« Hürriyet.com.tr

Ege’de birbirine rakip iki antik kent:

Ege’nin iç kısımlarında birbiriyle rekabet halinde olan iki antik yerleşim var. Biri Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası olarak geçen Afrodit’e adanan Aphrodisias, diğeri ise Bergama krallarının şifa bulmak için kurdukları Hierapolis (Kutsal Şehir) ya da bizim verdiğimiz isimle Pamukkale.

SAFFET EMRE TONGUÇ yazıyor
X
Her sene yüzbinlerce insana, geçmişin görkeminin ipuçlarını sunan bu şehirler, Türkiye’nin de tarihi mirası içinde önemli yer tutuyorlar. Antik dünyanın en önemli heykel okullarından birinin bulunduğu Aphrodisias, henüz keşfedilmenin heyecanını yaşıyor.

1961’de New York Üniversitesi’nden gelen Profesör Kenan Erim’in hayatının son yıllarını harcayarak ortaya /images/100/0x0/55ea869bf018fbb8f885b489çıkarttığı şehir, yıllar içinde Efes’e rakip olmaya hazırlanıyor. Yunan mitolojisini büyük ölçüde kopya eden ve güzellik tanrıçasını Afrodit yerine Venüs diye adlandıran Romalılar şehre büyük önem vermişler. Roma imparatorları da Anadolu’nun en rafine antik kentlerinden biri olan Aphrodisias’a çok sayıda imtiyaz tanımış. Şehirde ünlü sanatçıların yaptığı heykeller başta Roma olmak üzere Akdeniz çanağında bulunan bir sürü yere ihraç edilmiş. Baba Dağı’ndan gelen beyaz ve gri mermer kentteki yapıların inşaatında da kullanılmış.

Denizli’nin yakınında yer alan Hierapolis ise İÖ 190 yılında Bergamalı krallar tarafından insanlığa armağan edilmiş. Hastalar her derde deva şifalı sular var, deyip buradaki tarihi kaplıcalara koşmuşlar ama anlaşılan sonuç pek iyi olmamış. Anadolu’daki en büyük necropolis yani mezarlık, doğa harikası Pamukkale’nin hemen arkasında yer alan Hierapolis’te bulunuyor!

Bunun en büyük nedenlerinden biri, bir ayağı çukurda çok sayıda insanın son umut olarak bu yere gelmiş olması. Gerçi kutsal şehirde iyileşememişler ama en azından kutsal bir yerde gömülmüşler! Hıristiyanlığın önemli şehirlerinden biri olan ve Anadolu’daki yedi kiliseden biri olarak geçen Laodiceia da Pamukkale’nin çok yakınında. Antalya, İzmir, Kuşadası, Bodrum, Marmaris hepsi bu iki antik şehre yakın olan yerleşimler. Bu bölge, hem kaplıcalarda keyif yapabileceğiniz, hem de tarihe doyacağınız bir haftasonu kaçamağı için ideal.

Medeniyetlerin kavşağında

Denizden 600 metre yüksekte ve Büyük Menderes nehrinin kollarından birinin üzerinde yer alan Aphrodisias /images/100/0x0/55ea869bf018fbb8f885b48bAnadolu’daki en eski yerleşimlerden biri. Müzesinde o muhteşem heykellerin dışında Neolitik ve Tunç Çağı’na ait eserleri de görüyorsunuz. Şehirde bulunan bir kabartmaya göre Aphrodisias’ın ilk adı Ninoe, bu da Asur İmparatorluğu’nu kuran ve Semiramis’in eşi olan efsanevi kişi. Karya, Lidya ve Frigya gibi önemli medeniyetlerin kavşağında yer alan şehir, Romalılara verdiği destek sayesinde özellikle İ.Ö. II. yüzyılda tarihteki yerini almaya başlamış.

O dönemde Pontus kralı olan Mithridates, Anadolu’da 80 bin Romalıyı öldürüyor. Onun soyundan gelen II. Pharnace de Romalılara zorluk çıkartmaya devam ediyor. Ünlü imparator Sezar’ın kafası atıyor ve gelip Pontusluları yeniyor. Ardından da Tokat, Zile yakınlarında ‘Geldim, gördüm, yendim’ anlamına gelen o ünlü sözünü söylüyor: Veni vidi vici.

Romalıların gözdesi olan Aphrodisias’ın da bahtı gülmeye başlıyor. Atalarının Afrodit’ten geldiğine inanan Sezar tanrıçanın tapınağına bir altın Eros heykeli hediye ediyor. Hıristiyanlığın, İstanbul’un kurucusu olan Roma imparatoru Konstantin tarafından resmi din olarak kabul edilmesi güzellik tanrıçasının popülaritesine gölge düşürmüyor. Bunun üzerine Hıristiyanlar, Afrodit’e tapınmak için içinde orjilerin düzenlendiği tapınağı kiliseye çevirip, Aphrodisias adını da ‘Haç’ın Şehri’ anlamındaki Stavropolis’le değiştiriyorlar.

ARA GÜLER’İN YOLUGEYRE’YE DÜŞÜNCE...

Depremler ve istilalar şehri tarihin sayfalarına gömmüş. Özellikle, 1402’de Timur’un Anadolu’yu yakıp yıktığı dönemden, Aphrodisias da payına düşeni almış ve bir daha belini doğrultamamış. 1961’deki kazılar başlayana kadar /images/100/0x0/55ea869bf018fbb8f885b48dköylüler tarihi eserlerle içiçe yaşamışlar. Bir gün kaybolup bugünkü adı Karya’dan türemiş olan Geyre’ye yolu düşen ünlü fotoğrafçı Ara Güler gözlerine inanamış. Duvarların arasında mermer kabartmalar, kolonlar, büstler, hemen sarılmış deklanşöre ve batı dünyasında şehirle ilgili ilk kareler yer almaya başlamış.

Restorasyona başlamadan önce Geyre’yi yaklaşık iki kilometre kadar batıya taşımışlar. Antik kente girdiğinizde karşınıza çıkan o güzel meydan eski Geyre’nin kahvesinin de olduğu meydan! Aphrodisias Türkiye’deki en temiz ve düzenli ören yerlerinden biri. Meydanın hemen sağında mevcut eserlere artık dar gelen müze bulunuyor. Müzenin içinde yontu sanatının olağanüstü örnekleri var. Afrodit’in heykelleri için ayrı bir salon yaratmışlar. Aphrodias’da yapılan heykellerden biri de ünlü imparator Hadrian’ın erkek arkadaşı Bursalı Antonius’a ait ve Roma’daki Hadrian villasında bulunmuş.

Afrodit güzellik ve aşk tanrıçası olunca biraz yoldan çıkmış. Hephaestus isimli bir koca, Hermes, Dionysos, Adonis gibi birkaç sevgili ve ilginç çocuklar Afrodit’in yaşamına ait bazı detaylar. Tanrıçanın oğulları arasında psikolojiye adını veren Psyche’nin sevgilisi aşk tanrısı Eros ile abartılı bir erkeklik organına sahip, ülkemizde bolca hediyelik eşyaları olan Tanrı Bes de bulunuyor. En ilginç çocuğu ise Hermafrodit, bilindiği gibi bu terim tıpta çifte cinsiyetliler için kullanılıyor. Güzelliğini anneden alan genç adam bir gün Bodrum girişindeki Bardakçı koyunda, çırılçıplak denize giriyor, ona aşık olan bir su perisi dayanamayıp denize koşuyor, sonra da genç adama sarılıyor ve öylece kalıyorlar, sonrasında da Hermafrodit ortaya çıkıyor! Kadın aşkın da tanrıçası olunca aşk meşk durumlarını alevlendiren her türlü ilaca afrodizyak deniyor...

National Geographic’in kazılarını desteklediği antik şehirde müzenin solundan devam ederseniz bir yuvarlak çizip aynı /images/100/0x0/55ea869bf018fbb8f885b48fnoktaya gelebilirsiniz. İlk göreceğiniz eser olan sekiz bin kişilik tiyatroda, orkestraya ait olan yarı yuvarlak alanı yükseltip, gladyatör ve vahşi hayvan dövüşleri de organize etmişler. Tiyatronun devamında tepeden şehrin hoş bir manzarası var. Aşağıda Agora dedikleri Pazar Yeri, onun hemen arkasında da II. yüzyıldan kalma Hadrian hamamları görülüyor.

TAPINAĞIN YANINDAFELSEFE OKULU

Frigidarium (Soğukluk), Tepidarium (Ilıklık) ve Caldarium (Halvet) bölümlerinden oluşan hamamların içinde bir yazıt bulmuşlar: ‘Değerli eşyalarınızı kabinlerde bırakmayın.’ Bizans döneminde Piskopos Sarayı olarak kullanılan binanın yanında şehrin en zarif yapısı olan Odeon bulunuyor. 1700 kişilik bu küçük tiyatroda konserler verilmiş, münazaralar ve belediye meclisinin toplantıları yapılmış. Hemen arkadaki Afrodit Tapınağı’nın 40 kolonundan geriye 14 tane kalmış. Her ne kadar tapınağın inşaatı İ.Ö. I. yüzyılda başlamış olsa da burada Afrodit’e tapınma geleneği yaklaşık 2700 yıl öncesine kadar gidiyor.

