"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Ege her zaman iyidir

Ankara’dan otomobille yola çıktım.

Ege’ye doğru...
Taaa kaç yıl önce babamla git Allah git bilmek bilmeyen yollardan geçtim.
Kaç yıl sonra hem de.
Of ne çok şeyi hatırladım.
Hiç unutmadığım şeyleri bir kere daha yaşadım.
Eskiden otomobille ne çok seyahat edilirdi değil mi?
Ekmek arası kuru köfteler, kızartmalar filan... Araçta her şey olurdu.
Uyurdum, uyanırdım, üstümü değiştirirdim, hâlâ yol bitmezdi.
Yolda giderken sağa bak koyunlar, sola bak keçiler, aaa tam sağda buğdaylar, ileride pamuklar ekilmiş gördün mü, bozkır bitti Afyon’un dağları başladı, hadi o bitti Ege’nin yeşili başladı derken yol nasıl geçerdi bilmezdim.
Coğrafya dersi gibiydi uzun yolculuklar.
Coğrafya, tarih, hayvanlar alemi, iklimler, kültürler ne çok şey öğrenirdim o uzun yolda. Ne çok konuşulur, ne çok şey anlatılır, amma çok müzik dinlenir ve söylenirdi.
Kasetlerin takılması sorunu vardı ve bu çok ciddi bir sorundu. Sarardı kaset bir de.
Hemen kaseti o sardığı yerden koparıp, bantı da ojeyle yapıştırırdık. Şarkı koptuğu yerden bir şekilde, nota filan atlayarak da olsa devam ederdi.
Kış zamanı uzun yolda kar yağsa, yollar kapansa bir otelde gecelenirdi. Araçtaki battaniyeler yeterliyse otomobilde uyuyarak da beklenirdi yolun açılması. Yol açılırdı, camlardaki buğulanma bitmek bilmezdi ama.
Aydın veya Muğla il sınırı yazdı mıydı, birden havadaki stres gider, yerini kakara kikiri alırdı.
Ege sınırına girildi mi, hava değişirdi.
Her türlü!
Ayrıca, nedendir bilinmez, mutlaka sabaha karşı gecenin kör vaktinde yola çıkılırdı.
Bu gece vakti yola çıkma bir tek benim babamın geleneği olamaz değil mi?
Zaten her yol, “uzun yol”du bu arada.
Ankara-Kuşadası yolunu hiçbir zaman normal insanlar gibi 10 saatte filan yapamazdık biz.
17-18 saat en az.
Babam uzun yolları daha da uzatarak giderdi. Kafasının takık olduğu benzincileri vardı. Ahbaptı hepsiyle.
Mutlaka onlarda mola verilirdi, oranın nesi meşhursa o yenirdi. Yemekten patlayacak gibi olsak da yerdik.
Bitmek bilmez alışverişler yapılırdı.
Zaten tıklım tıkış dolu olan araçta neredeyse bize bile yer kalmamışken, alınacak daha bir sürü şey bulurdu. Nerenin nesi iyiyse alına alına gidilirdi o yolda.
Klima da yoktu malum.
06 RD 011 kırmızı steyşının camlarını açarsın, rüzgar çarpar, açmazsın sıcak yakar. Devam ederdik yola...
Patlıcanların üzerine ayaklarımı koyar, patateslere yaslanarak uyumaya çalışırdım filan. Hatta bazen soğan kokusundan öleceğim sanırdım. Niye bu soğanı Nazilli pazarından aldık da, Kuşadası’ndan almadık diye düşünürdüm.
Biz bir an önce hedefe varmaya çalışırken, babamsa yolu uzatmaya devam ederdi...
Hah aklıma şu da geldi; bir kere otomobile klozet de sığdırmayı başarmıştı!
Yazlığı yaptırıyordu, Ankara’dan Kuşadası’na içinde “tuvalet olan otomobil” esprisiyle gitmiş, Zana’yla klozetin yanında gülme krizinden ölüyoruz sanmıştık.
İşte bütün bunları düşünerek ve nedense çocuklarımızla eskisi gibi uzun yollar yapamadığımızı, uçakta başkaları rahatsız olmasın diye kasmaktan konuşmaya bile çekindiğimizi, herkesin herkesi susturmaya çalıştığı yolculukları sevimli kılmanın imkansız olduğunu, zaten uçaktan aşağıdaki coğrafya, tarih, kültür hakkında dersler vermenin pek de mümkün olmadığını düşündüm Ege’ye doğru gelirken boş boş.
Biber gazlarından beri ruhum(uz) yanık galiba.
Ruhumu kendine getirmeye çalışırken, bir okurumdan mail geldi.
“Ege her zaman iyidir Yonca, bol bol sevdiğin insanlarla konuş, insan insanın zehrini alır...” diye.
Bu cümleyi okumak bile iyi geldi inanır mısınız...
Ege her zaman iyidir. Sevdiğin insanlar da... Konuşmak da...
Ankara’dan otomobille uzun yoldan geldim.
Ne zaman ki “Muğla il sınırı” yazdı, Bafa Gölü’nün oralarda açtım camları.
Derin derin nefes almaya başladım.
Bahçeme kavuştum. Ağaçlarıma sarıldım.
Ege her zaman iyi gelir.
Her türlü.
Yonca
“zeytiniM”

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI