« Hürriyet.com.tr

Elveda İstanbul

Hürriyet Haber
X

Güneşin yıkadığı, saydam bir güz sabahı. Sıcak, alabildiğince çekici bir gündüz. Dev şahmeranlar, ikinci Galata Köprüsü'nün çelik boru ayakları üstünde, tok bir madensel sesle, biteviye patlayıp duruyor. Uzakta, dokların tepesinden artsız arasız duyulan kepçe sesleri, palet gıcırtısı, motor homurtuları. Tarihin ve güzelliğin, kendini en savunmasız duyumsadığı bir zaman diliminde, besbelli, Tarlabaşı senfonisinin birinci kemanları bu sesler.

Eminönü'yle Unkapanı arasında, tam kıyıda, takıp takıştırmış, ‘‘inadına süslenmiş’’ bir Ticaret Odası çalım satıyor. Çevresindeki molozlardan, ses kargaşasından ve insan kalabalığından, fildişi boynuna sanki bir gerdanlıkasmış.

Kıyı kıyımından kendini korumayı nasılsa başaran Ticaret Odası, gerçeküstü bir dekorun orta yerinde açmış, bir çeşit yıkıntılar çiçeği. Şurada yanık bir çatı, ötede tepeleme molozlar, beride üç buçuk duvarla ayakta durmaya çalışan kırmızı yassı tuğlalı eski bir yapı. Karşı kıyıda, arkasını Perşembe Pazarı'na dönmüş, yüzü bu yakaya, yani Süleymaniye'ye çevrik Mimar Sinan anıtı. Türbesinde yazılı olduğu gibi, ‘‘fakir-ül hakir Sinan’’. Gücenik, suskun, ağır.

Ancak iki adım ötede, önümde, bir utanç belgesi yükseliyor. Tam Ticaret Odası'nın gölgesinin düştüğü boşlukta. Fethin armağanı, İstanbul'un en eski mabetlerinden biri: Ahi Ahmet Çelebi Camii.

Küçük olduğu ölçüde şık bir yapı. Daha doğrusu öyleymiş. Ama, her geçen gün, başkaları adına utancından biraz daha toprağa gömülüyor. Veli Bayezit ile Cihangir Yavuz'un Hekimbaşısı olmuş bir bilginin bıraktığı anı. Kaç yangına, kaç depreme göğüs germiş de, unutuluşa katlanamıyor besbelli. Zorbalık ağrına gitmiş. Kol kanat germek bir yana, Zindankapı'nın esnafı caminin ek yapılarına niçin el koyar? Kaldı ki, camiye gelir sağlayan onca akar da, çok yıllar önce zaten kapanın elinde kalmış. Bu alımlı mescidin ününe ün katan Evliya Çelebi'de yok artık. Ağızdan ağıza dolaşmış öyküyü, -Peygamber'in Çelebi'ye ‘‘yolculuk’’ muştuladığı düşü- de bilen, anımsayan yok.

Cami önündeki çınarların altına oturmuş, tel tel beyaz sakallı dinç bir koca -sanki Fetih'ten arta kalmış eski bir subaşı- porselen mavisi gözlerinin içi gülerek şöyle diyor: ‘‘Burası, Peygamber'in namaz kıldığı yer!’’ Söz doğruydu, elbet, ancak Çelebi'nin gördüğü düşü anlatıyordu, Koca ihtiyar. Yalnız Peygamber'in değil, elleri reyhan, karanfil ve leylak kokan Sahabeler'in de onur verdiği düşü.

Artık bu bölgeye ne Zindankapısı deniyor, ne Kanlıfırın! Yemiş İskelesi bile unutuldu gitti. Tuzcular, Yağcılar Sokağı, Balıkhane Sokakları da yok artık... Nerde kaldı, Haliç'le sekiz şeritli cadde ve günümüz arasına sıkışıp kalmış, savunmasız şirin mescit? Dört bir yanında dozerler, öfkeli homurdanmalarla, ağır çelik ağızlı çağdaş bir tarih giyotini gibi, ne bulursa yutuyor, öğütüyor. Taş, tarih, horasan harcı ve güzellik olarak ne bulursa.

Yine de, Ahi Ahmet Çelebi'nin ziyaretçileri, sevenleri, garip denecek tepkisiz bir cemaati var. Azalıp çoğalsa bile, var. Bu da, zaman önünde ve tarihe karşı bir avunç. Tıpkı Hekimbaşı'nın böbrektaşları üstüne yazdığı, bugün çoktan unutulup gitmiş kitabı gibi. (...)

(Anı Kentler. Cem Yayınları. 1992)

Kaynak:

SonbaharSonbahar
Sonbaharın en güzel yurt içi adresleri
36 Saat
36 saatte New York’un Latin yüzü
Seyahat HaberiSeyahat Haberi
Kaçırılmaması gereken seyahat fırsatları ve haberler
GezginGezgin
İmparatorun bindiği arabaya otostop çekti
GezginGezgin
İki çocukla ‘cruise’ olur mu?
GezginGezgin
Sonbaharda Kuzey Yunanistan turu