Tarihte bilinen en meşhur Afrodit heykelini ise bugünkü Datça’da bulunan Knidos’lu Praxiteles yapmış. Heykel antik çağda o kadar meşhurmuş ki zamanın gezginleri sırf bu heykeli görmek için paraya kıyıp Knidos’a gelmişler ve turizm şehirdeki başlıca endüstrilerden biri olmuş. İşin komiği erkek ziyaretçiler bir tapınağın içinde bulunan heykeli hayranlıkla seyrettikten sonra, tapınakta çalışan kiralık hanımlarla aşk yapıp ibadetlerini tamamlamışlar!

Aphrodisias çok sayıda filozof yetiştirmiş, entellektüeli bol bir şehir. Dönemin Felsefe Okulu da tapınağın yanında yer alıyor.Tapınaktan devam ettiğinizde karşınıza şehrin en görkemli yapısı çıkıyor. Anadolu’nun en büyüğü, dünyadaki en iyi korunmuş stadyumlardan biri olan bu 1900 yıllık yapı 30 bin kişilik. Değişik grupların özel oturma yerleri bulunan ve 30 sıradan oluşan stadyumun ölçüleri, 262 metreye 59 metre. Arkasında 350’li yıllarda yapılan 3,5 kilometrelik şehir surları bulunuyor.

Meydana dönmeden son göreceğiniz eser ise ihtişamlı Tetrapylon. Dört sıra halinde dörtlü kolonlardan oluşan bu anıtsal kapı, tapınağa giden yolun üzerinde inşa edilmiş. Yanında şehirdeki kazılara 30 yılını veren Prof. Kenan Erim’in mezarının da bulunduğu bu yapı insanda hayranlık uyandırıyor. Üzerinde Eros’un ve Zafer Tanrıçası Nike’ın kabartmalarının olduğu mermer blokların ağırlığını düşündükçe, Romalıların inşaat tekniklerini bir kez daha takdir ediyorsunuz. Gezegenlerin adları bir istisna dışında Roma tanrı ve tanrıçalarından geliyor ve bunlardan bir tanesi de Venüs. İstisna olan tek gezegen ise üzerinde yaşadığımız ve geçmişte bu tanrı ile tanrıçalara tapınılan dünyamız!

LAODİCEİA

Denizli’den Pamukkale’ye giderken sol tarafta tabelasını göreceğiniz bu şehir daha ziyade arkeoloji meraklılarına hitap ediyor. Bir tarafta 2571 metre yüksekliğinde karlarla kaplı Honaz dağı, diğer tarafta bembeyaz Pamukkale ve tam ortada iki nehir tarafından kuşatılmış Laodiceia. Ticaret yollarının kavşak noktasında bulunan ve özellikle yün ticaretinden zengin olan şehir Hıristiyanlığa geçiş konusunda biraz isteksiz kalınca Anadolu’nun yedi kilisesiyle ilgili yorumlarda değişik bir biçimde yer almış. Dört İncil yazarından biri olan ve mezarı Selçuk’ta bulunan Aziz Yuhanna, şehirdeki ılık termal suları kullanıp bir metafor yaratmış ve şunları söylemiş: ‘Yaptıklarınızı biliyorum. Ne soğuk, ne sıcaksınız, ılıksınız.’

Mesaj açık: Verin kararınızı, iki arada bir derede kalacağınıza ya iyi bir Hıristiyan olun ya da diğer yolun yolcusu. Mesaj işe yaramış ki, şehir Bizans döneminde önemli bir piskoposluk merkezi olmuş. Bu bölgede çok sık görülen depremler Laodicieia’nın da sonunu hazırlamış. Aslında Anadolu’da bulunan en uzun stadyum (350 metre) burada ama taşları asırlarca başka yapıların inşaatlarında kullanılınca geriye fazla bir şey kalmamış. Son yıllarda şehri yeniden ayağa kaldırmak için hummalı bir restorasyon çalışması devam ediyor.

DENİZLİ

Hierapolis’teki mezar taşlarında yazanlara göre Denizli asırlar boyu tekstilin beşiği olmuş: Zenginlerden birinin mezar taşında tekstil ürünlerini satmak için tam 72 kere İtalya’ya gittiği yazıyor. Dünyaca ünlü havlular, bornozlar ve diğer pamuklu ürünler şehrin en önemli gelir kaynağı. Bugün Amerika ve Avrupa’nın en meşhur markalarının etiketlerinde Türk Malı yazıyor. 14. yüzyılın ünlü gezgini İbni Battuta’ya göre şehirde üretilen sırmalı kumaşların eşi benzeri yokmuş. 1710 ve 1899 depremlerinde ciddi hasarlar gören şehirde 300 bin civarında bir nüfus var. Tarımın önemli bir sektör olduğu şehir aynı zamanda horozuyla da meşhur. Pamuğun bu kadar çok üretildiği şehirde halı dokumacılığı da yaygın bir sanat. Bu yüzden Tavas yolu üzerinde büyük halı işletmeleri bulunuyor.

Beyaz teraslarda antik yürüyüş

Pamukkale’nin girişinde bilet gişelerinden hemen sonra antik Hierapolis şehrinin mezarlığı var. Lahitlerden anıtsal mezarlara, yuvarlağından eve benzeyenine kadar her türlü son istirahat yeri burada mevcut. Buraya gömülenlerin aileleri mezarlara yapılan bakım ve konulan çiçekler için para ödemişler. İnsanların şahsi eşyalarıyla gömüldüğü mezarların taşlarında ilginç detaylar var. Birinde ‘Mezarıma girmeye kalkan hırsız yürüyecek toprak, seyredecek deniz bulamasın, çocuksuz ve mutsuz bir hayatın ardından öldüğünde tanrıların laneti üzerinde olsun’ yazıyor. Bu yapıların bazılarının üstüne gücü temsil etsin diye erkek cinsel organı da koymuşlar.

Şehir depremler açısından çok talihsiz, defalarca yıkılmış. Neron gibi bazı imparatorlar ellerini ceplerine atıp, afetler sonrasında yeni imar hareketlerine yadımcı olmuşlar. Hierapolis’e ayrıcalıklar tanınıp, imparatorlar için tapınak inşa etme ve imparatorluk festivalleri düzenleme hakkı verilmiş. Hıristiyanlığın ilk kabul edildiği yerlerden biri olan Hierapolis’ten İncil’de de bahsediliyor. Havarilerden Philip’in bu şehirde yaşayıp, yedi oğluyla beraber öldürüldüğüne inanılıyor. Philip için yapılan mezarın kalıntıları da halen burada bulunuyor. Ayasofya’yı inşa ettiren Bizans İmparatoru Jüstinyen ise John isimli bir piskoposu, Hierapolis’teki herkes pagan geleneklerini bırakıp yeni dini seçsin diye görevlendiriyor. O da 80 bin kişiyi Hıristiyan yapıp, 98 kiliseyle, 12 manastır inşa ettiriyor. 12. yüzyılda bölge tamamen Türklerin eline geçiyor.

Geçtiğimiz yıllarda tamamen gün ışığına çıkarılan ve İmparator Domitian’a adanan Sütunlu Cadde’yi geçtikten sonra karşınıza bugün müze olarak kullanılan çok büyük boyutlardaki Roma Hamamları çıkıyor. Müze ufak ama içindeki eserler ilginç. Heykeller, kabartmalar, antik paralar göreceklerinizden bazıları. Bir de genelde zengin insanların gömüldüğü lahitler var. Lahite aynı zamanda ‘Sarkofaj’ deniyor. Anlamı ise ‘Et yiyen.’ Eskiden insanlar lahitlerin içine koydukları cansız bedenlerin bir kaç yıl sonra sadece kemikten ibaret olduğunu görünce böyle değişik bir isim vermişler!

Müzenin önünde ise dünyada eşi benzeri olmayan Pamukkale var. Çal Dağı’ndan çıkan termal sularda çözülmüş halde bulunan kalsiyum bikarbonat, tepelerden aşağıya doğru süzülürken içindeki karbondioksit havaya karışıyor ve teraslarda sert tebeşir biçimindeki travertenleri oluşturuyor. Ayakkabılarınızı elinize alıp, binlerce yılda meydana gelmiş traverten teraslarda yürüyebiliyorsunuz. Bugünkü Pamukkale motelin içinde bulunan ‘Kutsal Havuz’ Romalılar döneminden beri kullanılıyor. Mayonuzu yanınızda götürmeyi unutmayın, içinde mermer parçaların ve kolonların olduğu 35 derecelik sıcaklığa sahip havuzda giriş parasını ödedikten sonra keyif yapabilirsiniz.

Tepede yer alan Roma mimarisi tarzındaki tiyatro II. yüzyıldan kalma ve çok iyi durumda. İstanbul’daki Hipodrom’u yaptıran Septimius Severus Pamukkale’nin tiyatrosunu da onartmış. Yunanlıların Dionysos, Romalıların ise Baküs dedikleri şarap ve tiyatro tanrısının çok güzel bir kabartması da yapıyı süsleyenler arasında. 46 sıradan oluşan ve eskiden 10 bin kişilik kapasiteye sahip olan tiyatronun sahnesine yakın bir bölümünde imparatorluk ailesi için yapılmış bir loca da var.

Kaynak: SAFFET EMRE TONGUÇ yazıyor