GeriSeyahat Efsaneler kenti Anvers
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Efsaneler kenti Anvers

Efsaneler kenti Anvers

Hollanda, Fransa ve Belçika’dan geçen Escaut Nehri’nin kıyısında kurulu, görkemli bir Flaman şehri Anvers. Flaman resminin babası Rubens’in memleketi. 1250 yılından kalan kalesi, bitişik nizamdaki üçgen çatılı evleri, Arnavut kaldırımlı sokaklarından yayılan nal sesleri ve kulaklarınıza fısıldadığı efsanelerle görülmeye değer bir şehir.

Fransızlar “Anvers”, Flamanlar “Antwerpen” diyorlar ona. Adının hikayesi, yanı başında kurulu olduğu Escaut Nehri’nin de hikayesi aslında: Efsaneye göre nehri geçmek isteyen gemicileri vergiye bağlayan dev Antigoon, vergi ödemeyenlerin sağ elini keser, sonra da nehre atarmış. Antwerpen adı da işte bu efsaneden çıkmış: Flamanca “Hand werpen” yani “el atmak” olmuş size “Antwerpen”. Bununla birlikte bazı tarihçiler bu versiyona karşı çıkıp, kelimenin kökeninin “aan het werpen” olduğunu, yani “dalgakıran”dan geldiğini söylerler. Antigoon’lu şehir efsanesi yüzyılları aşıp da büyük heykeltıraş Jef Lambeaux’un aklına düşünce, Anvers’in Büyük Meydan’ındaki etkileyici çeşme çıkmış ortaya: Jules Cesar’ın yeğeni genç Silvius Brabo devi yenip, aynı cezayı vermiş ona: Sağ elini kesip, Escaut Nehri’ne atmış. İşte bugün o elden fışkıran sular, fotoğraf meraklılarının objektiflerine sıçrar olmuş.

Şehrin armalarıyla süslü, 1565 tarihli Rönesans üsluplu belediye binası, bitişik nizamlı üçgen çatılı lonca evleri, Belçika’nın en büyük gotik katedrali ve Flaman resminin en önemli isimlerinden Peter Paul Rubens’in eviyle Anvers görülmeye değer bir şehir.

Nehir boyunca kurulu stratejik pozisyonuyla Kutsal Roma İmparatorluğu ve İngiliz adalarını birbirine bağlayan kozmopolit bir merkez olan Anvers, Avrupa’daki ilk uluslararası ticaret fuarına ev sahipliği yaptı. Halkının tüccar ruhuyla dikkat çeken şehir, sanat alanında da geri kalmadı, Rubens gibi büyük bir Flaman ressamı çıkardı.

Şehre girişte ilk göze çarpan, kalesi... 693 tarihinde efsaneye göre, dev Antigoon’un evi.. Aynı zamanda şehri Hıristiyanlaştırmak için 7. yüzyılda tekneyle yola düşen aziz misyonerlerin de ilk adresi.. Normanlarca yıkılan ilk kalenin yerini bugün gördüğümüz yapı almış, onun tarihi çok daha yeni (!), 1250. 18. yüzyılda hapishane olarak kullanılan kale, 1958’den beri Milli Denizcilik Müzesi. Belçika denizciliğine ilişkin her türlü objenin mekanı burası. Böyle bir müzenin Anvers’de açılması hiç tesadüf değil: Şehir, Avrupa’nın ikinci, dünyanınsa üçüncü en büyük limanının sahibi.

BELÇİKA’NIN EN BÜYÜK GOTİK KİLİSESİ

Kalenin önünde, elleri belinde, önündeki iki çocuğa hınzır hınzır gülen bir garip heykel bulunuyor! 16. yüzyıl tarihli bir başka efsane: Adı Lange Wapper, nehir kenarında yaşamayı seven, bir şehirden öbürüne tek bir adımıyla geçebilen dev bir sahtekar! Geceleri düştüğü Anvers yollarında şehirlileri tuzağa düşüren, annelerin sütünü içebilmek için her türlü hileyi kullanan, sarhoşları kızdırıp şeytan gibi gülen bir varlık. Kapısında beklediği kale ne biçim bir varlığa emanet böyle!
Ayakları suda bu şehrin bir diğer heykeli yine su başında dikili: Roma mitolojisinin bilgelik, savaş, strateji ve zeka tanrıçası Minerva heykelinin yanı başındaki asma köprüden eski şehir ve Escaut şehrinin diğer yakası nasıl da etkileyici! Eski şehirde ilk dikkat çekense Notre Dame Katedrali. Tıpkı Paris’teki gibi bu katedral de Meryem Ana’ya adandığından almış bu adı. Daha 10. yüzyılda, şehrin koruyucu azizesi olduğuna inanılan Meryem Ana’ya ithaf edilmiş küçük bir şapelin yerine yapılan ve inşaatı tıpkı Paris’teki Notre Dame gibi yaklaşık 200 yıl süren (1350-1520) katedral Belçika’nın en büyük ve önemli gotik kilisesi. 1533’te yangın geçiren kilise, 1566’da yağmalanmış, 1794’te ise Fransa’dan gelen devrimcilerce el konmuş. 1900’ler katedralin baştan başa restorasyondan geçtiği dönem. Mekanın övünç kaynaklarından biriyse ressam Rubens’in katedral için yaptığı dini tablolar. Zaten katedrale giriş, tıpkı bir müze gibi ücretli.
Katedralin arka tarafına, yani Groenplaats’a geçecek olursanız bu görkemli yapının 123 metre yüksekliğindeki kulesi ile o kuleye selam vermişçesine dikilen Rubens’in heykeli dikkatinizi çekecek. Rubens’in şehre dikili gözleri, esin kaynağının nereden geldiğine işaret eder gibi. Büyük olasılıkla bir diğer esin kaynağıysa bugün müzeye çevrilen görkemli eviydi ressamın. 1610’da karısı Isabella Brant ile satın aldıkları evi baştan aşağı planlayıp, düzenledi büyük ressam. Öyle ki evin istediği şekle gelmesi 5 yılını aldı. Bahçesinde yaptırdığı zafer takını andıran kapı, Rubens’in Roma hayranlığının eseri mesela. Takın üzerine iki de heykel vardır: Ressamların tanrısı Mercure ile bilgelik tanrıçası Minerva. Evin ruhunu özetler bu heykeller. Bilginin yeri bu ev tümüyle resme adanıyor. Rubens, ölüm tarihi 1640’a kadar da bu evde oturuyor ve resim yapıyor.

O DÖNEMDE YATARAK UYUNMAZDI

Tarihi magazin haberine gelince: Rubens bu evde, 1630’dan itibaren kendisinden 37 yaş küçük karısı Helena Fourment ile yaşamış. Sanat tarihçileri Rubens’in, Meryem Ana dahil birçok portre çalışmasında aslında Fourment’in portresini yaptığını söylerler. Gerçekten de sanatçının kadın portrelerine baktığınızda her seferinde küçük karısının yüzünü görürsünüz. Onun bu tutkulu aşkı ölümünden sonra karısına çok şey ifade etmemiş olacak ki, Fourment çok zengin bir aristokratla evlenip Brüksel’e taşınıyor, ressamın Anvers’deki evini ise kiraya veriyor. 1937’de evi satın alan belediye eski gravürlerden ve çizimlerden yola çıkarak yaptırdığı restorasyondan sonra mekanı 1946’da müze olarak açıyor. Rubens’in yatak odasındaki yatağına dikkat! Kısalığıyla dikkat çekici yatak, o dönemin uyuma alışkanlıklarının da bir işareti: Ortaçağdan beri kimse yatarak uyumaz yatağında, yatmak sadece hastalara özgüdür, sağlıklı insanlar ise yarı oturur şekilde uyur (!)

Ünlü MAS müzesi

Anvers’in bir diğer gurur kaynağı, mayıs 2011’de açılan MAS müzesi. 500 yıllık Flaman resmi koleksiyonuyla ünlü Güzel Sanatlar Müzesi’ndeki bazı şaheserleri de barındıran MAS öncelikle su üzerinde yükselen mimarisiyle dikkat çekiyor. Anvers’in bu en yeni ve en büyük müzesinin şehir, liman ve nehri kapsayan, etkileyici bir panoramik manzarası var. Anvers’deki dört tarihi müzeyi birleştiren ve şehri dört tema üzerinden anlatan müze şehre “iktidar”, “metropol”, “dünya limanı” ile “yaşam ve ölüm” temalarıyla yaklaşıyor. 2011’deki açılış için düzenlenen ve 30 Aralık 2012’ye kadar sürecek “Anvers’de görüntünün 5 yüzyılı” başlıklı sergi Ortaçağ’dan günümüze Anvers’de görsellik üzerine kurulu. Sergi Anvers Güzel Sanatlar Müzesi, Baskı Müzesi, Anvers Çağdaş Sanat Müzesi ortaklığıyla oluşturulmuş. MAS’a giriş kalıcı sergi için 5 Euro, ayrıca geçici sergiyi görmek isterseniz giriş 10 Euro. Sadece panoramik manzaralı kata giriş ise ücretsiz.

Saint Charles Borromee Kilisesi

Neredeyse her köşe başında bir Meryem Ana heykelinin yer aldığı Anvers’de dikkat çekici bir diğer kilise Saint Charles Borromee Kilisesi. Bu barok kilisenin gerek cephe dekorasyonunda gerekse iç düzenlemesinde Rubens’in katkısı büyük. Kilise meydanında, 1812’de Anvers’de doğup, 1883’teki ölümüne kadar orada yaşamış ünlü Flaman romancı Henri Conscience’ın heykeli dikili. Yaz kış turist çeken Anvers’in kalabalığından sıyrılıp, sakin bir yerse aradığınız, soluğu Begijnhof bahçelerinde alabilirsiniz. Hayatını dine adamış, bununla birlikte rahibe olmayan kadınların topluca yaşadığı, ayrıca manastırlardan farklı olarak izole olmayıp, şehrin içinde yer alan mekana “Begijnhof” diyor Flamanlar. Anvers’in belki de en gürültülü mahallelerinden birinde yer almasına rağmen 1542’lerden kalma tuğla evler ve onların ortasındaki bahçesiyle bölge, kuş sesleri eşliğinde huzurlu akşamüstleri yaşatıyor ziyaretçisine.

Anvers’de görülecek  diğer yerler

- Plantin Moretus Baskı Müzesi: Şehrin gurur duyduğu müzelerden biri. Eski bir basımevi ile ona bağlı evden oluşan müzenin çok sayıda odası ve salonu var. Büyük salonda ise, evin eski sahibi Plantin Moretus ailesinin Rubens tarafından yapılmış portrelerini görebilirsiniz. Plantin Moretus’un müze-evinin bir zamanlar hümanistlerle, coğrafyacı ve müzisyenlerin buluşma adresi olduğu biliniyor. Giriş 6 Euro.
- Mayer Van den Bergh Müzesi: Sanat aşığı şövalye Fritz Van den Bergh’in 12.-18. yüzyıla ait tarihli heykelleri, gümüş objeler, halılar, fayanslar, elyazmaları ve minyatürler ile Breugel, Jordaens, Rubens resimlerinden oluşan koleksiyonu dikkat çekici. Müzeyi, Rubens’in evine girişi de sağlayan 10 Euro’luk biletle gezebilirsiniz. Müzede özellikle Breugel’in kitap, CD kapağı olarak da kullanılan resimlerinin orijinallerini görmek çok etkileyi.
- Hayvanat Bahçesi (De Dierentuin): 1843 tarihli ve dünyanın en modern, önemli hayvanat bahçelerinden biri. 10 hektarlık bir alan üzerine kurulu, buraya giriş 22 Euro.
- Pırlanta Merkezi (Diamantcentrum): Anvers 16. yüzyıldan beri pırlanta işçiliğinin ve ticaretinin önemli bir merkezi. Şehirde Van Bercken tarafından icat edilen sistemle pırlanta üreticiliği hâlâ devam ediyor. Anvers pırlantacılar mahallesinin orta yerinde, pırlantanın dünyasına yolculuğa çıkacağınız müze, yıllık pırlanta sanayii ve ticaret geliri 19 milyon Euro olan şehrin olmazsa olmazlarından biri.

Sıcak taş üstünde  sınırsız  et-balık ızgara

Anvers son derece turistik bir şehir, dolayısıyla İtalyan mutfağından Çin mutfağına yok yok! Benim önerim, sıcak taş üstünde ızgaralar yapabileceğiniz Mie Katoen lokantası. Yüzlerce kitaplı kütüphanesiyle başdöndürücü lokantada kişi başına 27 Euro ödeyerek, sınırsız et ya da deniz ürünü ile balık alabiliyor, garsonların masanıza getirdiği sıcak taşlar üzerinde ızgaranızı kendiniz yapıp yiyorsunuz. Belçika’nın bir bira ülkesi olduğunu, ülkede 250 çeşit bira bulunduğunu da belirtelim.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle