vermeyi hayal ettiğin kimler var?

Emek, anlamına inandığım, ailemden bana kalan bir öğreti. Emek, yüceliğine inandığım gerçeklerden birisi. Yaşamın bana öğrettiği en önemli şey de "sabır" sanırım. İstemek, merak etmek ve keşfetme hissiyatıyla attığım her adımımda uzun uğraşlar, uzun yollar, sancılı, kavgalı birçok gün oldu. Zaman her şeyi öğretiyor ve iyileştiriyor. Bunca yıl birçok müzisyen dostumla bir arada nice sahneler paylaştık. Hepsinin emeği, dostluğu baki bende. Anacak, hatırlanacak, unutulmayacak çok şey var. Gidilecek, görülecek, tanışılacak, sarılacak da bir o kadar dost olduğuna inanıyorum.

 

Aslında yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak, senin gibi emek vererek tırmanmaya çalışan üniversiteli müzik emekçisi, heveslisi gençlere neler önerirsin?

Sanatın her yönünün bizi bir araya getirdiğine, iyileştirdiğine, anlamdırdığına ve sonsuz gücüne inanıyorum. Ben hayalimin, kalbimin, yüreğimin peşinden gittim. Belki zor oldu aradan geçen yıllar ama emek emek, tüm samimiyetimle ördüğüm ne varsa bu satırları okuyan arkadaşlara söyleyebileceğim sözleri bulmamı sağladı. Hepsine hayallerinin peşinden gitmelerini ve sabretmelerini tavsiye ederim.

Etiketler: ilham , röportaj


EN ÇOK OKUNAN HABERLER

    Sayfa Başı