Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Einstein’ın ‘Tanrı’ tanımını biliyor musunuz

GEÇEN hafta ‘Materyalist misiniz, Platonist mi’ diye sormuş, kuvantum mekaniğinin yaşayan büyük isimlerinden Freeman Dyson’u anlatmaya çalışmıştım, onun bir yazısından hareketle.

/images/100/0x0/55eb3b6df018fbb8f8b3de29

Kabaca materyalist ve Platoncu felsefeleri bir hatırlatmaya çalışayım önce:
Materyalist, maddeyle ilgilenir. Onun için her şey parçacıklar, atomlar, onların birbiriyle ilişkisi, o ilişkiyi düzenleyen bilim yasaları ve bilimsel teorilerdir. Evrenin ardında bir düzen olup olmadığı sorusuyla olan ilgisi, bilimle sınırlıdır; o evrenin neden var olduğu sorusuyla çok ilgilenmez, dolayısıyla insanın varlığına da özel bir anlam yüklemez.
Buna karşılık Platon için yaşadığımız fiziki evren bir yansımadan veya yanılsamadan ibarettir; esas olan, ‘gerçek’ olan idealar, yani fikirlerdir ve bu evrenin varlığının da evrende bizlerin varlığının da bir anlamı olması gerektiğini düşünür.
Materyalizmin bakmayın birileri tarafından küfür anlamına kullanılmasına; tarihi ve bugünü derinden etkilemiş, daha da uzun süre etkileyecek olan çok temel, çok önemli bir felsefi akım bu.
Ve elbette aynı şey Platoncu düşünce için de geçerli. Bu ana akım da, tarih boyunca insanlığı etkilemiş, daha da etkileyecek bir düşünce biçimi.
Bazıları ama galiba en çok da ‘Materyalist’ kelimesini bir küfür olarak kullananlar ile geçen haftaki yazı sonrası tanıştığım ateist taassubuna mensup kişiler, insanın iki felsefi akımdan birini seçmesi gerektiğini, aynı anda iki akımdan birden etkilenilemeyeceğini düşünüyorlar.
Oysa bu doğru değil. İşte geçen hafta anlatmaya çalıştığım Freeman Dyson, hayatını kuvantum mekaniğinin tuhaf dünyasında teori kurarak, atomun özünü oluşturan parçacıklardan tutun da atomun davranışına kadar pek çok şeyin önceden tahmin edilemez, belirlenemez doğasını araştırmış bir kişi olarak, aynı zamanda evrenin ardında bir ‘kozmik akıl’ olduğunu düşünüyordu; dine inandığını hiç saklamıyordu.
Bu hafta br başka örnek vereceğim: Büyük Albert Einstein.

/images/100/0x0/55eb3b6df018fbb8f8b3de2b
Benim anlamakta güçlük çektiğim şeylerden biri, dindar insanların kendi dini inançlarına destek aramak için fizik gibi temel bilimlerle uğraşan insanlar bulmaya çalışmaları.
Bazen bu çabayı abartıp açıkça yalana, çarpıtmaya başvurdukları da oluyor. Oysa benim için inanç, kendi başına bir şey zaten. Kanıta ihtiyaç yok ki, inanıyorsanız inanıyorsunuz.
Einstein için de eğer internete bakacak olursanız inanılmaz yalan ve çarpıtmaların olduğunu görürsünüz. Pek çok kişi Einstein’ın Tanrı inancı olan bir insan olduğunu kanıtlamak için bin dereden su getiriyor.
Oysa Einstein defalarca ‘Kişisel bir tanrıya inanmıyorum’ cümlesini söylemiş bir kişi. ‘Kişisel tanrı’dan kasıt, bizim dualarımıza cevap verecek kadar bizle yakından ilgilenen, bizi koca evrenin merkezine koyan bir tanrı. Yani kutsal kitapların tanrısı.
Ama öte yandan, dinci çevrelerin Einstein ve tanrı inancı konusunda en çok kullandıkları şu cümle de büyük fizikçiye ait: ‘Tanrı evreni yaratırken zar atmaz.’
Burada biraz durup Einstein’ın en derinde inandığı felsefeye, onun düşünce dünyasına yön veren ana ilkelere bakmamız gerek.
Einstein, özel ve genel görelilik kuramlarından sonra, belki hayatının sonuna kadar kuvantum mekaniğinin ortaya koyduğu kimi kuramsal gereklerle tartışma içinde oldu.
Ötneğin Heisenberg’in belirsizlik ilkesine karşı ‘Tanrı zar atmaz’ lafını söyledi; çünkü Heisenberg’in bizim bir parçacığın aynı anda hem hızını hem konumunu bilemeyeceğimizi söyleyen ilkesini yetersiz buluyordu. O evrenin, doğanın kurallarının tutarlı ve anlaşılabilir olduğunu düşünüyordu.
Baktığınızda, eğer evreni var eden tutarlı ve her şart altında geçerli kurallar varsa, yani Einstein’ın inandığı gibi ‘doğanın bir dili’ varsa, o zaman evrenin varlığında ve insanın varlığında bir anlam aranabilirdi. Ama yok her şey tesadüfse, Einstein’ın felsefesi yıkılıyordu.
Bu çok derin, çok temel ve çok önemli bir felsefi tartışma. Bu konuda daha fazla şey okumak isteyenlere, maalesef henüz Türkçeye çevrilmemiş olan bir İngilizce kitabı, Louisa Gilder’ın ‘The Age of Entanglement’ini (Dolanıklık Çağı) tavsiye ederim.

X