Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Durup duru bu adamlar...

Aloo Gündoğan, duran var mı? Aloo İçmeler... Aloo Türkbükü... Dostlarımı arayınca bakın ne yanıt alıyorum.

Telefondaki sesi titrek. Gene de beni telaşa vermemek için, “İyiyim merak etme” diyor, “göğsüme indi sanırım, ballı süt içtim, birkaç güne kalmaz geçer.”
Birkaç gün geçiyor ama ne halsizlik ne öksürük geçmiyor. “Kalkıp bir hastaneye mi gitsen diyorum, kıramaz beni, gönülsüz kabul ediyor. Ne yapabilirim diye düşünürken aklıma komşusunu aramak geliyor. Tarafsız gözlemci olarak mümkünse yan eve gidebilir mi acaba diyorum kekeleyerek.
Bir saat sonra geri arıyor komşu, “Halsiz” diyor, “ruj bile sürmemiş.” İşte o an panikliyorum. Herkesin hastalığı bir yerden anlaşılır. Bakışının feri kaçan da olur, kahkası sönen de, benzi solan da vardır, avurdu çöken de... Anneminki kırmızı rujundan anlaşılır. Sürmedi mi, bil ki hasta. Bavulu toplarken teyit de geliyor zaten. Zatürree!
Bu yıl ayağım hep geri gitti. Çocuklara ihanet gibi geldi kalkıp ‘sayfiyeye’ gitmek... Onlar canları pahasına, benim de geleceğim için direnirken şezlonga yayılmak önce kendime, sonra da o müthiş gençlere ihanet gibi geldi.

KOLTUKTA ÇARESİZ

Oysa bir iki kez dolaşma dışında mıhlandığım koltukta tırnaklarımı kemirip ihtiyaç listesindeki kalemleri Gezi’ye göndermekten başka bir halta yaradığım da yoktu ya neyse...
Yola çıktığımda, işçiler sokaktan çekilmiş, Ankara ve Gazi dışında ortalık nispeten sakin. Sakin olmayan tek kişinin de kalkıp o saatte yine/yeniden/yineyeniyeniden uzun bir konuşma yapma ihtimali de olmadığına göre gece sakin geçeceğe benzer.
Ne gezer? Şu yaşa geldin gecenin sürprizlere gebe olduğunu öğrenemedin mi a kadın... Tüm bu toplanma, yola koyulma, uçma faslı dört saat sürüyor. Eve vardığımda ilk iş son günlerde müptelası olduğum, bir yumurta kafalı olarak Twitter’a bakıyorum.
Aaa o da ne? Nurtopu gibi bir duran adamımız olmuş şu kısacık sürede... Mavra gırla...Duranadamlar dalga dalga yayıldıkça, önce İstanbul’a, sonra çevre illere, derken uç diyarlara, içimi o bildik umut kaplıyor. Gene kalkıp bu zekâyı kucaklayasım geliyor, her tweet içimden kuş havalandırıp yüzümde fiyonk açtırıyor.
Ama o da ne... Duranı duruyor diye tutukladılar. Eskişehir’de gazlanan gençler var gene... TOMA’lardan evlere gaz sıkıyor, kapıları yumrukluyorlar. Bildik kara kâbus gene çörekleniyor üstüme.
Siyasetbilimci değilim, siyasetin devrileceği yönü kestiremem, dolayısıyla ülkemin karpuz gibi ortadan bölünüp bölünmeyeceğini bilemem ama benim bölündüğüm kesin. Bir yanım ağlarken diğeri gülüyor.

İŞTE DURANGENÇ

Ege rehavettir... İnsanı da öyle, rahvan. Akşam 9 sularında bizim sitedeki bir evden inceden bir tencere sesi yükseliyor. Uzaktan biri daha, derken başka bir tava... Seslerin cılızlığı canımı sıkıyor, fırlayıp şehir merkezine gidiyorum.
Meydanda gemiciler kahvesinin orada gencecik bir kız durmuş kaleye bakıyor durangenç olarak... Biraz ileride mendirek dibinde en az on duranadam-durankadın var.
Dönüp meyhaneciler sokağına giriyorum, birkaç duranayyaş, ileride on küsur duranesnaf turistlerin şaşkın bakışlarına aldırmadan duruyor.
Sonra merkez dışındaki dostları arıyorum birer birer... Aloo Gündoğan, duran var mı? Aloo İçmeler... Aloo Türkbükü...
En son canımın içi Arif Kaptan’ı arıyorum. Ya denizde ya okeydedir... Tahmin ettiğim gibi kahvede. Mutat sorumu soruyorum. Güzelim Ege şivesiyle yanıtlıyor. “Olma ma heç” diyor. “Durup duru”...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI