"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

"Elektrik tamircisi bile eve gelmekten korktu"

Ayşe ARMAN

Dün bir, bugün iki. Gerçi Gülten Kaya'nın ileride daha anlatacak çok şeyi var gibi. Çünkü henüz acısı çok taze. Ve bu olayla yüzleşebilmiş değil. Anladığım kadarıyla erteliyor. Bu da çok doğal değil mi?

Beni takip ederdi

Eşiniz sanki kendisini tüketmek ve yok etmek için özel bir gayret sarf etti.

- Ahmet doğru bulduğu ve hissettiği gibi davrandı. Rüzgara karşı koştuğu doğru. Ama hayat da onun için ancak böyle anlamlı olurdu.

Sizin için?

- Benim için de böyle anlamlı.

Ama en büyük aşkınız, kocanız yok artık.

- Herkes kendi gerçeğini yaşıyor hayatta.

Bu son yaşadıklarınızdan sonra aklınızdan çıkmayan üç kare nedir?

- Ahmet'in küçük kızımız Melis'i koklaması en belirgin kare. İkinci kare, hayat içerisinde beni takip ediyor olması. Ortalama günde 20 kere telefon açardı. Böyle bir fotoğraf var aklımda. Sürekli ‘‘İyi miyim değil miyim’’i yoklayan bir Ahmet. Üçüncü kare ise, göz yaşı akıtan bir adam. Ahmet'in Paris'te bile bu ülke için göz yaşı akıtması bana hep trajik gelmiştir.

Sizce yurt dışına kaçıp giderek akıllıca mı davrandı? Türkiye'de kalıp cezasını çekmesi daha akıllıca olmaz mıydı?

- Ahmet iki tercihle baş başa bırakıldı: ‘‘Ya cezaevine gireceksin ya da bu diyardan gideceksin!’’ Hep kaçtı lafı kullanılıyor, bu Ahmet'i çok rahatsız ediyordu. Ahmet, organizasyonu yapılmış ve mahkemeye belgesiyle sunulmuş bir turne sözleşmesini gerçekleştirmek için yurt dışına gitti. Kendi pasaportu ve vizesiyle. Yani Paris'teyken iki seçenekle baş başa kaldı: Ya orada kalacaktı ya da geri dönüp cezaevine girecekti. Özgürlüğü tercih etti. Tabii sürgün olarak tabir edilen bir yaşam biçiminde insan ne kadar özgür olabilirse...

Dokunma yanarsın

Kocanızın yaşamaktan çok kahraman olmaya eğilimli biri olduğu söylenebilir mi?

- Bu çıkışları yapmasaydı, yaşayıp gidecektik ama onun mutsuz olduğu bir hayat, güzel olmayacaktı. Çünkü Ahmet kendisini rahatsız eden şeyleri ifade etmek isteyen biriydi. Eminim, bir çok insan kendine bu soruyu sormuştur: ‘‘Bu adam deli mi? Çılgın mı? Alkolün etkisi mi? Kariyeri var, kurulu bir düzeni, parası, şöhreti var. Kasetleri ikibuçuk milyon satıyor. Daha ne istiyor? ’’ İki durumu yan yana koyduklarında algılama zorluğu çektiklerini düşünüyorum. Oysa Ahmet'i Ahmet yapan, albümlerinin 2,5 milyon satmasına sebep olan da buydu. Hesapsız kitapsız oluşu. Hayatı seven hiç kimse, ‘‘Genç öleyim de, kahraman olayım’’ demez.

Olayların bu şekilde gelişmesi sizi nasıl etkiledi?

- Ben, kendi ülkemde yaşamadığımı hissettim. Yaşadığım bu coğrafya sanki bana ait değildi. Tabii ki yalnız bırakıldım. Elektrik tamircisi bile eve gelmemeye başladı. Korktu.

Çocuklarınız nasıl etkilendi?

- Kızım okula korkarak gitti. Teşekkür alan, başarılı bir öğrenci olmasına rağmen. Akşam evde ne konuşuluyorsa, çocuklar da ertesi gün onu konuşuyorlar. Akşam haberlerinin gündemi Ahmet Kaya ise, ertesi gün de okul servisinde doğal olarak Ahmet Kaya konuşuluyordu. Henüz 13 yaşında. Çok acı çekti. Sonra kendisini şöyle ifade etti: ‘‘Televizyonda anlatılan bir Ahmet Kaya var. Bir de babam olan Ahmet Kaya var. Benim tanıdığım Ahmet Kaya, o televizyondaki değil, yanımda olan’’ dedi ve rahatladı. Ahmet'in bir şarkısında şu sözler geçer: ‘‘Dokunma yanarsın!’’ Biz tam böyle şeyler yaşadık. Bize dokunan, yanacağını zannetti.

Paris’te acı biber

O adamın en çok neyini seviyordunuz?

- İçinden taşan sevgiyi. Hoşgörülü olmasını ve kin tutmayışını. Bir de tabii beni güldürmesini.

O adamda en çok neye kızıyordunuz?

- Çabuk sinirlenmesine. Tepkilerini hemen açığa vurmasına. Ve bazı şeylere tahammülsüzlüğüne.

Ahmet Kaya son zamanlarını nasıl geçirdi?

- Paris'te mütevazı bir evimiz vardı. Orada yaşıyordu. Bir şiir kitabıyla uğraşıyordu. Kitap yazmayı düşünüyordu. Yapmayı istediği bir sinema filmi vardı. Evde kaldığı zamanlarda yemek yapıyordu. Kitap okuyordu. Dil çalışıyordu. İçiyordu. Fransız peynirleri yiyordu, yani alışmaya çalışıyordu. Paris Çin marketlerindeki acı biberleri keşfediyordu. Üzerine eşofmanlarını çekmişti, herkes gibi yaşıyordu...

Ölüme giden yolda onda en çok eleştirdiğiniz şeyler neler?

- Türkiye'ye ilişkin biraz rahatlamasını isterdim. Çok stresliydi. Bazı insanlarda tezahürü farklı oluyor, ben üzgün ve gergin olduğumda hiç yemek yiyemem, Ahmet tersiydi. Sonra çok sigara içiyordu. Sıraya koyacak olursam, stres, sağlıksız beslenme ve sigara. Tabii çok da hareketsizdi.

Size ondan miras kalan nedir?

- Hayattaki duruşu ve sahip olduğu değerler. Yani ismi. Çok ağır bir bedel ödedi Ahmet. Bunun bir karşılığı olmalı. Hayat, bu dengeyi kendi içinde kuruyor, buna hayatın adaleti diyorum ve bunun gerçekleşeceğine inanıyorum.

O sanki turnede

Canlı bir ölüm olayının tanığı oldunuz. Öyle bir durumda, orada o mekanda olmak nasıl bir şey. İnsan neler hissediyor? Bunun altından kalkılabilinir mi?

- Hayat, o kadar kötü ölüm versiyonları üretiyor ki. Bundan sonra da üretecek. Hiç birimiz nasıl ölüm biçimleri yaşayacağımızı ve tanıklık edeceğimizi bilmiyoruz... Ama düşmanıma bile dilemem. Benim açımdan, hayatın karşıma çıkarabileceği en büyük, en sınırdaki acı buydu. Nasıl altından kalkacağımı öğreneceğim. Aşamadığım şeyin teorisi yapamam...

O size uzaklarda ya da ne bileyim Paris'te gibi mi geliyor hala?

- Galiba. Büyük kızımız buradaydı. Gelmesini istemedim. Kafasında babası nasılsa, öyle kalsın istedim. Onun için babası uzaklarda bir yerlerde yaşıyor. Hiç değilse o tanık olmasın diye düşündüm. Çünkü küçük kızım benimle beraberdi. Onu kaybedişimizden bir kaç saat sonra bile hálá babasının kalbini öpüyordu. Ben de bu durumla çok yüzleştiğimi söyleyemem. Henüz cesaret edemiyorum. Sanki bu akşam telefonla konuşacağız ve ‘‘Hürriyet'te röpartajım yayımlanacak, oku fikrini söyle Ahmet, tamam mı?’’ diyeceğim. Ne zaman somut durumla yüzleşeceğim, bununla nasıl başa çıkacağım bilmiyorum...

X