GeriEğitim Çocuklarımızın keşfetme duygusunu özgür bırakalım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çocuklarımızın keşfetme duygusunu özgür bırakalım

Baykuş uğursuz, sırtlan çirkin, tilki hırsız, yarasa sevimsiz değildir. Olsa olsa, içinde yetiştiğimiz kültürel ortamda, kendi bakış açımızla, onlar için uygun gördüğümüz yakıştırmalardır. Yeter ki çocuklarımızın özünde var olan keşfetme duygusunu özgür bırakalım; havası, suyu, toprağı ve canlı yaşamıyla çekinmeden doğayla bütünleşmeleri için onları yüreklendirelim, destekleyelim.

Çocuklarımızın keşfetme duygusunu özgür bırakalım

Araştırmalar, gelecek kuşakları, bugünkünden daha zor bir dünyanın beklediğini gösteriyor. İnsanın, dünya üzerindeki etki alanı (ekolojik ayak izi) özellikle son yüz elli yıl içinde inanılmaz bir ivmeyle büyürken, doğal yaşam için bıraktığımız alan da aynı oranda daralıyor. Gezegenimizdeki insan sayısı ve kaynak tüketimi artarken, iklimler değişiyor; su kaynakları azalıyor, kirleniyor; verimli araziler daralıyor; türler yok oluyor. WWF’in son Yaşayan Gezegen Raporu’na göre (2018), artık yeryüzünün sadece dörtte biri insan faaliyetlerinden uzak durumda ve son elli yıl içinde dünyamızdaki omurgalı popülasyonları yaklaşık yüzde 60 azaldı. Bazı uzmanlar, insanın dünya üzerindeki etkisinin zirveye ulaştığı bu dönemi ‘Antroposen Çağ’ olarak adlandırıyor.

YAŞAM AĞI
Oysa insanın varlığı, bizi kuşatan doğal sistemin varlığına ve sağlıklı işleyişine bağlı. Hava, su, toprak gibi cansız varlıklar ile büyük memelilerden mikroorganizmalara kadar bu doğal sistemi oluşturan bütün unsurlarla güçlü ve karmaşık ilişkiler yumağı içinde varlığımızı sürdürüyoruz. Diğer canlılarla birlikte, beslenme, barınma, üreme gibi temel ihtiyaçlarımızı karşıladığımız bu düzen “yaşam ağı” olarak da adlandırılıyor . Bu ağı oluşturan bağların zarar görmesi yalnız doğa için değil, doğadan her yıl yüzlerce trilyon dolarlık ekonomik değer üreten insan için de daha sancılı bir gelecek anlamına geliyor.

PLASTİK ATIKLAR SOFRAMIZA GELİYOR
Nehirleri kirletmemiz yalnızca balıkları yok etmekle kalmıyor, geçim kaynaklarımız da elimizden gidiyor. Denizlere ulaşan plastik atıklar, mikroplastik olarak soframıza dönüyor. Akarsu yataklarına inşa ettiğimiz yapılar, iklim değişikliği ile sıklaşan sellere kapılıyor. Bugüne kadar izlediğimiz, doğayı dize getirme odaklı, eski antroposentrik (insan merkezli) yaklaşım artık işlemiyor. Bu gerçekle, son zamanlarda giderek artan katastrofik (facia doğuran doğal afetler) olaylara daha sık yüzleşiyoruz. İnsanın esenliği ve gezegenimizin geleceği, bu ilişkinin uyum içerisinde sürmesine bağlı. Bu da insanı, eko-sistemin bir parçası olarak konumlandıran, bir paradigma değişikliği gerektiriyor.

GELECEK KUŞAKLARA YATIRIM YAPMALIYIZ
Üretimden tüketime, yaşam tarzımızı bu yeni yaklaşıma uygun olarak hızla dönüştürmemizi de gerektiren bu iddialı sürecin, sahilde çocuklarla çöp toplama gibi aktivitelerle, palyatif çözümlerle ya da tek başına cezalandırmaya dayalı önlemlerle hedefe ulaşması mümkün değil. Atık sorununun iyi işleyen çözümü için ayrıştırma, toplama, değerlendirme altyapısına olan ihtiyaç kadar, bunun bireyler tarafından içselleştirildiği yeni bir toplumsal yaşam kültürü oluşturmak da son derecede önemli. Aynı durum, diğer canlı türleri ve doğal alanlarla ilişkilerimiz için de geçerli. Çevresel açıdan yüksek sorumluluk duygusuna sahip yeni bir toplum inşa etmek için gelecek kuşaklara bugünden yatırım yapmaya başlamalıyız. Çünkü, geri dönüşü en büyük sosyal yatırımlardan biri, gelecek kuşaklara yapılan yatırım.

HER ŞEY TANIMAKLA BAŞLAR
Geleceğin daha zorlu çevresel koşullarına karşı tarım, ormancılık, balıkçılık, sanayi, turizm gibi ekonomik sektörlerimizi ve kentlerimizi daha dirençli hale getirmenin yollarını ararken, çocuklarımızı da doğayla barışık bir geleceğe şimdiden hazırlama sorumluluğu bugünkü kuşakların görevi. Yönetim Kurulu Başkanı olduğum WWF-Türkiye’nin, yerel sivil toplum kuruluşlarının doğa koruma çalışmalarını destekleyen Türkiye’nin Canı Küçük Hibe Programı seçici kurulu sırasında aday projeleri değerlendirirken bir kez daha farkına vardığım gerçeklerden biri şuydu: bir şeyin değerini bilmek ve onu koruma, esirgeme duygusuna sahip olmak için önce onu tanımak, anlamak ve onunla bağ kurabilmek gerekiyor.

ETRAFIMIZDA OLANIN NE KADAR FARKINDAYIZ?
Oysa çevremize ve birbirimize karşı yabancılaşmanın had safhaya ulaştığı çağımızda, etrafımızda olup bitenin ne kadar farkındayız? Her yıl Boğaz’ın üstünden sürüler halinde geçen göçmen kuşları hiç merak ediyor muyuz? Nerden gelip nereye giderler? Yol boyunca neler yaşarlar? Hayatının ilk yarısını dişi olarak geçiren ve ikinci yarısında erkeğe dönüşen orfozların küçük yaşta acımasızca tüketilmesi gelecek kuşaklar için ne anlama gelir? Bir zamanlar, bizim gibi bu coğrafyanın sakinlerinden biri olan leoparın sessizce gözden uzaklaşması bizi ne kadar ilgilendirir?

Burada, ‘Ağaç yaşken eğilir’ atasözünün önemi büyük. Kişiyi belli bir amaca ulaştıracak bilgileri aktarma işi olan öğretim, etrafımızdaki dünyayı tanıyıp anlamamız için gerekli bilgileri edinmemize yardımcı olabilir. Ancak bunun, yeni kuşakların, yaşam için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları edinmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme işi olarak tanımlanan eğitimle tamamlanması gerekiyor. Kamu hizmeti veren eğitim kurumlarının yanı sıra, yavrularımızın yukarıdaki duyarlılıklara sahip, zorluklara karşı daha donanımlı hale getirilmesinde ve her bakımdan (sosyal, kültürel, ekonomik, etik, ekolojik) sorumluluk duygusu gelişmiş ve dışa dönük bireyler olarak yetiştirilmesinde, hem yol gösterici hem de rol model olarak, ailelere büyük görevler düşüyor.

ÖNYARGILARIMIZI, FOBİLERİMİZİ AKTARMAYALIM
Önce, doğal varlıklarla ilgili olarak, geçmişimizden gelen önyargılarımızın, fobilerimizin, ‘yanlış alışkanlıklarımızın’ onlara da sirayet etmesinden kaçınmakla işe başlayabiliriz. Baykuş uğursuz, sırtlan çirkin, tilki hırsız, yarasa sevimsiz değildir. Olsa olsa, içinde yetiştiğimiz kültürel ortamda, kendi bakış açımızla, onlar için uygun gördüğümüz yakıştırmalardır. Aynı şekilde, bir derenin suyu boşa akmaz; toprak üstümüzü kirletmez; bozkır ağaçsız da olsa güzeldir; çölün bile dikkate değer bir hikayesi vardır. Yeter ki çocuklarımızın özünde var olan keşfetme duygusunu özgür bırakalım; havası, suyu, toprağı ve canlı yaşamıyla çekinmeden doğayla bütünleşmeleri için onları yüreklendirelim, destekleyelim.

İnsan olarak, doğal sistemlerle bağımızı kavradıkça, doğanın bizim için güzellikten çok daha fazla anlam ifade ettiğini anlamamız mümkün olacak. Modern kentsel yaşamda doğa ile bağımız önemli ölçüde kopmuş durumda olsa da sağlık, esenlik ve güvenliğimize katkıları anlaşıldıkça ona sahip çıkma konusundaki irademiz güçlenecek.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle