Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Dünyayı uykusuzluk salgını sararsa...

    A. ÖMER TÜRKEŞ
    01.06.2017 - 13:01 | Son Güncelleme:

    Adrian Barnes ‘Uyuyamayanlar’da bir gece dünyanın her yerinde ansızın başlayan uykusuzluk salgınının yol açtığı felaketleri anlatıyor. Günümüzde geçen distopik bir roman...

    1963 yılında İngiltere’de doğan Adrian Barnes 1969 yılında Kanada’ya göç eden ailesinin yanında -bir banliyö kasabasında- büyümüş. Şimdi Batı Columbia’nın kırsal bir bölgesinde yaşıyor. Burada bir internet gazetesi çıkarmanın yanı sıra Selkirk Koleji’nde İngilizce ve yaratıcı yazı dersleri veriyor. 2012 yılında yazdığı ‘Uyuyamayanlar’ Barnes’in yayımlanan ilk romanı. Encylopedia of Science Fiction (SFE) sitesinde ‘A Devilish Piece of Good News’ (2006) ismli absürd-fantastik bir kitabının varlığından söz edilmekle birlikte kitap sitelerinde böyle bir kayda rastlamadım. Aslında Adrian Barnes’ın ismini de daha önce hiç duymamıştım ve ‘Uyuyamayanlar’ı okumaya başladığımda nasıl bir hikâye ile karşılaşacağımı bilmiyordum. İlk paragraf şaşırtıcıydı;

    “Ölüyü diriden ayırmak gittikçe güçleşiyor. Kalan Uyuyamayanların çoğu Kızılcık Caddesinde, balkonumdan altı kat aşağıda, asfalta yayılmış duruyor. Bekliyor herkes: Kafalar yanda, diller dışarıda, ağızlar açık... Kiminin azıcık mecali var hâlâ; hâlsiz daireler çizerek dolanıyor, havayı pençeliyorlar. Diğerleri yıkıntılar arasında manken misali oturuyor. Bana bakıyorlar; gözleri parıldıyor. Dün gece bir Uykucuyu, hâlen sokağın karşısındaki bir sokak lambasından kanlı Bungee iplerinin ucunda sallanan şıpıdık terlikli bir garibanı daha kurban ettiler. Başı, her zamanki gibi, lolipop sarısına boyalı.”

    DÜN GECE KİMSE UYUMAMIŞ...
    Adrian Barnes’ın okuyucuyu tekinsiz bir dünyaya davet ettiği çok açık ama ne tür bir okumaya davet ettiği henüz belirsiz. Tabloyu gözünüzde canlandırdığınızda hikâyenin artık bıkıp usandıran ‘zombi’ çeşitlemelerinden biri olma -ürkütücü- ihtimali de yok değil. Neyse ki korkulan başa gelmiyor; ‘Uyuyamayanlar’da Adrian Barnes iyi bir kara ütopya örneği çıkarıyor ortaya.

    Kanada’nın Vancouver kentinde yaşayan Paul, “neredeyse herkesin dışarı çıkıp günboyu dünyayla tokalaştığı, elleri uyuşana, saçlarına ak düşene, yürekleri öksürüp tekleyene dek tokalaştığı bir çağda evde oturup kitap yazan bir entellektüel. Son projesi, kenara atılmış, öksüz bırakılmış, yamulmuş sözcüklerin tarihi, kısacası ‘etimolojik hilkat garibeleri gösterisi’. Kitabına İncil’de Kâbil’in Âdem toprağından kovulduğunda yollandığı diyarın adını vermeyi düşünüyor; ‘Nod’...

    Paul, insansever biri değil, neyse ki evinde sürdürdüğü işi sayesinde insan görmek zorunda kalmıyor: Dış hayatla ilişkisini ve hatta maddi gereksinimlerini üniversiteden beridir (yaklaşık yedi yıldır) birlikte yaşadığı sevgilisi Tanya sağlıyor. Felaketin haberini getiren de Tanya: “Dün gece kimse uyumamış, Paul. Dünyada. Hiç. Kimse. Hiç kimse! Yok, öyle değil. Sarah radyoda uyuduğunu söyleyen birkaç kişi duymuş. Bin kişide bir kişi falandır. Radyo, California’da herkes gece boyu televizyon ve ışık yaktığı için elektrik şebekesinin çöktüğünü söyledi. Herkesin aklı çıkmış. Sen hiçbir şey mi duymadın? Sana anlatmak zorunda kalıyorum bunları! Aklımı kaçıracağım!”

    Bilimsel olarak tedavi edilemediği takdirde uykusuzluk beşinci günden sonra akıl sağlığının yitirilmesine kadar giden ‘uyku mahrumiyeti psikozu’na yol açıyor, otuzuncu günde ölümler başlıyor. Herkesin bildiği bu gerçek bütün dünyada paniğe yol açacak, ortaya atılan saçma sapan teoriler benzer saçmalıktaki tedbirlere dönüşecek ve insanlık sadece bir hafta içinde ‘fabrika ayarlarına’ geri dönecektir;

    “Kötülük hissi kaplamıştı havayı. YouTube’a konmaya layık bir olaya rastlamadım ama önceki gün Tanya’yla kahvaltıya gittiğimizde hissettiğimiz adı konamayan tuhaflık, bir gecede biraz daha adı konamaz hale gelmişti. İnsanların yüzleri, olan bitenin büyük işaretçileriydi ve herkesin yüzü bomboktu. Erkekler tıraşsızdı. Kadınların saçları dağınıktı. Her şey ve herkes hafif kirli görünmeye başlamıştı. Herkes reçeteli sinir ilacını almamış, kafayı kırmak üzere gibiydi. Bir de polisler... Elleri tabancalarında, köşelerde birikmiş bekliyorlardı. Kaldırımda üzerlerine basılmış şekerleri andıran parçalanmış cep telefonları vardı.”

    Uykusuzluk salgınından etkilenmeyenler de var elbette. Paul etkilenmeyenler arasındadır ve yazdığı kitaptaki tuhaf sözcükler nedeniyle birileri tarafından peygamber ilan edilmiştir...

    ÖNCESİ DAHA MI İYİYDİ?
    Hikâyenin anlatıcısı Paul’ün insan sevmediğini söylemiştim. İnsan kavramını değil insanın gerçeklik hallerini sevmiyor Paul. Açıkçası Paul için uykusuzluk salgını öncesi ile sonrası arasında -insan ve insanın yarattığı medeniyet açısından bakıldığında- pek farkı yok; “burasının, Nod’un geçmişten tek farkı, halim selim gülümsemelerimizin ardında kudurmakla meşgul erimiş gezegen çekirdeği misali ıstırabın fokurdayarak yüzeye çıkmışlığı.”

    Paul’e göre kurduğumuz dünyaya gözlerini açıp bakan herkes çok ama çok endişelenirdi; “Cidden durup düşünsek görürdük. Sahra altı Afrika’dan yükselen son yakarıya dikkatle bakmamız bize, ayrıcalıklı dünyamızın uçları her daim yanan, eriyen yalap şalap varlığını anlatırdı oysa.”

    ÇOK İYİ BİR İLK ROMAN
    Adrian Barnes, Paul’un bakış açısını kullanarak yaşamın ve ölümün ve birbirine girdiği bir kıyamet anında neler olabileceğini hayal etmiş. Tarih bilinci, toplum ve insan bilgisi ile donatılmış bu hayallerin bu denli karanlık tonlara bürünmesi Barnes’ın umutsuzluğu ile ilgili. Hastalığa yakalandıktan sonra sadece altı ay içinde üniversitedeki kariyeri sona eren, sahibi olduğu yerel haber gazetesindeki faaliyetlerini sürdüremeyen, okuma yazma becerisini, hayatında çok önemli bir yer tutan sesleri ve müziği yitiren Adrian Barnes, ağır bir kanser hastalığına yakalanmasından sonra hayatı değerlendirirken kendisi ile Paul, kanser hastalığı ile romanında çizdiği cehennem tablosu arasındaki benzerliklerin altını çiziyor.

    “Bütün bunlardan önce ve hatta Nod’u yazmadan önce hayatıma dönüp baktığımda insan türünden umutsuzluğa düşmüştüm ve bu nedenle ‘Uyuyamayanlar’ oldukça sert, dramatik bir roman oldu. Açgözlülüğü, nefreti, aşk eksikliği ile gerçek dünyayı sıklıkla lanetledim. Yoksullar göz ardı edilirken zenginliklere tapılan bir dünya. Hepsi doğru, hepsine hala inanıyorum.”

    Neyse ki sevgiye de inanıyor Barnes. İnsanın bencilliğini, fırsatçılığını, acımasızlığını, amaçsızca tüketilen hayatları sergileyen karanlık tabloya rağmen umut ilkesini yeşertecek kadar aşk ve sevgi katmış hikâyesine. Edebiyatı bilen, sözcüklere özenen bir yazarın elinden çıktığını belli eden ‘Uyuyamayanlar’ çok iyi bir ilk roman.

    Dünyayı uykusuzluk salgını sararsa...
    UYUYAMAYANLAR
    Adrian Barnes
    Çev.: Algan Sezgintüredi
    April Yayınları, 2017
    216 sayfa, 20 TL.

    Etiketler: Kitapsanat , edebiyat
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı