"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Eğer Türkler Türkleştiğimi düşünüyorsa bundan ancak gurur duyarım

Kendimizi hep tembellikle, çalışmamakla, yan gelip yatmakla suçlarız. Batılılar yapar, biz izleriz, geri kalmamızın sebebi de budur.

Ama gelin görün ki William Bey, böyle düşünmüyor, sahip olduğunuz en büyük değerlerden biri çalışkanlığınız, diyor. Gençlerin çok heyecanlı, özverili, fedakar ve çalışkan olduklarını söylüyor. Doğru olsun ya da olmasın, benim de hoşuma gidiyor. Aynı şekilde, yaz günü, bu sıcaklarda Türklerin bir yabancı tarafından övülmesi de... Pardon! O bir yabancı değil, bizden biri. Hatta, bizim yaşayamadığımız kadar iyi yaşayan biri...

Öykünüz nerede ne zaman başladı?/images/100/0x0/55eabc91f018fbb8f8937381

- İngiltere’de. 1941 doğumluyum. Liseden sonra donanmaya girdim. 10 yılımı deniz subayı olarak geçirdim.

Denizcilik, çocukluk hayaliniz miydi?

- Öyle de denilebilir. Bizde denizcilik, genetik. Olmasam ayıp olacaktı yani. Dedemin babası da, dedem de, babam da denizciydi. Ben de ikinci kaptandım, navigatör, bir nevi geminin pilotu yani. Gitmediğim yer kalmadı. Uzakdoğu, Japonya, Avustralya, Afrika, Hindistan... Aklınıza neresi gelirse...

Denizcilerin müthiş bir hayatı olduğunu düşünürüm. Özgür, eğlenceli, öyle midir?

- Genç insanlar için öyle. Ben de 17 yaşındayken, bundan iyi bir hayat olamaz derdim. Ama tabii yaşınız ilerleyince, eskisi gibi romantik gelmemeye başlıyor. Çok meşakkatli bir hayat. Bir geminin bir odasına tıkılıp bir hayatı oraya sıkıştırmak, sıkıcı geliyor bir süre sonra. 27 yaşında artık yeter dedim, bütün hayatım boyunca denizcilik yapmak istemediğime karar verdim. Sigorta işine girdim.

E bu kadar baştan çıkarıcı bir işten sonra, sigortacılık insanı keser mi?

- Girdiğiniz sigorta şirketi sizi İstanbul’a gönderirse keser! Hayatımda macera hiç bitmedi. 27 yaşındaydım, iş arıyordum, sigortacı bir arkadaşım sayesinde sigorta sektöründe iş buldum. Bir süre sonra da çalıştığım şirket beni İstanbul’a gönderdi. Sadece iki yıllığına dediler. O iki yıl, oldu üç yıl, oldu dört yıl, oldu beş yıl... Sonunda da Commercial Union Hayat ve Emeklilik’in Türkiye CEO’su olarak emekli oldum...

İstanbul’a indiniz, ne hissettiniz?

- Şehrin güzelliği karşısında çarpıldım. Çok ama çok etkilendim. Coğrafyadan çok insanlarından. Bir de genç bir ekiple çalıştım. Özverili, heyecanlı, dürüst ve profesyonel... Acayip çalışkanlardı. İngiltere’de böyle şeylere alışık olmadığımız için şaşırdım. Burada herkes İngiltere’de çalıştığımdan daha fazla çalışıyordu.

Türkler size nasıl davrandı?

- Kendimi evimdeymişim gibi hissettim, hiç yabancılık çektirmediler bana, onlardan biriymişim gibi davrandılar. Hiç zorlanmadım diyebilirim. Tabii şunu ilk gün kavradım, Türkçe öğrenmek zorundaydım, Türklerin konuştuğu dili konuşamamak benim için müthiş bir dezavantaj olacaktı. Hemen Türkçe öğrenmeye başladım, özel dersler aldım, okula gittim...

Aksanınız, bir yabancıya göre müthiş. Nasıl oluyor?

- Bilmiyorum. Sürekli Türkçe konuşuyorum, etrafım Türklerle çevrili, belki bundan, belki de dile karşı bir yeteneğim var. İlk andan itibaren aksanımın iyi olduğu söylendi bana. Hoşuma gidiyor bunu duymak.

Başka hangi dilleri biliyorsunuz?

- İdare edecek kadar Fransızca ve İspanyolca.

Burada sizi rahatsız eden hiç mi bir şey olmadı?

- Bir tek trafik, özellikle de İstanbul trafiği. Türk şoförler agresif araba kullanıyor...

İstanbul’un en çok nesi etkiledi sizi?

- Bence dünyanın en güzel ilk beş şehrinin içine girer. Öyle muhteşem, öyle olağanüstü bir şehir. Hem tarihi hem kültürel açıdan... Ve bence en önemli şey sürekli değişim içinde. Eskiyi muhafaza ederek değişirse, sorun morun da olmaz. İstanbul’un Anadolu tarafını daha çok severim. Üsküdar-Kanlıca hattını, Ortaköy-Bebek hattına tercih ederim.

Neden?

- Bana daha çok Türkiye gibi geliyor orası. Kuzguncuk’ta ve Kanlıca’da yaşadım. Şimdi de Fenerbahçe’de evim var, İstanbul’da işim olduğu zaman orada kalıyorum. Yaşadığım yerde suyu mutlaka görmeliyim. Denizi görmeden yapamam, mutlaka suya bakan bir yerde oturmalıyım.

İstanbul’un sizin için en keyifli yanları...

- Tarihi yarımada, Boğaz, Haliç, lokantalar, ama esas olarak insanlar...

İnsanların nesi?

- Sizin değerleriniz... Aile değerleri Türkler için çok önemli. Bunlar bana çocukluğumu hatırlatıyor. İngiltere’de o kadar unutulmaya yüz tutmuş şeyler ki, bizde artık bireysellik önemli, ama sizde hálá dayanışma, yardımlaşma öne geçiyor. Batı’da aile çok daha erken dağılıyor. Sizde yaşlı aile bireylerine saygıya da çok önem veriliyor. Bizde böyle şeylerle uğraşacak vakit yok.

Ailenizden kimler kaldı geriye?

- Annem babam hayatta değil. Evliydim, boşandım. İki kızım ve torunlarım var. Sık sık beni ziyarete geliyorlar.

Peki İstanbul’da a) içki içmeye b) iş yemeğine c) kahvaltıya nereye gitmeyi tercih edersiniz?

- Bir akşamüstü içkisi almak için Swissotel ya da Conrad’ın terası. İş yemeği için Levent ya da Etiler, finans piyasası oralarda çünkü, Papermoon, Şans ya da Kuruçeşme’deki Mia Mensa. Kahvaltı için Ortaköy, Arnavutköy, Hisar...

YATIRIMCILARA YARDIM EDİYORUM

Türkiye’de sigortacılık ne alemde?

- Yeni bir sektör ama hızlı büyüyor. Yabancı şirketler yatırım için Türkiye’yi seçiyor. Benim şu an yaptığım da bu, sigorta konusunda neredeyse Türkiye uzmanı oldum, Türkiye’de yatırım yapmak isteyen yabancı şirketlere yardımcı oluyorum.

Kendiniz için sigorta yaptırdınız mı?

- Sigortacı olmam bir kenara, aynı zamanda iyi bir sigorta müşterisiyim. Çünkü sigorta felsefesine inanıyorum. Bireysel emeklilik güvendiğim bir şey mesela. Herkes kendi geleceğini bir şekilde garantiye almalı. Her şeyi çalıştığın şirketten ya da ülkenden bekleyemezsin.

ÊPeki ne yapacağız?

- Kazandığımız paranın bir kısmını kenara koyacağız.

İyi de bu ülkede insanlar asgari ücretle çalışıyor. Kazandıkları ancak ayın sonunu getirmeye yetiyor, nasıl kenara koyacaklar?

- Haklısınız ama hayatın gerçeklerinden söz ediyorum...

Türkiye’de en çok şaşırdığınız şey ne?

- Yardımlaşma ve servis. Bence Avrupa’nın hiçbir yerinde bu kadar iyi servis yok. Otellerde, lokantalarda, dükkanlarda insanlar inanılmaz kibar ve yardımsever. Resmen size yardım ettiklerinde mutlu oluyorlar...

Ne kadar Türkleştiniz?

- Eğer Türkler benim Türkleştiğimi düşünüyorsa, bundan ancak gurur duyarım...

WILLIAM BEY’İN

GÖCEK’TE

FAVORİ MEKANLARI

Göcek’te 40’ın üzerinde restoran var. Cafe West, benim için Göcek’te kahvaltı için ideal, bistro gibi aynı zamanda internet cafe. Can Restoran benim kadar eski burada, balığı çok çok iyi. Blues Restoranın da şefi çok iyi. Göcek’te bütün koylarda neredeyse çok şirin lokantalar var. Birkaç favori mekanım var: Sarsala, Boynuzbükü ve Kapı Koyu’ndaki restoranlar... Bir de tabii The Bay Restaurant.


Gidemedim...

Bu ülkeyi terk edemedim....

Tamam Türkiye’yi seviyorsunuz, anlaşıldı. Ama bir noktadan sonra insan vatanına dönmek istemez mi?

- Benim vatanım, evim, artık burası. Olmadı, gidemedim. Burayı, bu ülkeyi terk edemedim. Gitseydim, özleyeceğim çok şey olacaktı...

Göcek’i seçmenizin özel bir sebebi var mı?

- 1996’da ilk kez gördüm Göcek’i, vuruldum. Hálá bu sahildeki en güzel yer olduğunu düşünüyorum. Adalarıyla, koylarıyla benzersiz ve orijinal. Pek çok arkadaşım oldu burada ve her yıl gelmeye devam ettim. Beş yıl önce de teknemi aldım: Bodrum malı 15 metrelik bir motor yat, sonra bütün koyu gören, köyün biraz dışındaki evimi aldım. 62 yaşında emekli olunca da buraya yerleştim.

Bir erkek emekli olunca ne hisseder?

- Doğrusu tuzaklarla dolu bir süreç. Dikkat etmek, önlem almak gerekiyor. Çünkü bir tür şok yaşıyorsun. Ve bu gücünü kaybetme meselesi filan değil, meşgul ve faydalı bir adamken kendini birdenbire işe yaramaz hissediyorsun. Dengeni kaybediyorsun. Bu tuzağa düşmemek için çalışmaya devam ettim. Belki eskisi kadar öldürücü bir tempom yok ama hálá çalışıyorum ve Allah’tan hobilerim var. İnsanın önünde "Bugün ne yapacağım?" diyeceği bir gün varsa, bomboş bir gün, o kötü. Hiçbir şey yapmamak zannedildiği kadar iyi bir şey değil. Gününüzü bir şekilde doldurmanız gerekiyor...

Türkiye’de bu kadar uzun süre yaşayınca siz de bizim kadar kaderci oldunuz mu?

- Evet. Bu da hoşuma gidiyor. Ben de "inşallah" diyorum sık sık, ya da "bakalım..." Ve kadere inanıyorum. Kader denen bir şey var ve beni buralara getirdi. İyi ki de getirdi.

Şu anda herkes siz tanıyor mu Göcek’te?

- Galiba evet. William Bey diyorlar.

Seviyorlar mı sizi?

- Seviyorlar mı sevmiyorlar mı bilemem ama iyi bir komşuları olduğunu düşünmelerini isterim.

Nedir sizin için Göcek’i bu kadar özel yapan?

- Bazı insanlar Bodrum, Çeşme gibi yerleri severler, ben onlardan değilim. Kalabalık yerlerden çok hoşlanmıyorum. Bir de burada iki kattan fazla imar izni yok, doğanın dokusu bozulmuyor, doğa beton yığınına dönüşmüyor. Kendinizi tekrar etmeden görebileceğiniz o kadar çok yer var ki Göcek’te. Sık sık misafirlerim geliyor, Kaş, Kalkan, Meis yapıp dönüyoruz.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

- Her gün farklı. Bir proje üzerinde çalışıyorsam evde ofisimde oluyorum ya da İstanbul’a uçuyorum. Yok eğer bir proje üzerinde çalışmıyorsam, ilgilenmem gereken bir bahçem var. Ya da yemek yapıyorum. Teknen varsa derdin de var. Hep uğraşacak bir şeyler vardır teknede. Sürekli meşgulüm yani.

TÜRKİYE HÁLÁ GİZEMLİ

ÊTürkiye’ye gelen turist prototipinde bir değişim gözlüyor musunuz?

- Milliyeti değişti. Eskiden bu kadar Rus yoktu. Şimdi her yerdeler. Sıralama şöyle oluyor: Rus, Alman, Hollandalı, sonra İngiliz. Tabii bu sadece bir gözlem.

Sizce ülkemizi turizm açısından yeteri kadar doğru pazarlayabiliyor muyuz?

- Bence hayır. Tarih, kültür ve arkeoloji açısından bu kadar muhteşem bir ülkede sadece deniz, kum ve güneşi pazarlamak eksik kalıyor. Türk turizminin yapısına baktığım zaman, farklı araçların yeteri kadar kullanılmadığını görüyorum. Deniz, kum, güneş, benzeri bütün ülkelerin kullandığı slogan. Artık Yunanistan bile güneş, kum ve deniz pazarlamaktan vazgeçti. Farklılık yaratmak lazım. Türkiye, pek çok insan için hálá gizemli ve gizli. Türkiye’nin bu öteki tarafını pazarlarsak çok daha karlı çıkarız diye düşünüyorum.
X